Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
TARİHİN SÜZGECİNDE 12 EYLÜL TRAVMASI (Dr. Özcan YENİÇERİ

Soğuk savaş denilen ve görünürde doğu ile batı, özde ise ABD ile SSCB arasındaki emperyalist mücadelede Türkiye; her iki blok yönünden de çok stratejik bir değerdeydi. Sovyetler, boğazlar ve denizler dolayısıyla Jeostratejik, egemenliği altında tuttuğu Müslüman ve Türk soylu topluluklar sebebiyle de jeokültürel bir tehdit olarak Türkiye'yi görüyordu. Bu yüzden Türkiye ile ilgili onlarca alternatifi olan operasyonu devreye sokmuştu.



Sovyetler Türkiye ile ilgili olarak çok ciddi bir beşinci kol faaliyeti yürütüyordu. Sosyalizmi kurmak İçin "Kurtuluşa Kadar Savaş"a ant içmiş olan işçiler fabrikaları, öğrenciler üniversiteleri, öğretmenler okulları, doktorlar hastaneleri neredeyse işgal etmişlerdi.

ABD bütün bu oluşumları dolaylı bir biçimde destekliyor, Türkiye kendisine tam bağımlı olmazsa akıbetinin Polonya ya da Çekoslovakya’ya benzeyeceğini Türk yetkililere göstermek istiyordu. Türkiye'nin gündemini kurtarılmış bölgeler, yakılıp/yıkılmış fabrikalar, yüz binlerce kişinin Marx/Lenin/Engels posterleriyle Taksim'de yapılmış mitingler, kanlı baskınlar, Malatya/Sivas/Çorum olayları işgal etmişti.

12 Eylül Öncesi Genel Manzara

Sokaklar gezilemez, okullar okunamaz, fabrikalar işlemez durumdaydı. Sosyalist ve komünist komploya karşı devlet güçleri etkin bir biçimde kullanılmamaktaydı. Polis ikiye bölünmüş olup; gerek olduğu yerde bulunmuyor, asker kışlasında tutuluyor, yıkıcı ve bölücü örgütlerin devlet fonksiyonunu üstlenmesine dolaylı olarak imkân tanınıyordu. Fatsa Belediye Başkanı "Halk Mahkemeleri" ve "Halk Meclisleri" kuruyordu. Dost İle düşman, kurt ile kuzu, bölücü ve yıkıcı ile vatansever birbirine karıştırılıyordu. Tam bir kaos ortamı yaratılmıştı.

Sosyalistler tarafından sokakların, okulların, fabrikaların ve kentlerin kurtarılmış bölge ilan edilmesi ülkücü gençlik hariç bütün gruplar tarafından kabullenilmişti. Komünistler tarafından kurtarılmış bölge olarak ilan edilen bazı yörelerde müminler camilerinde ibadet edemez durumdaydılar.

Sokaklar Sovyet destekli beşinci kol tarafından büyük ölçüde ele geçirilmişti. Türk Milliyetçileri şanlı Ay Yıldızın altında kendilerini korumak, okullarına serbestçe gidebilmek, sokaklarına rahatça girip-çıkabilmek için, doğrudan doğruya devlete yönelen bu baskı, tehdit ve teröre her yolu deneyerek karşı koydular.

Ülkücü Tavır

Ülke kan ağlarken, milletin istiklal ve istikbali tehdit edilirken, sokaklar düşmanın satın aldığı yerli beşinci kollar tarafından işgal edilirken hayatı pahasına kendisini ortaya koyan tek sivil ve demokratik hareket ülkücü hareket olmuştur.

Ülkücü hareketi diğer siyasi, ekonomik ve sosyal hareketlerden ayıran en önemli fark da bu olmuştur. Türkiye'de ticari menfaat birliklerinin adı yerine göre cemaat ve tarikat yerine göre de siyasi ya da sosyal hareket olarak nitelendirilmektedir. Bu son derece yanlış ve yanıltıcı bir anlayıştır. Kendi menfaatini ülkenin menfaati sananlar ya da öyle sunanlar kavram kargaşasına sebep olmaktadırlar. O dönemlerde Şeyh kulluğunu Allah kulluğuna tercih edenler, cemaatler, mücahitler hep bir kenara çekilmiş olanı biteni seyrediyorlardı. Onlara göre "it iti kırıyordu".

