Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Türk’ün/Türklüğün Yeni Turanı (Muhittin ARAR)

Konuşmalar -3-

Bilim çağını yakalamayışımız, öz kültürümüzü zamanın yorumuna tabi tutmama çok uzun tartışmaların, uzun bir sürecin sorunudur. Milli değerler ve hedeflerin yeniden işlenmesi ve yaşanılır değerler haline getirilmesi yine bu konudandır. Bunların münakaşası ayrıca yapılır. Bizim üzerinde duracağımız, asıl kırılma noktası, Mustafa Kemal’in vefatıyla başlayıp bir yerde günümüze kadar sürüp gelen durumla ilgilidir. Yerli değerleri; İslam, Türk kültürünün bertaraf edilmesi ve Türk coğrafyasını, milli ekonomiyi “kiraya vermek” dönemi ve anlayışıyla ilgili olacaktır.



Kargo Kültürü...

İleride günümüzün sarası “kargo kültürü”, daha doğrusu kültürsüzlüğü üzerinde uzun uzun duracağız. 1938’lerden sonra,  kendini İstiklâl kazanmış milleti ve onun devleti hükmünde saymayan,  azgınlaşan, insanlığın boğazlaştığı kanlı yıllardı. Nazi Almanyası’ndan yana mı tavır koyalım,  Stalin Moskofu’ndan mı, korkaklığına düşenler, sözde “medenilik”, ”insaniyet”, ”ilericilik” adına müthiş bir tercüme furyasına giriştiler.

Rus’tan, Alman’dan, Yunan’dan...

O karanlık devrede “Ezan susturulmaya, Türklük tutsak edilmeğe” başlandı. Bu tercüme anlayıştır ki, Türklük kurtulması gereken bir değersizlik sayıldı. Milletimiz adam olmaz zavallı üçüncü dünya halkı der;  ülkülerimiz tehlikeli olmaktan ziyade bizleri yok edecek bir hastalık olarak takdime başlandı. Zaman zaman “insanlık sorunu” halinde gündeme taşınan Nazım’a bakınız. Hikmeti belli. Sıkıntısı, intihar eden bazı Batılı zengin çocuklarının ruh hali. Bu, dünyada elde edebileceği her şeye sahip olma hiçliğidir. Osmanlı-Türk devletinin bilhassa son iki asrına hükmeden dönme devşirme soyundan ve kimisi Kurtuluş savaşına kadar uzanmış ve dolayısiyle Cumhuriyetin kuruluşunda da hem hizmetleri olmuş bir aileden. Ayrı bir konudur. Kahramanımız kaymak takımından kimselerin yeğenidir, çocuğudur. Yetmemiştir. Bilinen sebepler onu kurtarmıyor, olsa olsa “Celile’nin hızlılığı”na, yani Yahya Kemal’e olan tedirginliğine karşı diye yoranların alayını gülmesini saymazsak, Nazım gibiler bir “inkâr fırtınasının çocuğu”dur, gerisi hikâye…

“Eğer kalbimin yarısı buradaysa, doktor
Öbür yarısı Çin’dedir.
Sarı nehr’e inen ordunun içindedir.
Ve her sabah, doktor
Her sabah şafak vakti
Kalbim kurşuna dizilmektedir
Yunanistan’da…"
                                                             (Sesini Kaybeden şehir, İst.1931, syf. 44)

Bu satırları, asla bir Nazım sevgisizliği adına kaydetmedik. Nitekim diğer konuşmalarımızda onun Vatan hainliğini(!) güzelleştiren şiirinden bir bölüm:

“Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet,
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne.
Kapkara haykıran puntolarla
Bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira
”Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz" dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Evet vatan hainiyim, siz vatanseversiniz
Siz yurtseversiniz.
Ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
Kasalarınızın ve çek defterinizin içindekilerse vatan,
Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın
Fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan
Vatan tırnaklarıysa ağalarımızın,
Vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
Ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan
Ben vatan hainiyim…”

dizeleri ne yazık ki kimin adınadır?... Dünkü yanlışların bugün doğru, dünkü doğruların da bugün yanlış olduğu hissine kapılmak vardır; gerekçeler ortaya konduğunda neyin doğru neyin eğri olduğu daha aydınlanır. Gerçek, hakikate yakın olmalı, gerçek kimlerin gerçeği ise öyle karşımıza çıkmalı veya öyle sunulmalıdır. Ah vah işe yaramaz bugün. Nazım’dan öncekiler ve günümüze gelinceye kadar bin bir renk köksüzlük almış başını gitmiştir. Olaya tersinden de bakabiliriz. Tüm olup bitenler bir yana “Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır” imanı, fedakârlığı bazılarına bir şey ifade etmiyor olmalı ki, modalaştırılan adıyla türbanlı, yani başörtülü olduğu için mağdur edilen ve eğitimini Türkiye’de değil de bir başka ülkede tamamlamak durumunda kalan bir genç kızımızın millet, devlet, iman, ülke, sömürge ve sömürgecilik konularına nasıl perişan bakabildiğine şahit olduk hepten.  Sıkıştırıldığı kesindir.

