Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Mehmet Emin Alpkan’dan Hâtıralar-1 (Z. Ruhşen Sevinç)

Mehmet Emin Alpkan 

Henüz okula gitmediğim yıllardı. Yeni Sabah gazetesi her gün alınırdı. Başka gazeteler de alınırdı ama her gün okunmasını istediğim çizgi romanlar Yeni Sabah’taydı. Şövalye Sadık Demir, Hasbi Tembeller gibi. Bunları bana dayım okurdu. Aksi halde rahat bırakmazdım.



Pazar günleri de 4 sayfalık bir ek verirdi. Bir sayfası tamamen çizgi roman. Saçları iki örgü başında börk, belinde bıçağı, ayağında çizmeleri bir Türk kızı vardı bu çizgi romanda. Adı Ayça. Hem güzel hem kahraman. Pazar sabahları erkenden gider gazeteleri alırdım. Babam ezberletmişti: Yeni Sabah, Tercüman, Dünya, Vatan, Cumhuriyet, Milliyet. Bir gazetenin fiyatı 15 kuruştu. Ekmek de 15 kuruştu. Doğruca babamın yanına gider yatağa girer Ayça’nın maceralarını okuturdum. Pazar sabahları babamın ilk görevi bu idi.

Bir pazar her zamankinden daha az gazete ısmarladı babam. Okuyup bitirdikten sonra gazeteleri katlayıp kolumun altına verdi “Git Betül Apartmanı’nın alt katındaki camı çal, önce kendini tanıt selam söyle, bu gazeteleri ver. O amca da sana başka gazeteler verecek onları al gel. Sakın oyalanma, içeri girme” dedi.

Betül Apartmanı evimizin tam karşısındaydı. Gittim. Camlarda sürgülü demir vardı. Camı tıklattım, resmi gömlek ve pantolonlu bir amca camı açtı. Gazeteleri değiştirmek için geldiğimi söyleyince “hadi içeri gel” dedi. “Babam bekliyor gelemem” dedim. O zaman beni bileğimden yakalayıp içeri seslendi “Muzaffer anahtarı ver.” Anahtar geldi, demirler açıldı beni kucaklayıp içeri aldı. Türkeş Ailesini ilk defa orada ve topluca gördüm. Bana sıcak bir alaka gösterdiler. Tabi ismimi sordular, “Ayça” dedim. Onların isimleri çok güzeldi; Ayzıt, Umay, Çağrı, Selcen. “Benimki de Ayça olsun” dedim her halde.

Türkeş Bey Amca kurmay okuluna gidiyormuş. O zamanlar Harp Akademisi Yıldız Sarayının bir bölümünde idi. Polis Okulu ve Dilsizler Okulu da aynı meydanda ve sarayın çeşitli binalarında meskundular. Bugün ki Yıldız Üniversitesi de Yıldız Teknik Okulu adıyla aynı yerdeydi. Türkeş’in kızlarıyla aşağı yukarı akrandım. Bizim bahçeye oynamaya en çok Çağrı ile Selcen gelirdi. Ben de onlara giderdim. Bir veya iki yıl sonra Bağlarbaşı’na taşındılar daha sonra tekrar Yıldız’a geldiler.

Kılıçali’de Cevat Rifat Atilhan ile bitişik evlerde oturdular. Tuğrul’da o evde doğdu. Ailece sık sık görüşemediğimiz zamanlarda bile Türkeş Bey Amca ile görüşürdük. Özel görüşmek istediği zaman eve gelirdi. Babamla uzun uzun sohbetleri olurdu. Biz çocuklara da çok ilgi gösterir hepimizle ayrı ayrı ilgilenirdi. Biz de onu babama bırakmamaya uğraşırdık. Bizim bahçede çekilmiş bir resim neşredildi. Altına Türkeş’in Kızları yazmışlar. Halbuki resimdekiler Çağrı, Selcen, ben ve kızkardeşim Ruhsar. Türkeş Bey amca ile poz vermişiz.

Böyle böyle yıllar geçti.1960 yılının baharına geldik. Ben Beşiktaş Kız Lisesi’nin orta kısmına gidiyorum. O zamanlar Yıldız’dan Ortaköy’e otobüs yok. Okul Çırağan’da. Sabahları, Serencebey’den geçer Çitlenbik Sokak’tan Çırağan’a inerdim. Hem kestirme hem yokuş aşağı. Ama okuldan eve dönerken o yokuş tırmanılmaz, onun için yeni açılmış olan bugün ki Barbaros Bulvarım’ndan dönerdim. Çarşamba ve cumartesileri okul yarım gündü. Bu günlerde eve giderken genelde Türkeş Bey Amca ile rastlaşırdık. Yanında 3-4 subay Beşiktaş’a inerdi. O sıralar ailesi Ankara’da olmasına rağmen o belki de geçici bir görevle İstanbul’daydı. Karşılaşınca hemen elini öperdim, o da yanındakileri bekletmek bahasına benimle sohbet ederdi. Bir cumartesi yine karşılaştık. “Yarın size geleceğim, beybabana söyle müsait mi acaba”  dedi. “Müsait” dedim. Halbuki ben babama bir şey söylemeyeceğim. Türkeş Bey Amca geldiği zaman babam evde yoksa çok daha iyi olacak. Onun sohbeti bize kalacak. Çünkü bizi ciddiyetle dinler tabiri caiz ise biz çocukları adam yerine koyardı. Aynı derecede sevdiğim amcalardan biri de Ziya Uygur Beydi. Ben koşarak gider onun elini öperdim her seferinde o da benim elimi öperdi. Hepsi nur içinde yatsın.

