Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
EKONOMİK DİZ ÇÖKÜŞ ve DİRİLİŞİMİZ

Yeni devletin başarıları, başarısızlıkları... Cihan Harbi ve yedi düvele karşı kazanılan başarıdan sonra kurulan genç Türk Cumhuriyeti. Kaç asırdır, beklenen atılımları yapamamış bir toplumun hedefleri vardır: İlk başta ayağı üzerinde duran bir devlet. Kaç asırdır üzerine gidilmemiş konularda; eğitim, tarımsal üretim, sanayileşme ve iç dokunun güçlendirilmesi gibi. Dış ülkelere verilen “vergisiz serbest ticaret”  (kapitülasyonlar)ın kaldırılması karşılığı, bir bakıma, o günler kara sabanı dahi olmayan genç devletin üzerinde bir de “Osmanlı borçları” vardır.



Ayağa kalkma, ve çağdaş dünya ile maddi ve kültürel yarışta tüm adımlar bir bir atılıyor. Daha ilk günlerde “İzmir İktisat Kongresi” yapılmış, “Milli Türk Ticaret Birliği” kurulmuştur. O, savaş yorgunu, kıtlık kıyamet günlerde şeker ve bez fabrikaları açılıyor. Madenlerin işletilmesi, bir yandan  ülke çapında eğitim-öğretim seferberliği başlatılıyor. Alfabe değişikliği yapılırken bir geçiş süreci yaşanabilirdi. Bu kesikliğin eleştirisi bir yana, yeni fakülteler açılıyor Türk dilinin önemi ve tarih bilincidir ki, “Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu” kurulmuştur. Halk bilgisi araştırmaları ile geçmiş gelecek kurgusunun yarınlara taşınması bir bir devreye sokulmuştur.

Kimse vazgeçmiş, geri adım atmış değildir kazanılan zafere karşın. Ta bugünlere sürüklenen fitneler yetmezmiş,  dünyanın yaşadığı bir “29 Krizi” ile karşı karşıya kalıyoruz. Batının türlü oyunları, Rusya’nın oyun içinde oyunu... Bunlar, zorlanmadan savuşturuluyor üstün kararlılık ve atılan adımlarla. Düşünün, bu millet dişinden tırnağından bir şeyler vererek, katkıda bulunuyor ve “ilk uçağı uçuruyoruz.” Bir süre sonra top-tank üretmeye başlayacağız, ama, karşımıza çıkarılan, şu “maliyet hesabı”;”bizde daha ucuzu var” denilerek bugünlere, savunmasız ve atılımsız gelmemizi sağlıyorlar. II. Dünya Savaşı ve bizim yanlış hesapla başımıza bela ettiğimiz NATO macerası. Koca savaşlarla giremedikleri vatan toprağına,-Rus tehlikesi bahanesiyle- girilmiş; NATO, gerektiğinde her türlü tahrik, kalkışma, ekonomik imha, iktidarları değiştirme aracı olarak içerideki “Truva atı” oluyor...

İnönülü günlerdir. Cumhuriyet hedeflerinden tamamen uzaklaşılmıştır. Hem milli kültürden kopuşumuz- ki sürüklenip geldi bugünlere- iki ayrı ihanet damarı olarak:Ya ilim irfanımızla, ya tarih ve  coğrafyamızla çatışmayı meslek bilenler dağı taşı tuttu: ”Kökten batıcılar” ve -tanrısızlara denk- “din-iman kalpazanları!...” Kurumlardan ya vazgeçildi veya etkisiz hale getirildi. Böylece 50’li yılları, 70’li yılları bulduk.

Çoban Sülü, Kara Oğlan, diğerleri...

“Gaz va’dı da içtik mi?” meşhuru bilirsiniz. Döneminde pek çok şey yapılmıştır, yadsımaya  gerek yok. 50’li yılların ,”her şehirde bir milyoner türetme” hedefi, milyara aktarılmış olsa da bugünlere baktığımız zaman hani halk dilinde “sulu nimet”tir . Tüm israfa karşın sanayi ve üretime ağırlık verilen Çoban Sülü dönemleri...