Buna karşın çoklarının yaptığı gibi, atla AB ülkelerine, atla Amerikan’a, geç Kanada’ya, birkaç saat içerisinde o ülkenin vatandaşı ol… Hanımefendi,-sonra bazı düzeltmelere gitse de- Mustafa Kemal’i sevmediğini, Humeyni’ye hayran olduğunu belirttikten sonra dehşet bir görüşü söyleyebilmektedir: ”Ülkemizi İngilizler, Amerikalılar işgal etmiş olsaydı daha özgür olurduk…” Kızmak başka bir şeydir. Bu tiplere Irak, Afganistan, Cezayir örneklerini hatırlatmak ta. Sorunu, kaç nesli bu anafora tuttuk karşı durum olarak ayrıca incelenmeğe değer… Kendi kültür ve medeniyetini geliştiremeyen geri kalmışların kaderidir ortaya çıkan durum. Dehşeti aynen vermek gerekirse, sorun kendi irfanını, varlığını, geçmiş ve geleceğini hor görmek, aşağılamak ve inkâr etmek…

Bunu nasıl yorumlar, hangi kelimelerle anarsanız anın. Bunca aşağılık ve sefaleti kimler adına ve hangi gerekçelerle yaşattılarsa değişmez bu şaşkınlık ve hezeyan. Karşı cephede durum başka mı?
 
“Almanya’dan damızlık getirip Neslimizi, soyumuzu ıslaha kalkışmaktan” tutun, derhal ve hemen  “din dahil Batının tüm değerleri aktarılmadıkça/ alınmadıkça bir yere varamayacağımız”  edepsizliği, cehaleti eğitimizi, kurumlarımızı sardı. Milletle devlet arasına uçurumlar yaratıldı.

Kahramanlarını Yitiren Gençlik...

Bu anlayıştır ki 60’lı yıllardan sonra “anarşist bir zihniyetin” ülkeyi perişan etmesi, sokakların, evlerdeki odaların bile bölünmesini yaşamışız;   ülke bölünmenin eşiğine gelmiş,   gençliğimiz  perişan edilmiştir: 
Türk gençliği “rusçu”, “çinci”, “arnavutlukçu” olabiliyor; sınıf, zümre mücadelesi vermeyi özgürlük sayıyor. Bir başka karanlıktır; kurtuluşun örnekleri olarak Kasro, Tito, Ho Şi Min, Mao, Guevera’yı örnek alıyor, diğer taraftan imanına yeni peygamberler, yeni kitaplar temine çalışıyor: Darvin, Fıroyt ve cümlesi...

İnançsızlık ve anarşizm gençliğin yöntemi, amacı, kutsalıdır artık. Başlarında koca koca ” kara cübbeliler”, siyasiler, gazeteler...  Vatan, yirmi beş kuruşa satılıyor... Gençliğin bir kısmı haklı gibi görünen taleplerde eğitimi iskâta uğratmış, ardından yerli ve milli kültüre karşı güya sınıf, emek savaşımıyla karşı karşıya bırakılmıştır. (Bir kenara not edilsin lütfen... Kahramanlarını ve dünya görüşünü yitiren birkaç nesil...Alanlara, sokaklara bakınız.Üzerinde kitaplık çapta düşünmek, konuşmak gereken konular bazılarına ayrıntı gelebilir. 90’lı yıllardan sonra, özellikle Sovyetlerin çözülmesiyle ortaya çıkan “ideolojik boşluk”, bizim solcu/sosyalist geçinen kesimleri dehşete düşürüp çok daha aykırı sıkıntılara düşülmesin diye, Başbuğ, esasında çoğu soyumuzdan kanımızdan kimselere el sallamıştır; Mustafa Kemal’li günlerde şanlı İstiklâl mücadelemizi anlatan bir iki satırında Nazım’dan dizeler okumuştur. O gün, bunu özellikle vatan çocuklarından “yanlış okuyanlar” çıkmıştır. Şimdilere bakınız, baş bozuk meydan belirsiz... ideolojik boşluğa kimlerin düştüğü/düşürüldüğü acı bir şekilde yaşanıyor. Şahaseri parlatmakla yola çıkılmalıdır. Yeni öncüler, yeni kadrolar, yeni kahramanlarını bekleyen koca Turan yurtları...)

3 Mayıs’lar...

Ve, onlar gibi bakmayan “Kırk dört ruhu”yla ortaya çıkan bir gençlik vardır. En acımasız yöntemlerle birbirine saldıran gençlik bir serinkanlı düşünüş ve değerlendirmelerin dışında vuruşturulmaktadır.

Aktarma kültür...

Ve, birden bir başka tercüme, aktarma kültürü: İslam. Bu kavrama her şeyi yerleştirmeniz mümkün. Bu eyyamcıların beslendiği kaynaklar, esasında toplum ve insan sorumluluğundan çok güya nefsidir. Güya ötelerin  tarifıdir; Said Havva’lar, Abduh’lar, Kaddafiler...  Evet, “devrim ihracı” tezgâhtarı/ tellakı

Humeyni’sinden İhvan-ı Müslimin’e kadar...

