Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Mehmet Emin Alpkan’dan Hâtıralar-2 (Z. Ruhşen Sevinç)

1953 veya 1954 yılı Mayıs ayı 7 yahut 8 yaşındayım. İstanbul fetih yıldönümü kutlanacak MTTB.`de. Ben de gitmek istedim. Babam “Yarın falan saatte gel” dedi. Beni tembihledi, Yıldız'dan 24 numaralı belediye otobüsüne bineceğim, biletçinin yanına oturup Divanyolu durağında beni indirmesini söyleyeceğim.



O devirde belediye otobüslerine arka kapıdan binilip ön kapıdan inilirdi. Biletçiler de arka kapının yanında otururlardı. Ertesi gün saati geldiği vakit yola çıktım. Biletçiye Beşiktaş’tan sonraki her durakta “Divanyolu burası mı?” diye sordum. Şimdi o yaştaki bir çocuk İstanbul'da bu mesafede yalnız yolculuk yapamaz. Zaten düşünülmez de. O zamanki İstanbul’da olabiliyormuş demekki.

Divanyolunda otobüsten indim, biraz ileriye yürüdüm önüme çıkan caddeden sağa doğru bir müddet gidince M.T.T.B. nin binasını tanıdım. Biraz daha yaklaşınca bazı ağabeyler beni tanıdılar. Ama şimdi kimdi onlar hiç bilemiyorum. Beni salonda ön tarafta bir yere oturttular. Bu arada babamı da gördüm. Gelmeyi becerebildiğim için bir  'aferin' aldım. Konuşmalar başladı. Benim için çok heyecanlı ve güzeldi. Laika Karabey Hanımefendi’nin idaresinde İleri Türk Musikisi Korosu da bir konser verdi. Bu ilk canlı konser dinlememdir. Laika Hanımı ileriki yıllarda bir kaç kez daha dinledim. Bir ara kürsüye Mesut Abi geldi. (Mesut Yavuz Bilgin) Kendi yazdığı bir şiiri okumaya başladı. Nakaratı şöyleydi “Utanıyorum sizin adınıza.” Salonda bir dalgalanma, bir hareketlenme oldu. Sonrasını net hatırlamıyorum sadece o kargaşa. Meğer salondaki hükümet komiseri şiiri beğenmemiş, sivil polisler Mesut Abiyi karakola almak istemişler. Olay buna bağlıymış.
 
Ertesi günkü gazeteler bu olayı etraflıca birinci sayfadan verdiler. 30 Mayıs sabahı bir tomar gazete yerde yayılı. Babam “Hadi bakalım dün gördüğün hadiseler bugün gazetelerde. Sen oku ben dinleyeyim” dedi. Çok heveslendim. Fakat gazeteyi açık vaziyette elimde tutmam mümkün değil, gazete benden büyük. Çelimsiz sıska bir çocuktum. Gazeteyi yere yaydım ben de, yüzüstü uzanıp okumaya başladım. İşte o başlayış. Her gün 4-5 gazeteyi içindeki bütün makaleleri babama okurdum. Kimi zaman hevesli kimi zaman zoraki ama senelerce. Talihli bir çocuktum ama farkında değildim. Peyami Safa, Refii Cevat Ulanay, Orhan Seyfi Orhon, Kadircan Kaflı, Cevat Rifat Atilhan… Kaç çocuk o yaşta bu yazarları her gün muntazaman okurdu. Bazı kelimeleri telaffuz edemezdim babam düzeltirdi.

Çoğu zaman konuyu anlayamazdım babam izah ederdi. Bazen de “A dünkü şu yazıyı kastediyor ona cevap vermiş” derdim, o zaman da aferin alırdım. Babamın bana yaptığı şu nasihat bugün de herkes için geçerli: “Okudukların asfaltın üstüne yağan yağmur gibi olmasın. Toprağın üstüne yağan rahmet gibi olsun, beynine zihnine işlesin” derdi. Maalesef yaşımdan dolayı olsa gerek artık yağmurlar asfalta yağıyor. Babama gazete okuma görevini benden sonra bütün kardeşlerim ve çocuklarımızda sürdürdü.

1960`DA OLANLAR

1960 yılı yazında bizim evde garip bir trafik olmuştu. Normalde günün her saati misafiri olan bir evdi bizimki. Ama bu bahsettiğim başka türlü bir ziyaret yoğunluğu. Mehmet Emin Alpkan’la Albay Türkeş'in yakın dostluğu duyulmuş. Aklına gelen bizim kapıyı çalıyor ya bir valilik ya bir genel müdürlük alabilmek için babamdan tavassut rica ediyorlardı. Tabi bunların hiçbirini ciddiye alıp Türkeş Bey Amcaya iletmedi babam. Gerçekten karikatür olacak olaylar oluyordu. Gelip tavassut rica ettikleri ev çok mütevazı, ev sahibi öyle… Bunu görünce bari derdinizi söylemeden gidin. Bir keresinde bir bey gelmişti, Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nü istiyor. Ama evimizi görünce de iyilik damarı tutmuş: “Mehmet Emin Bey, siz bana D.D.Genel Müdürlüğü’nü alın, söz, ben size en yüksek maaşlı memuriyeti vereceğim.” diyor. Babam beyefendiyi usulünce selametledi. Bu teklif evimizde mizah malzemesi olmuştu.