Neticede babama Türkeş’in geleceğini söylemedim. Rahmetli kalktı Sultanbeyli’ye gitti. Orada bir arazimiz vardı. Zaman zaman gider orayı dolaşırdı. O gün gideceği tuttu. Annem Ahmet Dayım’la bahçede çiçek ekiyor ben de kardeşlerimle sek sek oynuyorum. Kapı çaldı. Geleni biliyorum ya koşup açtım. Onu üniforma ile bu son görüşümdür. Bana sorarsanız bir insana üniforma bu kadar mı yakışırdı. Herhalde en yakışıklı subay Türkeş Bey Amca idi. İlk gördüğüm sivil resmini çok yadırgamıştım. Tabii ona kasten söylemedim geleceğinizi diyemezdim. “Unuttum” dedim. O gün Türkeş Bey Amca ile koyu bir sohbete daldık. Ben, dayım ve kardeşlerim. Ta ki babam gelinceye kadar.

Babamsız ikinci sohbetimiz 1965’te olacaktı. Bu sefer siyaset konuşacaktık. Babam gelince biz dağıldık ama başka gelenler oldu. Velhasıl baş başa kalamadılar. Türkeş o gece saat 12’yi geçiyordu bizden çıktığı zaman. Onu geçirenler arasında ben de vardım tabii. Yukarı caddeye yürümesi gerekirken o aşağıya doğru yürüdü, gitti. Sanırım 3 hafta sonra. Okulun son günü. Son günlerde bizi Yıldız Parkı’na pikniğe götürürlerdi. O gün pikniğe gidilecek. Uyandım. Annem iskemlenin üzerinde bir ayağını toplamış iki koluyla masaya dayanmış ağlıyor. Babam da masanın diğer ucunda düşünceli, ortaların da radyo. Önce şaşırdım, anneme bir şey oldu sandım. Babam ‘dur bakalım’ diyordu anneme ‘sakin ol’. Kalktım yatağın içinde oturdum. Radyoda marş çalıyor. Marşların arasında davudi bir ses “Nato’ya Cento’ya bağlıyız” diyor. Bu ses çok güzel bir ses hem tanıdık. Bir müddet dinledim. Sonra çocuk yaygarasıyla bağırdım: “İnönü iktidarı alamaz, bu Türkeş Bey Amca..” Babam “evet” dedi. Bir darbe yapılmış olmasından üzgündüler ama kötü şeyler olmayacağına inanmışlardı, bu ses Türkeş’in sesiydi. Annem kıvırdığı dizini indirdi toparladı gözyaşlarını sildi. Bu işin içinde Türkeş varsa Türk Devletine Türk Milletine zarar gelmeyecekti. Babamla Menderes arasında sorunlar, mahkemeler olmuştu. Milliyetçiler Derneği kapatılmıştı. Ama babam Menderes’i yine de severdi. Türkeş’le Menderes arasında çocuk aklımla ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Türkeş’in iktidarı İnönü’ye teslim ettirmeyeceğinden de emindik. Türkiye çok hareketli heyecanlı günler yaşadı.

13 Kasım, Diğer Darbe Girişimleri…

Türkeş Bey Amca Yeni Delhi ye gönderildi. Ailesi ile beraber gidebilen yalnızca Türkeş’tir. Muzaffer Teyze 5 gün içinde çocuklarının okul nakillerini yaptırdı, evi eşyası ile kiraya verdi, kayınvalidesi Fatma Hanım Teyze’yi Balıkesir’e kızının yanına götürdü hem vedalaştı ve 5 çocuğunu alıp Cuma günü Türkeş’i Yeni Delhi’ye götürecek uçağa yetişti. O mükemmel bir insan tam bir hanımefendiydi. Bir Hintliye suikast yaptırılabilir diye endişeyle yaşamıştı Muzaffer Teyze. Zannımca kalbinde ki rahatsızlık da o günlerin eseriydi. Hindistan dönüşü Muzaffer Teyze Ahmet Er’in eşi Melahat Hanım’la annemi ziyarete gelmişlerdi. Sarı ve ipek eşarplar getirmişti hediye. Hediye konusunda çok hassastı. Amerika’dan dönüşünde de her birimize ayrı ayrı hediyeler getirmişti. Arkadaşlarının pek çoğuna yapılan bir incelikti bu. Yine yakın günlerde bir akşam yemeğinde beraber olduk.