“Barajlar kıralı”nın demir-çelik, petro-kimya başta olmak üzere devreye soktuğu dönemlerde yanlışlar yapılmıştır, olsun okul-su-yol gitmeyen köy kalmaması önemli ölçüde başarılmış, ama bölgelerarası dengesizlik üzerinde hiç durulmamış (olanaksızlıkları olsa da bilerek yapılmış olması ağırlıklı kanaattir.) Çukurova, Sakarya vadisi gibi verimli toprakların betonlaştırılmasına verdiği yanıt bugünlerin habercisi olmuştur: “Sanayi tarımdan daha verimlidir!” Güzel de,”tarım sanayi”ne geçişle birinci ülke olmamız zor muydu? “Benim köylüm” nutuklarının sonucu: On binlerce köy boşaltılmış;-Bir yazımızda demiştik;”Tanrı korusun, bu boşaltılan köylere düşman kuvvetleri girse günler sonra haberimiz olabilir!” – Kendine yeten, insanlığı doyuran ülke olmaktan çıkarıldık. Yerli, ulusal sanayi kurmak yerine “montajı” aşamadık. Aynı yıllarda bu işler başlayan Almanyası, İtalyası bizlerden çok ta gelişmiş olmadığı halde onlara göre gelişmemiz eşek süratini geçememiştir.

“Hacı gülyağı”nın  olsun, “Türkeş”in -artık adı Başbuğ’dur”- birbirine yakın görüşleri! Bir var ki, “Fabrika yapan fabrikalar”,”Ağır Sanayi hamlesi” düşüncelerini uygulamakta pek vakitleri olmayacak. Türkeş Bey’in gayretiyle Şanlıurfa’da 1700 aileye hazine arazisi verilmesi -yani küçük çaplı toprak reformu- ta, İstiklâl günlerinde ortalığa atılmış bir derdi düzeltmenin çabasıydı. Yan tedbirleri alınamadığından bu hazine arazileri verilen kimselerin çoğu, yine ağa-aşiret baskısıdır bu topraklara gerektiği gibi sahip olamayacaktır. Terör, anarşi ve kardeş kavgaları...   Ortalık yine CİA ve diğer servislerin yönetiminde, tetiklemesinde ve ülke kan gölüdür... Yönetim, denetim, hak hukuk ağa-paşaların elinde; bir çok yerde âdeta devlet yoktur. Günümüzdeki temel sorun da bu değil mi:”Feodalite:  Toprak ağalığı, sanayi ve ticaret ağalığı, tüm iletişim araçlarına el koyma ve hukuku kontrol altında tutma çabaları....”

Çok ve kaliteli üretim, hakça bölüşüm at başı gitmek durumundadır. Ahmet Güneri Sayar’ın  de ifade ettiği, asıl, ”Cumhuriyetin başarısızlığı buradadır!” eleştirisi, Türk devletinin hedeflerden sapma  dönemlerden günümüze kadar herkesin yetersizliği, hatası, -ağır kaçsa da- bir ölçüde ihaneti olmuştur.  Güner’in bir başka tespiti: “Osmanlı’dan tevarüs eden irrasyonelliğin ekonomide  bireysel çıkar esasını güdenler tarafından benimsenmesi bulunmaktadır. Ekonominin bireysel çıkar eksenine oturtulmasında başarı sağlayan Türk ekonomisi iktisadi irrasyonelliği üretememiştir.” 
 
Yeni bir Türk kültür ve medeniyeti üretmek, geçmişi ve geleceği yeniden kurmak iç-içe atılımlar olanaklıdır: Kültür-ahlak-adalet-ekonomi vs. Duygusallığı aşan bir yaklaşımla belirtmek, geleceğin hayrınadır. Kesiklik veya imha aynı sonuçları doğurabilir. Bir başkası başa bela olmuştur hep. Halk bakışı bu:   Bir tarafı sabateist –belki, hatta su katılmamış yahudi olduğu için- adı sonu sonuna  “devlet adamlığı(!)”na çıkarılan kişi ve ekibi, ne hakça paylaşımı”, ne de “toprak reformu”nu yapmamış, yapamamıştır. Ülkenin  “elli sente muhtaç” edildiği, “bir sana yağı almak için mülki amirlerin devreye sokulduğu”; bir ucu ölüm sürgünleri, bir yanı  kanlı katillerin kıtlık kıyamet günleridir....  - Ömer Lütfi Mete, “ Balonya Tüneli”nde ( mizah romanıdır)  “kuyruklu günlerden”,” kuşkulu hükümet etmeğe gidişi evhamlıların nasıl kıtlık, kasaplık olduğunu anlatır.
Eli boş yüzü kara dönenler içeride perişan;  “Bir varil petrol  hatırı”; yaşananları yarın da okuyacak gibiyiz.    Memleketin kaderine el koydurulan “Güneş Motel atamaları” ne arkasını ne burnunun dibini görecek yetenektedir. Bunların Hakkari sınırında ot toplayan 14 köylü kadının, Saddam canisince helikopterlerden açılan ateş sonucu öldürüldüğünde   “Tıss”ları çıkmadığı unutulmuş olabilir!...

