Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Türk’ün/Türklüğün Yeni Turanı (Muhittin ARAR)

Konuşmalar -1-

İnsanlığın geçmişinden Türk milletini çıkardığımız zaman pek de değerlendirilecek tarafı kalmayacak.  Yalnız bizlerin  değil, tarihin değişik cepheleriyle uğraşan bilim adamlarının da tespiti budur. Uzun asırlar boyunca Türk Milleti’nin üç kıtada devletler kurma yeteneği, imanı aynı zamanda bir medeniyet,  kültür,  sanat, yani insanlık tarihidir de. Gerçeğin bir tarafı var ki, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir husustur.



Tarihin yakın asırlarına dönüp baktığımızda yine Türk var, ama hep soykırıma uğramış, kültür ve medeniyeti kıskançlığa uğramış; hakkı yenilmiş bir Türklük... Akif’in, Safahat’ında belirttiği üç asırlık gerilik, bilimsel yaklaşım ve daha ziyade teknikle de ilgilidir. Başbuğ’un pek çok konuşmasında olsun, görüşmelerinde dile getirdiği işin bu kısmı dehşet vericidir:  “Viyana bozgunundan sonra başımıza gelen hallerin bir kesiti başka bir kavmin,  bir başka milletin başına gelseydi doğrulur, ayağa kalkar, kendine gelirdi...” Milletimiz bekliyor; tarlası, ekini her yıl kuraklığa, sele tutulan çiftçinin yüreğine ektiği “buyılcık” benzeri. Gençlik olsun, aksakallar bekleyip duruyor... Milletimiz Anadolu’da olsun,  Dört Cihanda  bir türlü silkinip doğrulamamıştır.

Üç asırdır beklenen....

Bildiğimiz bu: Tam üç asırdır ruhundaki azameti gerçekleştirmek, milletine ve insanlığa sahip çıkmanın hayalini kuruyor, çabalıyor, henüz çağı yakalayabilmiş değildir... Bu uzun asırlarda, bir yandan yine üç kıtada maddi manevi soykırıma tabi  tutulmuş; Viyana’daki geri sekme hem Balkanlar’dan ta Batı içlerine kadar olan bu büyük Turan coğrafyasında günümüze kadar defalarca toplu sürgünlere, katliamlara uğratılmıştır. Hele 19. Asır,”Osmanlı’nın en uzun asrı” olmuştur. Osmanlının ve umum Türklüğün... Muzdarip Akif’in bir kaç dizesi:

         “Ne bir yaşında masum için beşikte hayat;
         Ne seksenindeki mazlum için eşikte necat;
         O baltalarla kesiktir;bu süngülerle delik deşik...
         Öbek öbek duruyor kanla kemik!”

D.Mehmet Doğan’ın yorumladığı bir kaynağı hatırlatmak ve bir  başka bir yönüyle düşünmek gereklidir.  ”Ölüm ve Sürgün”. Amerikalı bir ilim adamı yazmış: Justin McCarthy. Ölüm ve Sürgün’de, Osmanlı Türkü’nün etnik ve kültürel olarak temizlenmesi, yok edilişi, katliamlara uğrayışı uzun bir süreçte anlatılmış: 1821–1922. Evladı Fatihan topraklarından sökülüp atılmamızla neticelenecek vahşetler; en küçük insanlık endişesi taşımadan yaptıkları aşağılık soykırımların sistemli, devamlı ve adeta binlerce yıllık bir kininin yansıması olarak histeri nöbetlerine dönüşmesidir.  Raporlara bakıyoruz: ”Üç gün boyunca, asırlardır bu topraklarda yaşayan  zavallı Türkler, bir vahşet güruhunun şehvetine ve zevkine teslim edildiler. Ne cinsiyet, ne de yaş bakımından bir ayırım yapılmadan...” Ve, Dokuz cephede kaybettiğimiz üç buçuk milyon Mehmetçik... Bu hep bu şekilde yaşanmıştır Türk’ün adalet ve hakimiyetinden mahrum hadiselerde. Yine, üzerinde doğru dürüst çalışma yapılmamış bir I.Dünya Savaşı var... Savaşımız olmuş, bize ait bir gerekçe yokken. Tam dokuz cephede çarpışmak durumunda kalmış üç buçuk milyon Osmanlı Ordusunun yarısı yok edilmiştir/ yok olmuştur. Bunların yarısına yakını tüm cephelerde tutsak düşmüş kahir ekseriyeti geri dönmemiş, ne oldukları bilinmemiştir. İhtimal çoğunluğu kötü muamele, açlık, bulaşıcı hastalık sonucu toplu ölümlere uğramış/ uğratılmıştır. Öncesine bakın, içimizde çöreklenmiş güruhu bugünlere bakarak ta anlayabiliriz: Yöntemleri, etkileri günümüzde de tartışılan  “Yeraltı örgütlerinin emrindeki” Hareket Ordusu denilen güruhun çoğunluğu yahudi, sırp, rum kökenlidir;  bir bahaneyle Payitahtı basmışlardır. Bu çapulcu kalabalık, Türk Avcı Taburlarını yerle bir etmiş, İstanbul’u yağmalamışlar, ardından Abdülhamit’i yerinden ederek başa İttihat Terakki’yi oturtmuşlardır.