Ülkenin şafağına Sovyet emperyalizmi komünist bir heyula olarak çöktüğünde karşılarında ülkücü gençleri gördüler. Onlar köşe başlarında, kahpe karanlıklarda ve sokak ortalarında komünist milislerin hedefi oldular. Ülkeyi, bayrağı, toprağı ve istiklali uğruna kara toprağa genç yaşlarında girdiler. Her birinin hikâyesi bir destan, hayatları ise bu ülkenin bir devrinin yazılmamış trajik ve dramatik bir romanıdır.

Provokasyonlar, ajitasyonlar ve profesyonelce kurgulanmış onlarca komplo sonucunda binlerce ülkücü genç, siyaset adamı, gazeteci, yazar, öğretmen, öğrenci şehit edilmiştir. Gün Sazaklar, İlhan Egemen Darendelioğulları, İsmail Gerçeksözler, beşerli onarlı kurşuna dizilen öğretmenler, Recep Haşatlılar, MHP'li yöneticiler, işçiler ve gençler 12 Eylül öncesinin sisli ortamında rahmeti rahmana kavuşmuştur. Daha sonraları da onların ne arayanları oldu ne adlarını bir parka verenleri. Onları anmak için televizyon programları yapmaya kimsenin mecali de yoktur.

Türkiye, katilin bile bölücüsünün makbul tutulduğu bir ülke haline gelmiştir. Milletin can, mal, ırz ve güvenliği tamamen ortadan kalkmıştı. Orgenarel Bedrettin Demirel tarafından "ortamın olgunlaşması için "bir yıl" beklendikten sonra nihayetinde 12 Eylül 1980 tarihinde ordu yönetime el koyduğu" itiraf edilmiştir.
Tarafsızlık ya da denge adına Türkiye Cumhuriyetinin yasalarına göre kurulmuş ülkücü dernekler basıldı orada bulunan üye kayıtlan ve adresler alınarak adeta ülkücülere karşı sürek avı yapılmıştır. İllegal çalışan ve beşinci kol faaliyetlerini yürütenler yer altına inerken ülkücülerin canına okunmuştur.


C5'ler, hücreler, Mamaklar, mahkeme salonları Türküsü yazılmamış yiğitlerin İşkencelerden geçirildiği alanlar haline getirilmişti. Alparslan Türkeş ve bütün Türk Milliyetçileri tutuklandı. Sonunda darbenin lideri Kenan Evren solcuların bir protesto ve direnişi karşısında darbenin gerçek hedefini şu sözlerle açıkladı: "Biz darbeyi başkaları için (ülkücüleri kast ediyor) yaptık, karşımıza siz (solcular) çıktınız" diye. Arkasından ülkücüler için sağ-sol dengesi uğruna İdam edileninden, müebbet hapse mahkum edilerek içeri tıkılanından, yıllar sürecek yurt dışı sürgününe kadar uzanan bir yok etme, sindirme ve söndürme dönemi başlamış oldu.

12 Eylül Gençliğin Vatansever Duygularını Tahrip Etmiştir

Darbeciler kendilerinden başka hiç kimsenin vatanı, bayrağı, milleti ve devleti sevme hakkının bulunmadığını düşünüyorlardı. Tutukladıkları vatansever gençlere 12 Eylüle gelinceye kadar komünist ve bölücüler tarafından Türk Bayrakları yakılırken, okullar, sokaklar hatta şehirler kurtarılmış bölge olarak ilan edilirken ortada görünmeyen yetkililer ele geçirdikleri ülkücü gençler "Çapulcular! Size mi düştü bayrağı sevmek! Vatanı korumak! Bu ülkenin ordusu, polisi var!" demek gibi hilkat garibesi bir tutumu benimsemişlerdir.

Testiyi getirenle kıran bile bir tutulmamış ülkücüler "size mi düştü testiyi korumak!" diye işkencelerden geçirilmiştir. Nihayetinde dünyadan tecrit edilerek hücrelere tıkılmış olan gençler, akla gelen ve gelmeyen yöntemlerle işkencelerden geçirilirken ülkeyi, devleti ve milleti kurtarmayı bir kenara bırakıp kendilerini kurtarmanın yollarını aramaya sevk edilmişlerdir.