Özellikle petrolde dışa bağımlılıktan kurtulma adına fazla bir şey yapılmamış; enerji çeşitliliği, yenilebilir enerji, çevre sorunları, ulaşım ve taşımacılıkta deniz ve demiryollarına ağırlık vermek gerekirken ne diyordu Özal:”Demiryolları komunist ülkelerin işidir!”

Niçin topraklarımız işletilmez, madenlerimiz çıkarılmaz?...

Köylü aklıyla söylenen, kahve köşelerinde yoksulluğa çare bakışlardır: “Dağ taş petrol, gaz, kömür... ama, başkaları izin vermiyor.” (ABD ve AB Ülkeleridir kastedilen.) Efsanedir; yok, ” 2012’ye kadar madenlerimizi çıkaramayacağımız”a dair, “Lozan’ın gizli maddeleri varmış”, veya,”  NATO’ya imza vermişiz...” Gün oluyor, halk, bir haberle göklere uçuluyor; Sayın Bakan’ın ”Şimdilik açıklamayacaktık, ama” diyerek  ”ülke ihtiyacından fazla gazı Zonguldak’ta, Akçakoyun’da bulduk” beyanatları. Gazete ve TV’lerdeki iri başlıklar, açıklamalar.

İnanç bu: “Karadeniz tamamen maden yatağı. Uranyum, toryum başta olmak üzere.” Bir haber: “Adıyaman’da petrol fışkırdı.” Ara ara, siyasi mankenlerin endam sunması: “Tırakya gazı bize yeter...” Aylar geçer, yıllar  ne gazdan, ne petrolden haber yok. Yerlere sığdırmadığımız “bor’la ilgili AB’nin aldığı karar”, yani yasaklama. Her gün yeni bir tezgâh kapımızı çalabilir...

Başta Ankara olmak üzere ASELSAN ve diğer merkezlerde araştırma yapan mühendislerin bir bir yok edilmesi. Madenler üzerine  araştırma yapan, buluşları devreye sokacak ve ülkeyi ayağa kaldıracak teknik heyetin bir uçak kazasında ortadan kaldırılması yürek acısı olarak tazeliğini koruyor.Her taşın altında FBİ, MOSSAD veya Alman, Belçikalı, İngiliz kuşkusu... İçeride, onlukçu”  bir zümrenin “olduğu kesin, her gün biraz daha elden çıkarılmaya uygun “maden yasası” Tuzu biberidir; ülke zenginliğini işlemek ve halkın huzuruna sunmak başkalarının maskaralığına verilmiştir.

Bilmiyoruz, gerek bizim fakültelerimizde gerekse her ay ülkelerin iç sorunlarıyla ilgili Batılı;düşünce kuruluşları, bizleri doğrudan etkileyen uluslar arası örgütler, yerli veya Batılı Üniversiteler böyle bir araştırma yaptırmış mıdır? İnönülü günlerden Demokrat Partili günlere,”yüzde oncu”lardan, ”suntacı yeğen”den,”jaguarlı gösteriler”e, -şimdi- “yumurta”dan,”gemicikler”e bir vurgun-soygun geçmişi –bizim değil; ülkeye ve millete karşın –“oldu bitticiler”in...Unutmayalım, hani Afrika denilince koca kitlelerin aklına kazılmış olumsuzlukları dinler gibi oluyoruz. Batı ülkeleri ve özellikle Amerika’da yaşayan zenciler. Amerikanın keşfiyle ortaya çıkan daha doğrusu patlayan köle, yani insan ticareti. Bilelim ki, bu yüzbinlerin, şimdi sayıları yüzmilyona yaklaşan insanların  yabani hayvan avlar gibi tutsak edilerek köleleştirilmesi “yerli işbirlikçiler”in, “köle ticareti ağaları”nın da yardımı, işbirlikleri sayesinde gerçekleştirilmiştir...