Kısa sürede kaybedilen tam on bir milyon kilometre karelik vatan toprağı... Ve, devamında kısa sürede kaybedilen vatan toprakları öyle sayıya, rakama gelir cinsten değildir; on milyon kilometrekare vatan toprağı. Bu kaç yıl içerisinde tüm yaşananlar Türk için, Osmanlı için can pazarıdır. Romanı, hikâyeleri, şiirleri, hatıraları ya yazılmamış; veya yazılanlar bir yerde tutulmuş  bu günlere ulaşmamış/ ulaştırılmamıştır. Düşünün: “Muadele dönemi”ni “Nobel’e talip olma adına” romanlaştıran, “kitaplaştıran”lar, işin bu tarafı hiç ilgilendirmemiştir. Soykırıma uğrayan, milyonları esaret günlerinde yok edilen Türk’e, Osmanlı’ya bakmamıştır.   Bakamazlar bu zürriyetsizler!... Sırtlanın, çakalın ceylana şiir yazacak hali yok ya!.. Bu kalem erbabının ruh kökünde Türk’ü Balkanlarda doğrayan, Kırım’da kırıma uğratanların kanı ruhu vardır; Filistin’de, Bağdat’ta en vahşi, en alçak katliam ötesi işleri yapanlara hayret etmemek gerekir. Nedeni mi? en vahşi hayvanların  her türlü genetiğini taşırlar da ondan... Evet, Uluslararası sözleşmelere, savaş hukukuna karşın “1913 yılının nisanında tutsak düşmüş askerlerin ancak yarısı sağ kalabilmişti” Bir başka ifade ile yarısı ölmüş, öldürülmüştür. Bu öldürülen Mehmetçiklerdi, Türk çocuklarıydı!.. Atina, Selanik, İşkodra ve neredeyse umum Balkanlarda Türk çoğunluk yaşarken çok kısa bir zaman içerisinde akla gelen gelmeyen her türlü soykırımla Türklük bu coğrafyadan silinmeye çalışılmıştır –hani deniyor ya,- ”Hür dünyanın gözleri önünde(!)”
   
Bir kaynak...

Tabi öyle bir dünya hiç olmamıştır.  Bu dehşet görüntüler sürüp gelmiştir günümüze kadar. 1921–26 yılları yine bizler için muhaceret günleridir. Kaçmak durumunda kalanların, muhacir duruma düşenlerin üçte biri can vermiştir. İkinci dünya savaşı yıllarında Kırım’ın kırılması. Evlerinden alınıp tiren katarlarına doldurulan milyonlar Sibirya’dan, Türkistan’a... dünyanın bir yarısına sürülmüş, atılmıştır; açlık, soğuk, işkence kaderleri olmuştur. Ailelerin parçalanması, taş ocaklarındaki esaret günleri romanlara, dizi filimlere konu olmuş, olacaktır da... Tüm olup bitenlere karşın, eski vatan topraklarımız Batı Tırakya ve Bulgaristan’da Türk çoğunluk varlığını sürdürmüş, 1952 tarihli bir araştırma-kitapta buradaki Türk varlığının yine de yüzde elli iki olduğunu ifade etmem hayretinize gidebilir. Öğrencilik yıllarımız. Her fırsatta uğramaya çalıştığımız  Bizim Anadolu’nun emektarı   ağabeyimiz  Mehmet Ali Yörük. Koca Yörük Ali  Efenin oğlunun, ta o günlerde bahsini ettiğimiz kaynağı gösterirken  yanaklarından süzülen yaşlar, cümle geçmiş ve geleceği anlatır gibiydi...