Ülkücüler Devletle zindanlarda, mahkeme salonlarında ve darağaçlarında yüzleşmek zorunda kalmışlardır. "Devlet Baba!" geleneğinin mensupları, bilinçlerinde inşa ettikleri devletin somut yüzünü 12 eylülde görmüşlerdir. Uğruna fedayı can etmek üzere yemin ettikleri devletleri onları hasım olarak görüyor, ezmek, yok etmek ve ortadan kaldırmak için ne gerekiyorsa o yapılıyordu. Devlete yüklenen kutsiyet anlayışını ülkücüler bu yüzleşmeye rağmen uzun yıllar üzerinden atamamışlardır. Halbuki devlet Augistuns'un Tanrı Devleti değildi. Onu hayallere yüklenen değerlerle beyinlerde İnşa etmek yerine iktidar ilişkilerinin ürettiği siyasi bir varlık olarak görmek gerekiyordu.

Ülkücüler devlet gibi, ordu gibi kutsadıkları dost ya da baba olarak kabul ettikleri değerlerin temsilcileri tarafından perişan edilmişlerdir. 12 Eylül ülkücülerin dostlarını kaybetmesiyle neticelenmiştir. Ülkenin dolayısıyla da ülkücülerin o günlerdeki düşmanı olan Komünizm de on sene sonra kendiliğinde tarihin çöplüğündeki yerini almış olacaktır. Ülkücüler o günden sonra ne dost ne de düşman edinmekte istekli oldular. Bir hareket dostunu ve düşmanını yitirince atalete düşmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Aradan yıllar geçti etnik/mezhepçi/bölücü terör gemiyi azıya aldığında artık gençler bunlara karşı sokağa çıkmaya, protesto etmeye bile gerek duymuyor. Kıbrıs, Kerkük/Türkmen, Süleymaniye gibi milli davalar da bile ses getirecek bir tavır ortaya konulamıyor.

Suya sabuna dokunmayan, kokmayan bulaşmayan, fincana katırlarını ürkütmemeye yemin etmiş, yemek içmek ve sevişmek duygusunun dışındaki milli duygularla ilgilenmeyen bir gençlik 12 Eylülcülerin marifetidir. Sonuçta pusudaki fitne zuhur edecek "Vatanı sevmeyi bırakın da Karınızı Sevin!", "Bayrak bir metrelik bez parçasıdır!", "Vatan dediğin emlaktan başka bir şey değildir!" diyenlerden medya geçilemez olacaktır. Darbeciler tarafından "ezin" talimatlarıyla bir silindir gibi ülkücülüğün ve vatan sevgisinin üzerinden geçilmiştir. Böylece hainler için gün doğmuş darbecilerin marifeti sonucunda "taşlar bağlanmış" hainler serbest bırakılmış oldu.

Türk Milliyetçilerine Karşı Kurulan Komplo

Türkçülerin, vatanseverlerin ve milliyetçilerin acımasızca ezilmesinin tarihinde 12 Eylül bir dönüm noktasıdır. Bugün Türkçülerin kendilerini "öz yurdunda garip, öz vatanında parya" hissetmelerinin, ezikliklerinin, sessizliklerinin ya da ilgisizliklerinin nedenleri bir anlamda bu tarihi mirasla yakından alakalıdır. Türklüğe karşı bir çeşit ihanet sayılabilecek türden yargılamaların tarihi Osmanlı Türk devletinin son zamanlarına kadar uzanır. Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyi Ermenileri sakinleştirmek için idam eden, Ziya Gökalp özelinde “Türk Birliği" düşüncesini İstanbul'u işgal eden başta İngilizleri memnun etmek için 27 Nisan 1919'da yargılayarak Malta'ya sürgün eden, 3 Mayıs 1944'de Atsız, Türkeş ve arkadaşlarını SSCB'ye bir çeşit jest yapmak için yargılayarak mahkûm eden anlayış aynı kaynaktan beslenir.