İçeride veya dışarıda,“Bergama cambazı”,”Alman, İngiliz oyunları... “Turizm!” diye diye tüm sahiller vatan olmaktan çıkarılmıştır. Değil yirmi milyon, yüz milyon turist gelse halka kuruşu yansımayacak, üstelik sahillerine yaklaşma şansı da ortadan kaldırılarak.

Tarımın tümüyle birer bahane ile ya yok edilmesi. “Maliyeti pahalı, ağır”,”ikinci ürünü teşvik” numaralarının arkası yok. Kendi kendine yeten hatta fazlalığı olan bir ülkenin bu alanda da tamamen dışarıya (daha çok İsrail ve ABD’ye) bağımlı hale getirilmesi dört koldan sağlanmaya çalışılıyor uzun bir süreden beri. Şeker, fındık, çay... Ardından, “genleriyle oynanmış sebze ve meyve” GDO’ların “Türk insanına dokunmayacağı(!)” arsızlığı.

Toprak kaymaları ve toprağın sellere kaptırılması. Her gün birkaç bitki ve hayvan türünün yok edilmesi, yani  doğa ve canlı türlerinin yok edilmesi sonucu ortaya çıkan maddi manevi çıplaklık....  -Bunlara karşılık- göstermelik “hatıra ormanı”, ve “türetilen canlıların (kuşların) doğaya bırakılması” bile ne kadar sevinç vericidir.

Özallı, faizli, bankerli, borsalı  günlerden küresel dünyaya...

Özallı yıllar, daha doğrusu 12 Eylül; bu günleri öngörmüş gibidir. Kimsenin yol-su-elektirik-haberleşme olanaklarına itirazı yok. Bir var ki,  en basit tarifi,”para, hak edilmiş emektir.” Asyalı gibi üretmek Batılı gibi tüketmek modası değişmeyecektir. Yapılan pervasız konaklar, saraylar, gece merkezleri... “Haspaya yakışıyor!” türünden satılan “jaguarlar”, “gemicikler...” Yatırım adıyla uluslar arası güçlerin taşeronluğunu yapanlar – halk tabiriyle- “bu ülkede merhameti ortadan kaldırtmış, “faiz ve borsa oyunları Müslüman mahallesine çöreklenilmiştir. Borsa dedikleri toplamı 500 ailenin oyunu.” Gerçi, yeni iktidar döneminin yorumudur, hediyenin rüşvet olmadığı:”Benim memurum!...”

Kar yumağı çözülmeler. Filmlerin konuları hep, bacak arası sorunlar(!) Tüketilen edebiyat... Bir avuç azınlığın safahat âlemleri ve kaybedecek bir şeyi olmayan on milyonlar... Yarılmalara karşın, yalnızca tüketim ve israf toplumu. Bununla birlikte müthiş bir gelir adaletsizliği.

Kamu ve özel sektöre yayılan çalıp çırpma hastalığı. Tarımın yok edilmesi. “Sanayinin yerine al-vercilik” ülke çıkarını gözetmeden. Gerçekte sanayi de çöküş sürecine girmiştir. Öyle ya, şanlı İstiklâl günlerinden bugüne üretilen sanayi kuruluşları kelepirdir; Balkan ülkelerindeki durumu örnek gösteren “basın-yayın”ımız ve yine tezlerle ortaya çıkarılması gereken husus: Kimlere, nasıl, kaça verilmiştir ve neticeleri ne olmuştur? 