Sofrada Rıfat Baykal da vardı. Hizmeti ben yapmıştım, bana “Kızım büyümüş de hizmet ediyor” diyerek iltifat etmişti. 1962-1965 arası tutuklamalar devam etti.Onu yıllarca görmedim. Çorlu’daydım artık olayların dışındaydım. Ancak basından takip edebiliyordum. 1988 veya 89. Emin Dayım o zaman İstanbul İl Başkanı. Türkeş Edirne’de bir törene katılacaktı. Geçerken de Çorlu’da şehrin girişinde bir konuşma yapacak. Eşime rica ettim biz de gittik. Bir sene öncesinde oğlum Ankara’ya gidince elini öpmüş. Kız kardeşim götürüp takdim etmiş. Yani oğlum Murat’ı bir kere görmüşlüğü var, kızlarımı ve eşimi hiç görmemişti. Beni de  20 yılı aşkın zamandır görmemişti. Yanımızda Ali isminde bir bey daha vardı. Askerliğini yaparken birliğinde Türkeş üsteğmenmiş. Kalabalığın en sonunda kaldık. Sıramızı bekliyoruz. Murat’ı görür görmez “Muratçığım” deyip öptü. Takdim edilmeden eşime “Cengiz Bey nasılsınız” dedi kızlarıma da isimleri ile hitap etti. Önemlisi Ali Beye “O merhaba Ali Çavuş nasılsın” dediği zaman eşim çok şaşırmıştı. Rahmetliler ne zaman görüşseler bize ismen selâm gelirdi. Ama eşim babamın mübalağa ettiğini sanırmış. “Hiç tanımadığı bir adamın ismini nasıl aklında tutacak hele de bu kadar gailenin arasında, kayınpeder bana hoş göstermeye çalışıyor.” dermiş.

O gün Edirne dönüşü evimi şereflendirdi. Yanında ki zevatla birlikte. Kahvemizi içtiler, biraz istirahat edip İstanbul’a döndüler. Daha sonra babamın hastalığı ölümü oldu. Cenaze namazında ve kabri başında hazır bulundu, toprak attı. Bir yıl sonra kurban bayramında İstanbul’daydı. Kardeşler ve eşlerimiz toplanıp ziyaretine gittik. Bayramlaştık çok özel ve güzel bir sohbet oldu. O güne kadar babamın hakkında bilmediğim bazı şeyleri öğrendim. Meselâ Komünizmle Mücadele dergisini babam finanse edermiş bunu ancak o gün öğrendim.

Dergiyi çıkaran ve satan grubun içinde olduğunu biliyordum ama finanse ettiğini o gün öğrendim. Babam ticaret yapamadığı için bakkal dükkânımız iflas etti diye bilirdim. Özel sohbetlerde de aile arasında böyle konuşulurdu sanıyorum. Babamın ölümünün ardından birkaç anma programı yapıldı. Çok çeşitli isimler konuşma yaptı hatıralarını anlattı. Hep o bakkal. Serdengeçti’nin dediği gibi veresiye vermiyesiye gitmiş meğerse. Babamın üzerine aldığı görevlerden biri buymuş. Yaşadığı sürece de  hakkıyla yapmış. Allah rahmet etsin. Bir çok şeyi etraftan duyup öğrendik. Çünkü o yaptıklarını eve gelip anlatmazdı.

Seval Hanımefendi’yi de ilk defa o günkü ziyaretimizde tanıdım. Sonra ki yıllarda iki defa genel merkezde ziyaret ettim. Kız kardeşim ve kızlarımla beraber. Bir defa da Çankırı’da Kiraz Bayramı vardı, orada görüştük. Hatta ertesi günü ben kızlarımla Umay Hanım’ı ziyaret edecektim, bundan bahsettim kendisine memnun olmuştu. Bu son görüşüm oldu. Cenazesine de gidemedim. Gerçi çocuklarım ve kardeşlerim bu görevi yaptılar.

Ben kendimce bu devrin üç büyük kahraman lideri olarak Türkeş, İsa Yusuf Alptekin ve Rauf Denktaş’ı kabul ederdim. İlk ikisini yakından tanıdım. Ellerini öptüm sohbetlerini dinledim. Fakat Denktaş’ı şahsen tanımak kısmet olmadı. Bir kere uçakta beraber yolculuk ettik fakat gidip tanışmayı beceremedim cesaret edemedim. Hâlâ hayıflanırım. Türklük için Türk dünyası için mücadele eden bütün kahramanlardan Allah razı olsun, Denktaş’a da gayret kuvvet uzun ömür versin. Amin.

Z. Ruhşen Sevinç



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)