İşte bu yaz aylarından sonra 13 Kasım geldi çattı. O gün babam ateşli hasta yatıyordu. Sokağa çıkma yasağına rağmen bir hayli gelip gidenimiz oldu. Herkes çok üzgündü. Babamın hastalığından değil “14’ler Olayı” ne olacak, Türkiye'nin hali ne olacak diye. Ağızları bıçak açmıyor herkes düşünceli dikkatle radyo takip ediliyor. Hatta 14’lerin asılacakları söyleniyordu. Bu sıkıntılı günler bir kaç gün sürdü. İdam edilmeyip de beş gün içinde sürüldükleri zaman çok sevindik. Türkeş'in 13 arkadaşı ile dünyanın çeşitli başkentlerine güya görevli olarak gönderilmelerinden sonra onlar da vatanda birçok sıkıntı yaşadı. Bu 13 Kasım da bir ihtilaldi ve yurda bir ihtilal hasarı vermiştir. Milliyetçiler sıkıntı çekti işkence gördü.

ALİ FUAT BAŞGİL’İN EVİNİ DİDİK DİDİK ARADILAR

2 Şubat günü akşamı bizim evimizde arandı ve babam tevkif edildi. İnsanın dizleri nasıl titrermiş o gece öğrendim. Babam olacakları tahmin ediyormuş veya biliyormuş ki anneme günlük tevkifatları anlatıyor ve Ali Fuat Başgil Hoca nın evinin nasıl didik didik arandığını ama Hanımefendinin hüviyetleri ve arama iznini görmek istediğini özellikle tekrarlayarak anlatıyordu. İşte o akşam sıra bizim eve geldi. Kaç gündür sokak lambamız yanmıyordu ve sokağın başında  bir özel otomobil park halindeydi. Meğer arabada oturan şahıslar değişiyormuş.

Babam gelmeden önce kapı çalındı. Latif açtı. "Babam evde yok" dediyse de içeri girmişler. İkisi üniformalı biri sivil üç kişi. Kapının önünde bir askeri jip şoför resmi tabi. Oturma odasına kadar geldiler. Annem “Eşim evde yok giremezsiniz” dedi. “Biz gireriz evinizi arayacağız emir var” dediler. O anda annem babamın ne için olayları anlattığını farkediyor. Hüviyetlerini ve arama iznini sordu. Anneme karşı çok nazik davrandılar ve gerekli evrakı gösterdiler. Eşyamıza hasar vermediler ama evimiz didik didik oldu. Bir taraftan da “Burada çok oyalanmayalım kütüphanede çok iş var, uzayacak” diyorlardı.

Onlar kütüphane odasına geçtiklerinde babam geldi. Kapının önünde askeri ve jipi görünce anlamış bahçeye girince cebindeki okuyucu mektuplarını çiçeklerin arkasına atmış. Böyle yapmasa o mektup sahiplerinin de başı derde girebilirdi. Eve girip kendini tanıttığı zaman elini yüzünü yıkamak için dahi beriye geçmesine izin vermediler. Yemeğini kütüphanede yemesini istediler. Kaç saat geçti bilmiyorum. Toplanan kitapları bir çuvala doldurmuşlar. Çuvalın ağzını da benim ekose tafta kurdelemle bağlamışlardı. Babam beni bir yere götüreceği zaman saçlarımı kendisi tarar ve örerdi. Uçlarına da bu ekose tafta kurdeleyi bağlardı.

O çuvalın içinde çok değerli kitaplar vardı. Benim için önemli olansa Hazreti Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatını bütün detayı ile anlatan ve benim bu konuda ilk okuduğum kitap olan yeşil ciltli çok kalın eski bir kitap vardı. Sonra henüz yeni bir kaç sayfasını okuduğum kısa bir süre öncede piyasadan toplatılan Kâzım Karabekir'in hatıratı vardı. Bir de Atsız'ın 1944’te tutuklu iken başka bir yerde tutuklu olan Bedriye Hanıma yazdığı manzum mektubun bir nüshası vardı. Okuduğumuz zaman bu bizi çok duygulandırırdı.

BABAMI ALIP GİTTİLER

Neticede babamı da alıp gittiler. Giderken babam bize “Allaha emanet olun, Türk Ordusuna Türk Askerine güvenin” dedi. Jipe binince bermutat 8 ayetel kürsisini okumuş. Her sabah bu 8 ayetel kürsiyi muhakkak okur sonra çıkardı. Ve o gün akla gelmeyecek işler yapar, salimen de eve dönerdi. Allaha sonsuz bir güveni bağlılığı vardı. Onun rızası için mücadele ederken de kimseden korkmazdı.

Harbiye’ye geldiklerinde merkez binanın kapısında aniden burun buruna denilebilecek bir durumda Faruk Güventürk Paşa ile karşılaşıyorlar. Güventürk Paşa ile babamın arası da 1950’li yılların sonundan beri siyasal görüşleri yüzünden pek de iyi değildi. Babam sâkin, kendini Rabbine emanet etmiş, iki subayın arasında binaya giriyor. Bu beklenmedik burun buruna gelişten Paşa şaşkın. Birden “Mehmet Emin Bey burada ne işiniz var” diyor. Babam da “Paşam bunu siz bileceksiniz” deyince “Yok efendim öyle bir şey, Mehmet Emin Beyi evine götürün” demiş. O tarihte Güventürk Paşa Garnizon Komutanı. Tevkifatları biliyor ve listelerden haberi var. Belki de bir kaç metre mesafe ile karşılaşsalar babam uzun süre Harbiye’de tutuklu kalacaktı. O günlerde çok komik sebeplerden aylarca hapis yatanlar vardı. Çoğu ilk duruşmada serbest bırakılmıştır. Ama o mahkeme günü aylarca gelmezdi. Babam bir saat içinde eve geldi.

Z. Ruhşen Sevinç



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)