Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
KIRIM (Oyhan Hasan BILDIRKİ)

Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda! Alınan karar, derhal uygulandı. Ülkenin sonsuz boşluklarından kopup gelen trenler, gece gündüz yollara döküldü. Raylar gıcırdadı. Dur durak dinlemeden, konaktır denilmeden yollar, intikam açlığının oburluğuyla yutuldu. Binlerce vagon, onlarca lokomotif gönderildi. Bir gürültü, bir hengâme, kızılca kıyamettir koptu. Olgunlaşmış erikler acılaştı. Menekşeler boyunlarını büktü. Kuzulu koyunların sütü kesildi. Ovanın yeşili sarardı, kızardı. Cıvıl cıvıl kuşlar sustu. Atlar, kulaklarını kıstı, kişnemez oldu.



Voronsof, Panof’a döndü.
- “Ateşi arttır! Daha hızlı olmalıyız, daha hızlı!” dedi.
Panof, kömür karası yüzünü, elinin tersiyle sildi. Mayıs sıcağının verdiği hararetten kurtulmak istiyordu. Küreğe yapıştı, alev kusan fırının iştahını kabarttı. Raylar sarsıldı. Lokomotif hızlandı. Voronsof keyiflendi, güldü. Panof, yol boyunca uzanan ekinlere daldı. Hepsi de olgunlaşmış, başağa durmuşlardı. Ağaç gölgelerinde semiz inekler, deli taylar, anaç kısraklar, oynaşıyorlar. Rüzgâr, Karadeniz’den esiyor olmalı, mis gibi kokuyor. Panof, gerilerde, çok uzaklarda bıraktığı eşini, çocuklarını düşündü. Yeşile hasret, tozun, çorağın içinde, çölün en amansız yerinde yaşıyorlardı. Görürlerse, buğdayı çuvalda, çiçeği vazoda görebiliyorlardı. Bu cennet ülke, kimindi böyle? Esen yeli bağrında duydu, ayıldı. Voronsof’a seslendi.
- “İlktir,” dedi, “sana bir şey soracağım. Cevaplar mısın?”
- “Sorusuna göre.”
- “Korkma! Benimkisi sadece merak.”
- “Sor!”
- “Bu topraklar kimin be, yoldaş?”
- “Deve dikenlerinin.”
- “Anlamadım! Açık söyler misin?”
- “Açığı: Tatarların! Şu işbirlikçilerin...”
- “Alamancıların, ha?”
- “Öyle!”
- “Üzüldüm!”
- “Değmez!”
- “Neden o?”
- “Yolcular da!”
- “Nereye?”
- “Bilsem...”
Mayıs güneşi, pırıl pırıl. Her şeyi, bütün ufku çırıl çıplak gösteriyor. Sanki çiçekler daha güzel, bağlar bahçeler, daha çalımlı. Gök, alabildiğince açık. Panof’un yüreği kımıl kımıl. İçinde bin bir umut pınarı ha fışkırdı, ha fışkıracak. Karadeniz yosun kokuyor, arada bir yakamozlaşıyor.  

Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda! Güneş, son ışıklarını da, altın huzmeler halinde Karadeniz’e bıraktı, kavuştu. Davarlar, ağıla döndü. Ekinler karardı. Uzakta, bir ki yıldız oynadı. Güneşin yerini tutmaya çalıştı. Olmadı. Kara gece, ovayı dağı, köyü şehri, ağılı davarı yuttu.

Bütün Kırım baştan ayağa, Bahçesaray, Akmescid, Kefe, Gözleve, Kerç, Yalta, Sudak gecenin ağırlığına kapılmış, uyuyor. Sokaklarda yabancı ayak sesleri. Kuytular da pusuya yatmış ordu birlikleri. Eller tetikte, kulaklar kirişte, bekliyorlar. Yıldızlar ayan beyan. korkularından mı dır nedir, titreşiyorlar. Cılız ışıklarıyla, kara geceyi dantel dantel örüyorlar. Her şehirde sokaklar kesilmiş, çatılar tutulmuş.

Canköy, bir ümit!.. İldar’ın teneke damlı, ahşap evi. Bahadırlar toplanmış, dertleşiyorlar. Gecenin iki bölüğü. Reşat’ın yüreğinde kaygılar düğüm olmuş.
- “İldar, de bana, bu bizim halimiz ne olacak? İki arada, bir derede kaldık. Hadi ben neyse, suçumu anlar gibiyim. Ne yapalım, geçici bir hevese kapılmışım. Alamanlara bel bağlamış, kurtuluşu onlarda görmüştüm. Ya siz? Kızılordu saflarında çarpışmadınız mı? Bu göğsündeki nişanları onlardan almadın mı? Yusuf, sizinle değil miydi? Mamedi, aranızda yok muydu?”
- “Doğru dersin Reşat. Fakat niye anlamaz görünür sün? Düşünsene; sen, ben, hepimiz Türk değil miyiz? Daha bundan alâ suç mu olur?”
- “Olmazmış! Fakat, işte bunu geç anladık.”
Mamedi, atıldı.
- “Benimkisi,” dedi, “şaşkınlıktan. Baktım, olacak gibi değil. İki yanımdan ateş yağıyor. Kapanın elinde kalacağım. Orası, burası derken, Kızılordu’nun arasına karışmışım. Çok mu?”
- “Demem, o değil. Hiçbirinizi karalamak istemiyorum. Beni, yanlış anlamayın. Çare ne? Tutulacak yol hangisi? Onu konuşalım. Birliğimizi, dirlik içinde sürdürelim. Anca da, kanca da bir olalım. Ne yapalım?”
Bu soru, her gönülde yankılandı. Gözler yandı, yürekler bunaldı. Bakışlar, İldar’a çevrildi. Herkes sustu. İl dar konuştu:
- “Gerekirse, ölürüz be ağalar! Bunda tasalanacak ne var? Dün onlarlaydık, bugün karşı koysak ne çıkar?”
Bahadırlar, “olur”u bastılar. Dağılmak üzereydiler. Sokağa, karanlığa çıktıkça, parlayan süngüleri gördüler. Çaresiz, boyun eğdiler. Direnmek, nafile!
 
Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda! Bir kere, karar, yukarıdan verilmişti. Tutulmasa, olmaz. Kızılordu’nun iştahı kabartılmış, aç kurt sürüleri gibi, her eve dalmış, her kapıyı kırmış, kız kızan, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden, rastladığı her canlıyı dışarı çıkarmış, kadınlara pılıyı pırtıyı, yazgıyı çadırı toplayacak kadar, erkeklere de üç dakikalık zaman ayırmıştı. Zaman, kıymetlenmişti. Zamanın değerini bilmeyenler, gecenin karanlığını aydınlatan kurşunlara hedef olmuştu. Her yer kaynıyor. Kırım, baştan ayağa kırılıyor. Ana, yavrusundan ayrılmış, baba, eşini, her şeyini kaybetmişti. Ortalıkta bir gürültü. Hayvanlar bağırıyor, atlar kişniyor, yavru kuzular, kara koçlar meliyor. Parıldayan süngüler, durmaksızın işliyor. Kan, tanla yarışırcasına, gecenin rengini açmaya çalışıyor. Dövülen kapılar, uçurulan çatılar, bağırıp çağırmalar! Canhıraş feryatlar! Yıkılan, kalleşçe vurulan bahadırlar! Gökyüzü ses olmuş, ses kesilmiş. Ne çare? Duyan yok. Bütün gece, Kırım bitti, Kırım tüketildi, baştan ayağa, dipten doruğa kırıldı. Kırım, sürüldü.

Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda! Şafakla birlikte gece bitti, acılar olanca çıplaklığıyla görüldü. Her tarafta kan, gözyaşı ve binlerce ceset var. Ayılıp bayılmaya fırsat yok. Gâvur aman dinlemiyor, zaman vermiyor. Kırımın ağırlığından olacak, mayıs güneşi bile utanmış, dağların ardına pusmuş. Ortalıkta cehennemî bir hava var. Bu havaya katlanmak zor. Bütün suratlar asılmış, bütün ağızlar kilitlenmiş. Kızılordu birlikleri bayram ediyor. Kanlı, irinli bir bayram! Yapraklar dökülmüş, çiçekler kapanmış, Kırım yeşili çürümüş. Toprak bir tuhaf olmuş, kokuyor.

Trenlere yeni katarlar eklendi. Raylar gıcırdadı. Bütün gönüllere, gurbetin kahrı sindi. Yürekler köz köz yanı yor. Herkes, balık istifi vagonlara yığıldı. Yaralılara aldıran, ağlayanlara karışan yok. Herkes endişeli, kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Kim bilir kaç yıl sürecek, hangi karanlıkta bitecek bir yolculuktur başladı. Yol boyu, direnenler kırıldı. Ama, her ölümün sonu, mutlak bir doğumdur, değil mi? Kırım yeşili, mayıs baharı tükendi. Urallar aşıldı. Yol çatallandı. Katarlardan bazıları Sibirya, bazıları da Türkistan çöllerine makas değiştirdiler. İhtiyar Kırımlı, vagonun bir köşeciğinde can verdi. Bir ana, doğum sancılarıyla kıvrandı. Yardım ettiler. Ebe Ana’nın kollarında bir çocuk, olandan, bitenden habersiz, ağlayarak koca dünyaya: “Merhaba!” dedi. Çabuk davrandılar. Doğan yavruya ad verdiler, kulağına üç kere üflediler:

- “Mustafa Abdülcemil! Mustafa Abdülcemil! Mustafa Abdülcemil!”

Sonra yollar tükendi, düğümlendi. Bütün Kırımlı, çorağın ziftine yerleştirildi. Zor, çetin, amansız bir yeni hayat başladı. Çaresiz, boyun eğdiler. Direnmek, nafile!
 
Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda! Sonraki günlerden birinde Panof, Kırım’a geldi. Yanında karısı ve çocukları vardı. Panof, gururla seslendi:

- “İşte,” dedi, “bizim yeni yurdumuz! Nasıl, beğendiniz mi?”

Hiç, beğenmemek olur mu? Çorağın tozundan kurtulmuşlar, Kırım yeşiline sahip çıkmışlardı. Onları, yüzlercesi, binlercesi takip etti. Bu akın, günlerce sürdü. Kırım doldu, taştı. Ovayı dağı, köyü şehri, ahırı ağılı domuzlar sardı. Domuzlar!
 
Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda!

Oyhan Hasan BILDIRKİ



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)