Bu yargılamaları önemli kılan husus eylemleri, davranışlar değil Türk, Türklük, Türkçülük, Milliyetçilik, Türk Birliği, Turancılık vb. kavramların yargılanarak mahkûm edilmesidir. Türkiye'de Türkçülük aleyhtarlığı uzun yıllardır hem yasal hem de Örgütsel olarak tam anlamıyla kurumsallaşmıştır. Türk milliyetçilerden daha çok Türk milliyetçiliği 12 Eylül 1980'de inanılmaz fahiş hata, gaflet ve dalaletlerle dolu bir iddianame ile yargılanmıştır. Bir anlamda mahkeme Türk milletinin ahlaki, idealist, milli ve moral değerlerini alelusul hazırlanmış, nesillere ibret olacak bir iddianame ile yargılamıştır. Bu mahkeme sürecinde Türk milliyetçileri yıllara yaydan yorucu, yıpratıcı, aşağılayıcı ve yok edici muamelelere muhatap olmuşlardır.
Ülkücü milliyetçi beyin kadrosu başta Başbuğ olmak üzere uzun yıllar içeride tutulmuş, dışarıya çıkanlara siyasal anlamda örgütlenme imkânı tanınmamış ve çeşitli siyasi hareketlerin içinde kendilerine yer bulmaları için zorlanmıştır. Böylece 12 Eylül sonrası ülkücü beyin kadrosu dağıtılmış ve bunların bir araya gelerek herhangi bir sinerji ve toplum projesi üretmesi engellenmiştir.

Ülkücü aydın 12 Eylül sonrası neredeyse fikri kavgalarından tamamen çekilmiştir. Bunun çok çeşitli nedenleri vardır ancak temel nedenlerinden birisi tamamen legal ve meşru zeminde mücadele etmeye alışmış olan Türk milliyetçilerinin 12 Eylül Cuntası tarafından "gayrı meşru" İlan edilerek "idamla" yargılanmak üzere hapishanelere tıkılmaları vardır. 12 Eylül'ün savcısı Türk Milliyetçilerini değil bir anlamda 'Türk Müliyetçiliği"ni yargılama cüretini göstermiştir. 80'lı yıllar Türk Milliyetçileri yönünden savunma ve baskılara karşı fiziki varlığını sürdürme yıllan olarak tarihe geçmiştir.

Bu bağlamda AB ve ABD'ye Türkiye'yi tek taraflı olarak bağlamak amacında olan odaklar amaçlanna engel olarak gördükleri Türk milliyetçiliğini marjinalleştirerek etkisizleştirmek, milliyetçiliği misyon olarak alan partinin güçlü kadrolarını çeşitli partilere dağıtarak seyreltmek ve Türk milliyetçilerinin esnek tavırlı olmalarını sağlayacak komplolar içinde olmuşlardır.

12 Eylül cuntası hedef olarak aldığı Türk Milliyetçiliğini yenmeğe değil mahvetmeye çalışmıştır. Bu yüzden hafızası güçlü olan Türk milliyetçileri hala 12 Eylül sendromu altındadırlar. Bu sendrom Türk milletinin en diri, zinde ve enerjik unsuru olan Türk milliyetçilerini büyük bir açmaz içine sokmuştur. Başta siyasetçiler olmak üzere, ülkücü aydınlar ve gençler büyük bir çekingenlik, kendini ifadede acz, güvensizlik ve hatta korkaklık psikolojisine kapılmışlardır.

İdealsizlik ve Fikir Sefaletinden 12 Eylül Sorumludur

12 Eylül, dönemin şartlarının kurgulu ya da kurgusuz bir sonucu olsa da sağın ve solun idealistlerini ezmiştir. Başkan Jimy Carter'a "bizim çocuklar Ankara'da İhtilal yaptı" diyerek adeta sevinç içinde durumun bildirilmesi de oldukça manidardır.

12 Eylül ve benzeri olgular özde Türkiye'yi küresel dünyaya entegre etme projeleridir. 12 Eylül solun ve sağın idealistlerini ezip yok ederken, kullanılabilir olanlarını da öngörülen küresel sisteme payanda olacak biçimde yönlendirmişlerdir. Darbeciler idealistlik, değer odaklılık ve şahsiyetlilik kavramlarını şahıslarla birlikte ezmişlerdir.

12 Eylül sonrasında ülkücüler büyük ölçüde içe kapanarak sürekli kendilerini sorgulayan bir illete yakalanmıştır. Sistem ve iktidar ilişkileri ile Devleti birbirine karıştıranlar kendilerini sevdalısı tarafından ihanete uğramış olarak hissetmişlerdir. İddiasız, idealsiz ve değersizlerin darbeciler tarafından makama, zenginliğe ve iktidara gark olmasına karşın idealistlerin amansız bir biçimde üzerine gidilmesi değerler kaosunun yaratılmasına neden olmuştur.