Gâvur zevki...

Evlad-ı Fatihan topraklarında, toprağımız, bu vatan topraklarında, vatanımızda  Rus destekli soykırım ve eritmeler sürüp gelmiştir... En son 90’lı yıllardaki ABD-Rus çekişmesinin ortasında Balkan Türklüğü yeni sürgünleri, soykırımları yaşamıştır. Kıbrıs’ta olup bitenler hafızalarımızda, şu dakikalarda da yaşanan vahşet: ABD-İngiliz-İsrail ve yandaşlarının bir oldu bitti ile girdiği bizim can topraklarımız Musul Vilayeti, Basra, Bağdat kana boyanıyor; ezeli zevkleridir; suçlu suçsuz ölümüne karar verdiklerini bir ipe çekip kurşunlamazlar, zevkine varacaklardır... Roma’da kan şöleni yapar bu it soyu, sırtlan enikleri... Gıladyatörler, kıral ve halkın coşkusu arasında paramparça edilen insanlar: hayvandan aşağıların ne vahşet zevkidir!  Hep, “özgürlük, hak, hukuk adınadır” kadim tarih boyunca... D.Mehmet Doğan, ”Yüzyılın Soykırımı”nda daha çok dil, yani Türkçe üzerinde durmuştur: Türkçenin umum Türk-Osmanlı topraklarında yok edilişi, ezilişi. Son kale olarak gördüğümüz Türkêli (Türkiye)de... Türklüğün tarihi ve kültürel mirası sistemli bir şekilde yok edilmiş, daha doğrusu yok edilmeye çalışılmıştır... Bu durum Balkanlarda, Kafkasya’nın her yakasında Türkistan içlerinde, bugün bazı devletlerin varlığı söz konusu edilen güney topraklarımızda, Mısır’da, Trablusgarp’ta fazla değişmemiş, Peygamber toprağı Mekke’de, Cidde’de aynıyla sürüp gelmiş, yakın zamanda yıllarca çırpındığımız üzüntü, Bosna, Üsküp, Kosova aynı cümledendir...  Şimdi de doğal ve kalbi vatan topraklarımız Kerkük, Telafer’den Basra’ya kadar… Kitlesel imhalar, dilinin irfanının yasaklanması ortada;  yol, köprü, han, hamam, kale, hatta mübarek camilerine kadar ne varsa siliniyor, silinmek isteniyor. Türk çizgisi taşıyan evler yıkılıyor, mezarlıklara botanik bahçeleri yapılıyor, cami ve mescitler ya yerle bir ediliyor veya bar, içki mahzenlerine çevrildi/ çevriliyor. Bunlar milletimizi tam üç asırdır kahreden kötü kaderdir. Kültürel soykırım, yani “Türk’ün kırımı” neredeyse hakim olmadığımız, elden çıkan tüm yadigar topraklarda değişik yüzüyle kaderimiz gibi; inletiyor milletimizi...

Türkçe ve Türk kıskançlığı...

