Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
İlim ve Siyaset (Dr. Mehmed NİYAZİ)

Bazı milletlerin niçin geliştiğine, bazılarının niçin geri kaldığına dair incelemeler yapıldığında pek çok sebep bulunur. Bu sebepler birer birer ele alınıp tahlil edildiğinde meselenin o milletin "kabul alanı" ile yakından alakalı olduğu fark edilir.



Milletleri "kabul alanı geniş" ve "kabul alanı dar" milletler olarak tasnif etmek mümkündür. Kabul alanı geniş olan milletlerin yaşadığı ülkeler gelişmiş, kabul alanı dar olan milletlerin yaşadığı ülkeler gelişmemiştir. Almanlar, İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar kabul alanı geniş milletlerdir. Japonlar da on sekizinci yüzyıldan itibaren kabul alanlarını genişletmeye başlamışlardır. Biz Türkler on yedinci yüzyılın ortalarına kadar kabul alanı geniş milletlerin başında geliyorduk; sonradan giderek kabul alanı dar milletlerin safına dahil olduk.

Kabul alanı geniş milletler bir mesele ile karşılaşınca büyük çoğunluğu susar; ancak o konuda uzman olanlar konuşur. Uzmanların vardığı sonucu millet benimser ve gereğini yapar. Kabul alanı dar milletler bir olayla karşılaştıklarında ise her kafadan bir ses çıkar. Cemiyet yerli yersiz en ufak sebepten çalkantılara sürüklenir. Karşılaşılan kaotik ortamda herkes karşısındakini alt etmenin peşine düşer. Toz duman olan efkâr-ı umumi kan davası güden cahillerin güdümünde kalır. Böylece cemiyete siyaset hakim olur; ilim de onun emrine girer. Cemiyet tepetaklak olmuş bir piramide döner. Uygulayıcı mevkide olması gereken siyasetçiler, yol gösterici mevkiine geçerler; yol gösterici olması gereken ilim adamları ise politikacıların avenesi konumuna düşerler. Gözlerimizi yakın geçmişimize çevirirsek, bunun tipik örneklerini görürüz.

Günün birinde İsmet İnönü "CHP ortanın solundadır" deyiverdi. Ertesi gün CHP'ye gönül vermiş sözde ilim adamları "Ortanın Solunda Kalkınma", "Ortanın Solu, Özgürlük Yolu" tarzında kitaplar, makaleler yazmaya başladılar. Siyasetçi yön göstermiş, onu doğrulamak, haklılığına gerekçeler bulmak da ilim adamlarına düşmüştü. İlim adamlığının bu kadar ucuz olduğu bir cemiyette böyle siyasi bir manevra sonucu ortaya çıkan tavırların zaman içerisinde şaşmaz, değişmez prensiplere dönüştüğünü görünce şaşırmamak gerekir.

Sosyal olaylar habis bir kanser gibidir; bütün organlara yayılır. Bu hastalık özellikle eğitim kurumlarına sirayet ederse o cemiyetin geleceğinden endişe etmek gerekir; çünkü eğitim kurumları bir milletin geleceğini şekillendirmede en önemli role sahiptirler; kendi eğitmenlerini olduğu kadar hakimleri, savcıları, idarecileri, doktorları, teknisyenleri ve sanatçıları yetiştirirler. Eğitim kurumlarını siyasetin dışında tutabilmiş cemiyetlerde işler çığırından çıkar gibi olsa bile kurtuluş umudu hep bulunur. Kanaatimce cemiyeti hastalıklardan arındırmak isteyenler ihtiyaç duydukları kadrolara birkaç yıl zarfında kavuşabilirler.

Son aylarda ülke gündemini belirleyen konulara bakıldığında, ilmin siyasetin emrine girmesinin nasıl feci sonuçlar doğurabileceği görülmeye başlamıştır. Anayasa Mahkemesi'nin önümüzdeki günlerde alacağı kararı da sonuç ne olursa olsun bu zaviyeden değerlendirmek gerekir. Oysa ilim sebep, siyaset sonuç olmalıdır. Normal şartlar altında sonuç her zaman sebebe bağlıdır. Sebebi sonuca uydurmak ortaçağ papazlarına mahsustur. Onlara göre üstad Aristo her şeyi kitaplarında açıklamıştı. Tabiatta olup biten her şey onu doğrulamak içindi. Mesela Üstad atın sekiz dişi olduğunu belirtmişti. Atın sekiz dişi yoksa, üstad yanılmayacağına göre atta bir kusur vardı. İlim ve medeniyet meşaleleriyle dünyayı aydınlattığımız zamanlarda bizde durum bunun tam aksiydi. Müşahede ve benzeri metotlarla elde edilen neticelere göre amel edilirdi. Şu kıssa bile bunun veciz bir ifadesidir: İmam-ı Azam atla giderken çocuğun biri bağırır: "Hey hoca atının kaç ayağı var?" Büyük imam attan iner ve atının ayaklarını saydıktan sonra cevap verir:
"Dört, evladım."

Kurtuluşumuz için yapmamız gereken şeyler çok karmaşık ve anlaşılmaz değildir. Bize, ortaçağ papazlarının yolunu bırakmak, İmam-ı Azam'ın yolunu tutmak yeterlidir. Avrupa ondan haberli ya da habersiz ama onun metotlarını tatbik ederek gün ışığına çıkmayı ve ilmi siyasete hakim kılmayı başardı. Bizde de ne zaman ilim siyasete hakim olmaya başlarsa geleceğimize güvenle bakabiliriz. Aksi takdirde uzayıp, derinleşip, duygusuzlaşan bu girdapta can çekişmeye devam etmemiz mukadderdir. En kötüsü itişip kakışarak kanına girdiğimiz nesillere bir halka daha eklemiş oluruz. 

Dr. Mehmet NİYAZİ



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)