12 Eylül'ü konu olarak alan "Ölüler Nefes Almaz" adlı romanda yazdıklarımız bu durumu çok güzel özetlemektedir: "Ülkenin sorunlarına şu veya bu grubun içine girerek sahip çıkıp, radikal bir biçimde değiştirmeye kalkanlar ezilmek, örselenmek, sürülmek, hapsedilmek, ölmek, sakat kalmakla ve lanetlenmekle kalmamış; bürokraside stratejik noktalara gelmeleri de önlenmiştir.

Onlar artık sonsuza kadar birer sakıncalıdır. En zeki, en duyarlı, en idealist unsurlar böylece yönetimden soyutlanınca ülkenin yönetimi "çaycılara", "neme lazımcılara", "etliye ve sütlüye karışmayanlara", "ot'lara ve "çöplere" kalmıştır. Bu bakımdan ülke yönetimi kalbur altı kişilerin egemenliğine terk edilmiştir. Bugün karşılaşılan sorunların büyük bir kısmı da bu oluşumdan kaynaklanmıştır. Eşek arıları bal arılarını ancak bu kadar yönetebilirdi".

Darbeci anlayış Türkiye'nin bağışıklık sistemini felç etmiş ve bunu fırsat bilen ihanet çeteleri için gün doğmuştur. İlkesiz, iddiasız ve idealsiz bırakılan gençlik sonunda kendi kimliğine karşı kurulan komplonun bir parçası haline gelmiştir.. Gençlik arasında kendinden uzaklaştıkça kendini bulacağını sanan bir anlayış hızla yerleşmektedir. Kendini bilmeden, kendisi olmadan başkası olmaya özendirilen bir gençlik yaratma gayretleri ayyuka çıkmış durumda. Gençliği milli, ahlaki, insani ve manevi değerlerden mümkün olduğunca uzak tutma gayretlerinin artında küreselci güçlerin Türkiye ve Türklüğe karşı yabancılaştırdığı yerli etki ajanlarının rolü sanıldığından da fazla olmuştur.

Bütün bu süreç sonucunda milliyetsizliği kutsayan ve Türksüzlüğü Öneren bir anlayışın yolu açılmıştır. Refleksleri kapitalizmin olağanüstü yöntemleriyle işlemez, vicdanları sömürü şehvetiyle çalışamaz hale getirilen bir halkın başına getirilen iktidarın kat ettiği mesafenin büyüklüğünü göstermektedir.

Bugün iktidar, Vatanın bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapmayı suç olmaktan çıkarmıştır. Türk milletini yok etmek ve Türk devletini yıkmak için ayaklanmış olan eşkıyaya eve döndürmüştür. Kanlı katil destekçilerine yeniden yargılama yolları bulunarak hapisten çıkmaları sağlamıştır. Türk yerine 'Türkiyeli" diye ucube bir kavram kullanımını önermiştir. İktidar Türk aile yapısını, Türk örf ve adetlerini korumayı bir kenara bırakmıştır.

Kerkük ve Musul'un peşmerge işgaline uğramasını seyretmiş, Türkmenleri Barzani ve Talabani delisinin insafına terk etmiştir. Vakayı adiye halini alan Türkmen katliamı görmezlikten gelmeye devam edilmektedir. Mehmetçik kanı ile sulanmış toprakların hiçbir milli hassasiyet gösterilmeden yabancılara satışına büyük bir iştahla devam edilmektedir.

İktidar AB uğruna papazı, kiliseyi ve onların vakıflarını düşünmekten Müslüman’ı ve camiyi düşünemez hale gelmiştir. Milli Eğitim Bakanı Ruhban Okulunun açılmasını milli eğitimin temel meseleleri arasına sokmuştur. Türk milletini ve Türk kültürünü tepeden tırnağa aşağılayan bu olgular 12 Eylül'ün milliyetçiliği ve milliyetçileri ezmesiyle başlayan tarihi bir sürecin sonuçlandır. Zira milliyetçiliği diri olan bir milletin diliyle, diniyle ve aile yapısıyla birilerinin oynamak bir yana alay etmeye dahi kimsenin cüret edemediklerine tarih şahittir.

Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)