Bizim toplumsal yapımız;  geçmişimiz, coğrafyamız, ülkülerimiz yeni neslin uzağındadır; bir alıntı, tercüme reçeteyle dinlisinde de dinsizinde “kurtuluş savaşımı” ve anarşistlik sara gibi yayılmıştır... İki cephede de soysuzluk. Soy-Türklük inkârı, milliyetsizlik; güya insaniyetçilik.  “Sınıf savaşımı” veya “halkların kardeşliği”, öte cepheden başka bir hırıltı; (siyasi ümmetçilikten söz ediyoruz) “Müslümanların kardeş olduğu” tezleri…

Bu iki kesimde de bir alt kültür sevdalılığıdır; Türklük;  dinsizlikle veya faşizmle suçlanacak, gizli açık saldırıya uğrayacaktır...  Toplumbilime ait   Türk, Türkiye, Türkçe; Türk imanı ve kültürünün eseri binlerce yıllık düşünceler, eserler onların kapısından geçmeyecektir.  Türk’e, kültürel değerlere gizli açık bir savaş vardır artık; Türkeli, düşmanın ürettiği kendi çocuklarının elinde adeta bir istiklâl mücadelesine mecbur bırakılmıştır.
       
İhanetin adı kurtuluş ya da devirimler...

“27 Mayıs” tartışmaları bir yana, “12 Eylül” ve devam eden süreçte şimdi anlıyoruz ki, kuşatmanın adımları gün gün atılacak, ülkemizi yeni bir köksüzlük saracaktır. Sarsıcı, yıkıcı, boğucu bir toz bulutu... Modernlik, çağdaşlık derken bir de ötesi çıktı. Tüm insanlığı sarsan bir sermaye, para... Kültürsüzlük akımı olarak her yeri kuşattı adeta. Ardından yine AB hikâyeleri ve Büyük Ortadoğu Pırojeleri filan... Bunlara ayrıca gireceğiz.

Yazık, ki tüm dünyayı saran ve sarsan küresel güçlerin işgalinde bizim kadar bahtsızlığa düşen bir millet, bir memleket olmamıştır. Esasında Türk’ü, onun devletini de perişan eden niyetler, hareketler asla yeni değildir. Dikkatle bakıldığında görülecektir!. Dünya savaşı öncesi Osmanlı-Türk topraklarında oynanan alçakça tertipler birbirine çok benzer:

Yeri gelir “çağdaşlık” teraneleri, yerine göre “şeriat”, ”demokrasi”, “ulusalcılık...” Unutmayalım, Osmanlıyı yıkıntıya götüren zihniyetlere, kadrolara karışmış kimseler arasında da gerçekten içtenlikle çarpışan, güya halk için çalışan kimseler vardır, ama bunlar alet olmaktan kurtulamamışlardır.

Batı aklı...

Batı aklı ile, hep  sömürgecilerin aleti durumuna düşmüş/ düşürülmüşlerdir... Bu tezgâhların arkasındaki aletleri görmek gibi bir görevi vardır insanımızın. Bugün nasıl, dünyayı kana boyayan kara-kızıl sömürgecilerin beynindeki şekillenme ise her zulüm,   bizdeki yıkıntının arkasında yine  yahudi düşüncesi, Türklüğe hasım güçler vardır/olacaktır....

Mustafa Kemal’lerden sonraki dönem: Bu asır, her beş yılı ayrı bir çizgide dursa da bir yıkımın adımlarıdır: 83, 90, 28 Şubat, 99 ve şimdiler... Birden, bir “ulusalcılık”, yok AB’nin daha çok kuduzlaştırdığı “kültürel haklar...”; olmadı, ”bireysel hak ve özgürlükler” yaftasının arkasından “federasyon” nameleri/ naneleri... Seksen öncesine göre bahsettiğimiz ikili saldırganlığın soysuzluktan farkı yok. Biraz daha deneyim kazanılmış bir yıkıcılık.
          
Türk Yok; Türk Çocuğu Yoktur Ortada...

Ortada yine Türk çocuğu yoktur. Açıkça haykırıyorum. Türk Milleti, Türk Milliyetçiliği, onun imanı, hayat anlayışı, ülküleri yoktur bu hezeyanlarda. Baştan belirtelim: İsrail’in, İngiliz’in, ABD’nin yani küresel sermayenin hem Türkiye ve Türk dünyası hem de bu coğrafyada arzuladığı ateşe benzin taşıyan, çarpışırken de aynı karanlık güçlere hizmet eden bu güruhlar, Türk’ün belki de binlerce yıldır karşısına çıkan bir şansı, Turan ümidi ve heyecanını yok etmek, milleti bir yarılmanın, vatanı bölmenin oyuncağı durumundadırlar.

Muhittin ARAR

(Yazarın ÇIKIŞ YOLU çözümlemeler/ teklifler adlı eserinden alınmıştır. Asil Yayın Dağıtım,2007,Ankara)



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)