Fars bağnazlığının şımarttığı İran’da 30 milyon Türk dilinden, kültüründen mahrumdur; emek vererek kalkınmalarına katkıda bulunduğumuz, Batı Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk, gerektiği zaman silinip atılacak kadar zayıf ve hukuksuzlar, eğitim dili olarak Türkçe yasaktır. Türk kıskançlığı bu kadar da değildir; kardeş Pakistan’a bir bakın: Keşmir hadisesinden dolayı –gerçekte yüz milyondan fazla tarih öncesi Turan boylarının varlığına şahit olduğumuz; Türkişler, Karahanlılar ve Babür çocuklarının devletler kurduğu, medeniyetler ürettiği- Hint-Türk devletine göz ucuyla bile selam vermediğimiz halde-Afganistan’ın iç karışıklığında, oradaki Türkmen ve Özbek’lerin perişan olması pilanlarına -ki İngiliz-Yahudi beyinli ABD pilanıdır- alet olmadılar mı? Kosova’sında, Makedon’unda bile oradaki Türkler için eğitim dili olarak Türkçe yasaklanmaya kalkışılır; Lübnan’ı, Rum’un yardakçılığına soyunur... Her dakika sinir bozmaya yönelik bir kırıntı, bir haber gelebilir her taraftan. İçeriden dışarıdan... Şu petrol antlaşması güya Türk- Kıbrıs denizlerinde... Aynı şey Kaddafi için geçerli, Ürdün, Mısır için... Üç buçuk Danimarka’sı, İsveç’i sana düşman üretir; aklı sıra seni soykırımla suçlar, topraklarının parçalanmasına gayret eder... Yüzyıllık soykırımlara, muhaceret ve sürgünlere karşın insanlığı ilgilendiren dünyanın neresinde bir acı, ızdırap, yıkıntı olsa milletçe kulağımız, gözümüz aradadır. İnsanlığın sevincinde, üzüntüsünde ilk paylaşan, ilk karşılayan biz oluruz. Bunun nedenlerini, yani  Türk’ün ruh kökünü anlamadan kavrayamayız. Küresel sermayenin emrindeki güçlerin olsun, Teksas kovboyları, Nazi artıkları, Sıtalin bozması ve cümlesinin asıl kızdığı husus ta bu değil midir? Kızgınlıkları apaçıktır:“Türk’e yaptığımız kalmadı ama, onlardan bir takım değerleri silemedik...” Çünkü; Türk’ün ruh kökünün yitirmeyeceği imandır: "İnsanlık nerede biz oradayız!...” Ülkülerini, insanlığa ve Tanrıya olan imanlarında diz çöktüremedik.  Bir gün bu inanç ve ülküleri yeniden onları cihangir yapar; bir ölçüde yaşanan ”duruma el koyarlar” korkusudur. Başka çare de yok milletimiz için.

İrlanda’daki kıtlığa, kendimizin  aç kalması pahasına   kayıtsız kalamayız. Polonya’sında Leh Valesa’ların, Güney Afrika’da zencilere yapılan insanlık dışı uygulamaların karşısında dikilen Mandela’ların başarısı ve  özgürlük mücadelesi yıllarca ruhumuzda yer eder. Aynı duyarlılık Filistin için; Somali’nin, Libya’nın başına bir hal gelmesin/ getirilmesin... Endenozya’sında bir sel felaketi mi olur ilk koşan biz oluruz, milletçe işi gücü bırakır imdatlarına yetişiriz. Afrika ortalarında -İngiliz, Fıransız lejyonerlerinin onları birbirlerine düşürmesidir- kabilelerin boğazlanmasına yanar, çare düşünürüz. Somali’ye koşar, Güney Afrika devletinin kökleşmesi için elimizden geleni yaparız.  Filistin’e ağlar, açlıkla boğuşan Afrika’sına yanarız. Vardır hikmeti: Türk ya cihangir, fatih olacak yeryüzüne, gökyüzüne; madde ve manaya, ya da... Sıradan bir yaşantı, varlık milletimize göre değilmiş, iyi ki de değil... Türk’ün şuur altında yaşayan bu insanlıktan sorumluluk bilinci  nedendir kaç asırdır aydınında, yöneticilerinde okunmuyor? Mermerin işlenmesi, cevherin parlamasında engeller nelerdir? Ve, acilen milletimizi kuşatan sorunlar nelerdir? İlk başta halli gereken yapmak, başarmak zorunda olduklarımız?  Bu çok mühim “Türk yasası”nı dile getirmeden evvel, durumu açıklamak, hal çaresine bakmak zorundayız. Evet, ayrık otlarına, yolumuza dökülen dikenlere, kayalara bakacağız... Yolumuzun ışıklarını, güneşini göreceğiz... Söze başlarken yürek dağlayan, insanı insanlıktan çıkaran geçmişe ait bazı hadiselere dokunduk. Bunların ötesinde yine, bilerek, bizzat yaşayarak tespit ettiğimiz bir durum: evet, insanlığın dahi her zamankinden daha fazla Türk’e -yani Türk’ün- adalet ve merhametine muhtaç olduğu gerçeğini yadsıyamayız...

