Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
GÜN BATIYORDU… (Remzi Çayır)

Gölgeden gölgeme karışırken hıçkırık tutmuştu seni. Ağlamaklıydın biraz. Öylesine yüzüne bakmıştım, derinlerdeydin. Hayal, gerçek arasında yitip gitmiştin. Yarınlara dönmüyordu ayakların. Halsizdin nedense. Nereye gidiyorsun, diye sormuştum da, hıçkırıkların cevap olmuştu sessizliğe. Daha fazla üzmek istemedim seni. Buğulu nazarların altında kendi gerçeğini saklıyordun. Maharetliydin. Üstüne olmadık ve bilmedik bir örtü atıyordun, korunuyordun dış etkenlerden. Yahut korunduğunu sanıyordum.



Yürüyüş ritmin aynıydı. Benim gibi dele saçması adımlarla yolu toza boğuyordun. İncitmiyordun toprağı. Yine sormuştum. Nereye gidiyoruz ? diye. Gülmüştün. "Fark etmez, nereye gidersen gelirim." Aynen bu ifadeyi kullanmıştın. Boşlukta sallanıyordun. Görüyordum.

Aslında sen taşların, tepelerin, dağların arkasına saklanırken, açıktaydın. Görünmediğini düşünüyordun. Rahatlıyordun. Seni, bütün hatlarınla… Beden ve akıl, yürek çizgilerinle tanıyordum. Biliyordum tepenin, dağın gerisindeki tıpırtıları. 

Yürümüştük sallapati. Arabalar, hız düşkünü motor sürücüleri, gençler yaşlılar birbirine girmiş, ilginç bir manzara oluşturmuşlardı sokakta. Hayat akıyordu, insanlar akıyordu caddelerde, sokaklarda. Aslında keyif vericiydi bu hareketlilik, canlılık…

Usulca oturmuştuk masanın birine. Garson gelmişti, patron edasıyla… Ne içeceğimizi sormuştu. İçimizden gülmek gelmişti. Garsonun ruh halini besleye o çapraz ve karmaşık insan ilişkilerini, içinde bulunduğu sosyo ekonomik çizelgeyi öğrenme arzusundaydım. Lakin, böylesi bir hal mümkün değildi. İki çay, demiştim sadece.

Çevrede oturanların dingilliği, vurdumduymazlığı, geceyle gündüz arasına sakışmış hayalleri, uçuktu. Ya da ben böyle sanıyordum. Karşımdaydın. Çınara binlerce kuş dadanmıştı. İçlerinden birisi tuhaf ötüyordu. Onu kulaklarına ram etmiştin. Öten serçe mi, diye sormuştun. "Değil", demiştim. Meraklıydın. Üsteliyordun. "Hangi kuş böyle öter peki ?"

Bülbül olamazdı. Bülbülün şehirde gezildiği görülmemişti son zamanlarda. Karganın bozuk sesine benzemiyordu. Daha bir içli ve kadınsıydı. Biraz da ilan edici, tellalların ödevini soyunmuş bir hali vardı. "Bilmiyorum", dedim.

Garson çayları getirmişti. Yan masadan kahkahalar yükseliyordu. Kadınlı erkekli, başka bir masada ise el kol hareketleriyle karışık eğlence had safhadaydı. Gün batıyordu. Karanlık az sonra üstümüzü örtecekti. Hala ötüyordu kuş… Ve gitmek bilmiyordu. Yuvası ağacın tepesindeydi sanki. İkimizde kafalarımızı kaldırdık yukarıya, kuşu aramaya koyulduk. Ses geliyordu, kuş görünmüyordu. Tatlı, hoş, insanın içini sıvazlayan birazda ilan edici hal ile ötmeye devam ediyordu.

Yaşlı bir adam geldi. O da bizim baktığımız yöne bakmaya başladı. Güldü sonra da. Elinde bastonu vardı… Saçları kırçıl, yüzü yuvarlaktı. Gözleri içeriye kaçmıştı. Tıknaz, boz bir suratı vardı. Kendi kendine konuşuyordu sanki… "Merak ediyorsunuz biliyorum… O kuş, zaman zaman buraya gelir. Bazen kaybolur, aylarca uğramaz bu ağaca."

Adama döndüm. Senin ağzın açık kalmıştı. Adam anlatıyordu. "Bu kafenin yeri anneannemindi. Allah rahmet eylesin. Ne vakit bu kuş gelip bizim çınar ağacında ötmeye başlasa, bak Fahri derdi, bu kuş birilerinin söyleyemediğini söylüyor, birilerinin gizlediğini açığa vuruyor. Olur mu anneanne, demiştim, gülmüştü rahmetli. Yüreklerde saklanan titreşimlere, gizli med-cezirlere, için yanan ateşlere tercümanlık eder… Aynen böyle demişti."

Bana bakmıştın, böyle olur mu, dercesine. Ben boşluğa kaydırmıştım gözlerimi… Adam kaybolmuştu. Nereye gitti, nerde adam, diye ayaklandığımda, "otur", demiştin… "El salladı sana sen görmedin, güldü ve gitti", dedin…

Gün batıyordu. Kafeyi dolduranların sesleri birlemiş, yukarıya doğru yükseliyordu. Kuş kayıptı. Sesi kesilmişti… Aynı anda ayaklanmış, sokağa bırakmıştık kendimizi… Hatırlıyorsun değil mi ?

Remzi Çayır



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)