İçimizdeki zavallılar...

Yineleyelim:  İnsanlık her zamankinden daha fazla Türk’ün adalet ve muhabbetine muhtaçken biz kendi içimizde ve dışımızda bir kuşatılmışlığa uğradık. Örnek mi?!.. Devrin Başbakanlarından birisi Fıransa’yı ziyaretinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını Osmanlıdan kurtulmak olarak açıklamıştır. Yardakçılık, yağcılık aşağılığıyla terennüm ederken keşki Dündar Taşer’leri de dinleyen okuyan olsaydı... Bizlerle yaşadığı faciaya karşın, Selanik’te bir Türk yetkilinin karşısına çıkan “İstanbul Rumu”nun söyledikleri insanı irkiltir. Taşer, Atina’da, Selanik’te bizim topraklarımızdan göç ettirilen Rum vatandaşların; “Siz, mübadele diyerek bizi buraya gâvur yunanlıların arasına gönderdiniz ” dediklerini ve yakalarına yapıştıklarını anlatır... Taşer, aynı sözleri “Halep’te yaşayan bir Ermeni’den farklı şekilde duyabilirsiniz” demiştir. 70’li yıllara doğru yaşadıklarından dinlediklerinden anlatmıştır... Bunları komplekssiz belirtmekte bir zarar yoktur, görmüyoruz da... Kestirmeden haykıralım. Türk’ün bu yeniden Türk çağını yaratmasının adı Yeni Turan’dır. Yeni Turan’da ilk başarılacak ana sorunlar, atılacak adımlar bellidir. Siz buna yeniden Türkleşmek de diyebilirsiniz:  Türkçenin evvela Türkili (Türkiye’de), yetmiş beş milyonda kültürü, dili olması, yaşaması, yaşatılması… İkinci vazgeçilmezimiz de Türk-Oğuz çocuklarının hakkaniyet içerisinde maddi ve kültürel zenginlikleri işletmesi, edinmesi ve yaşatılmasıdır.

Karşımıza çıkarılan kayalar feodal yapının hastalılarının yeni tezahürü olarak kabileleşmedir. Oysa milliyetçilik başka bir şeydir. (Pakistan zavallıdır ama... İlavesi var elbette. Afganistan’da M. Şevket Esendal görevdedir. Esen hava, yaşanan güven Türklüğün varlığıdır şahsında.  Başka ülkelerin temsilcileri Afgan yetkililerle görüşmek için Türkiye Cumhuriyeti elçisine başvurmak zorundadır. Çünkü,  o, Turan topraklarının dünyaya takdiminde Türk vardır; cümle halka güven ve muhabbet aşılayan... ”İkinci Adam(!)”ın ilk görevi M. Şevket Esendal’ı merkeze çekmek ve o toprakları unutturmak olmuştur. Toprağın hem bekçisi, hem sahibi bizleriz say... Şimdi de NATO adıyla iş gören cümle kan emiciler: Ürettikleri heyulayı takip aşkına. İnsanlıktan çıkardıkları “gericilik” ve “teröre bulaştırılan İslam”la vuruşmak adına oradalar. Kesif bir ruhsal savaş yürütülecektir ardından. Pentagon’da, Paris’te, Berlin’de üretilen virüsleri salacaksın Türk-İslam topraklarına, emirip kemireceğin köşelere veya yıllar yılı her türlü aracı kullanarak her türlü haşereden daha acımasız despotları yeniden söküp atmak adına yeni oyunlar. En azından bir yüzyıllık tırajedi: Barış, kardeşlik, adalet, demokrasi, insan hakları. Külliyen yalan elbette… NATO’nun Afganistan tezgâhında Mehmetçiği alet eden Türkiye, orada aynı görevi yapmıyor mu? Yaptırmıyorlar mı?   “Devlet adamı” yokluğu/ ucuzluğunda birleri oraya kıral naibi olarak gönderiliyor. Yahudinin kaybolan kavminden olduğu da söylenen (gerçek mi düzmece mi ayrı bir konudur. “Bizimkisi(!)”  buna iman edenlerdendir, yani )”Ağabey”dir; ”Asıl oğlan’ın kölesi…” Hakaret kastımız yok… Köpek, Batı kültüründe bağlılık, sevgi, sadakat, yoldaş timsalidir “Köpek sadakati” iyidir ayrıca...  Hazret, İsrail’de alıyor talimatlarını; oradan öylece yola çıkarılıyor. Sanki burada İsrail’in temsilcileri, örgütleri yokmuşçasına. Temsili bir anlamı var uğramanın.  Salomon tapınağına yüz sürecek, ”Ağlama duvarı”nda   kan ekilmesine yemin ettirilecektir. Kimdir  bu? Güya Türkiye’nin falan filanı;  Türk’ün falan uruğundan (!..)

Kavram kargaşası...

Kavramların karıştığı/ karıştırıldığı bir it oyunudur yaşanan.-Bir kere milliyetçilik bütünleştirici, kaynaştırıcı, kuşatıcıdır ki, ortada dönen parçalama/ parçalanma hezeyanlarıdır... Bunun bir çok altyapısı vardır. AB, denen rezilliğin bize örtülü olarak dayattığı, şu meşhur “kıriter” yutturmaları. Satır aralarından manşete çekilmiş ap-açık parçalama ve işgal adımları bir yana, yüzlerce yıllık bir ihmal olarak özellikle doğu ve güney doğumuzda mevcut feodalite ile, sanayileşme adıyla “küçük amerika/n” olma heves ve yutturmacası. Sermayenin, belli ailelerin, para hareketini idare eden şebekelerin eline geçirilmesidir yaşanan onca rezillik...

Türk’ü yê anlayışı...

(Türkiye’yi, Türk yurdu’nu; “Türk’ü yê!” olarak bilen, anlayan ve yaşayan bu alçaklıklara son verilmelidir. Ülkemizin, devletimizin adı bir kere Türkêli, Türkili olarak ilan edilmeli, başta bu gürûha/ herkese  kabul ettirilmelidir!  Parantez içi, bir ara söz olarak kaydetmeliyim.) İçerideki tarihi, kültürel soykırımı anlatacağız yeri gelince. Bilhassa İnönü devriyle başlayan ve bu günkü –sözüm ona- “ulusalcılar”ın alt kültürü, alt şuuruyla yapılan, yaptıkları... Mevcut durum budur: Milletinin bir kısmını-hayır gerçek daha başka, neredeyse yarısından fazlasını  açlığa, hukuksuzluğa, hak mahrumiyetine mahrum etmiş bir anlayış, zihniyet nasıl insanlıktan söz edebilir?

Milletleşme, millet kalma bu vahşetle mümkün müdür? Hayır!.. Eline yasal ipleri geçiren, her devrin vurgunu kırgını onlardan yana çalışmış ve dünyada benzeri görülmeyen bir haksızlık, hukuk-suzluk ortaya çıkmıştır. Bu süreçte milletimiz neredeyse kendi içinde tutsak edilmiş, parya durumuna düşürülmüştür. Sermaye, mal ve toprak milletimizin elinden bir sinsilikle alınmış, bunu muhafaza etmek için her türlü reji idaresi de sözcüleri tarafından tesis edilmiştir. Türk’ün mal mülk varlığını elde tutan 500 aileye bakınız; kaçı Türk soylu, kaçının dedesinin mezarı bu topraklardadır, kaldı ki kökü kömeci bizden de olsa bakışımız değişmeyecektir. Etkili yetkili denilen güçler de bunların arkasındadır, veya emeklilikleri halinde bu kahramanlar yağlı tarafından yeni bir saltanata konarak sömürüyü devam ettirir... Çıplak gerçek budur. Bu iki birbirini tetikleyen kangrenin derhal ve hemen bizzat Türk çocukları tarafından düzeltilmesi, yani adalet ve paylaşmak... Aydınlanma, Teslimiyet.

Muhittin ARAR   



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)