Diğer cephesi, partizan-tarafgir kadrolaşma ve bunların nemalanması. Tüm kamu kuruluşlarında alabildiğine bir borçlanma. Nasıl harcama yapılır hiç kayıt altına almadan? 2000’lere gelindiğinde manzara daha başkadır: “Petro- dolar” ya da “euro- dolar” diye adlandırılan köpek balığı gibi yüzer gezer spekülatif nakil stoku daha 1990 yılında 2 trilyon doları aşmıştı.(....) Dünyanın en büyük 40 ekonomisinin merkez bankalarının ellerindeki tüm döviz  stoklarından çok daha büyüktü.  (....) Ekonomileri bütünüyle mali sermaye egemenliğinde olan bu ülkelerde, devlet esas olarak bu sermayenin aleti durumundadır.” (Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş savaşının Mali kaynakları, syf. 13)

Turuncu devrimler...

Bu sermaye gerektiği zaman iktidarlar değiştiriyor, ”turuncu devrimler” yapıyor.Bunu başarmak için satın almadıkları kimse yok:Siyasetçiler, uluslar arası şirketlerle birlikte hem üretim hem ticaret  yapanlar, dergi gazete köşelerine üşüştürülen –sözüm ona- yazarı, çizeri, gerektiği zaman hukuk erbapları, din iman pazarlayanlar... Bu yetmezse başka unsurları devreye sokuyor.

“Küreselleşme olgusunun içsel metafizik direnme odaklarını ezip geçtikten sonra önüne açılan alanda ekonominin ‘insan’ı mayınlı bir tarlaya süreceği kuşkusuna dayanmaktaydı.”(AGS, age. syf. 11)  Önemli ölçüde etkin olmuşlardır bu hedeflerinde. Üniversiteleri teslim almış, istiklâl adına konuşacak yüreklere çok çetin bir alan bırakmışlardır. Sonuçları ortada.Başta  Kafkas ülkeleri, Afrika ülkeleri olmak üzere.
 
Osmanlı’nın parçalanmasına ilk adımlar...

Osmanlı-Türk Devletinin, Cihan hakimiyetinden zatürreye tutulması bir sonuç görülse bile, karşı güçlerin asıl amacı, hedefi bitmeyecektir. Türk’ü son bireyine kadar yok etmek veya süresiz kullanabilecekleri bir meta haline getirmek. Bunda –arada şanlı bir Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemâl’lerin Türk ruhunu devlet olarak haykırması- oyunları değiştirmemiş, her gün yeni bir oldu bitti, kandırmaca, sıkıştırma, kuşatma sürüp gelmiştir...

Çok gerilere gitmek olanaklı.Başta Osmanlı-Türk ruhunun yitirilmesi, toprak düzeninin bozulması (feodallaşma).  Devletin yerine bir takım türedi güçlerin geçmesi toprak-sermaye, ağalık-şeyhlik kurumlarının devlete ve millete hakim olması. Milletin algılayışı doğrudur:Baş belirsiz meydan issiz.
Kırılma noktalarından birisi “Balta Limanı Ticaret Sözleşmesi”dir, ki ardından –güya içeriye ait düzeltmelerle ilgilidir- siyasal ve toplumsal düzeltme istekleri veya dayatmaları.  Devlet, o  zaman, “1838 Serbest Ticaret Anlaşması” ile  “ kısa vadeli ve acil para” sağlama derdindedir.  Düşük değerli tarım ürünlerinin dışsatımını teşvik ederek, ardından Batı’nın pahalı ürünlerine ardına kadar kapıları açmak. Bu durum zaten tökezleyen Osmanlı’da sanayileşme hamlesini düşünemeyecek duruma sokmuştur. Bu şekilde Türk, köylülüğe mahkûm edilecektir. Bu sürecin sonuçlarından olarak Kurtuluş savaşına sürükleneceğiz. Osmanlının yıkılışında  ordunun başında, artık –güya müttefik- Alman  vardır; diğer “nefes alma”larda Fıransız, İngiliz ve başkaları....(A..Müderrisoğlu, age. Syf. 19)

Ayrışma ve yol ayrımları koca devletin her yerindedir. Kopan kopmuştur. “Osmanlı insanı, giderek Kuran’ın farklı ayetlerine sarılarak birbirlerinin karşısında saf tutacaktır.” (Ahmet Güner Sayar, Osmanlı’dan 21. Yüzyıla ekonomik kültürel ve devlet felsefesine ait değişmeler, syf. 29, Etiler 2001, İst.)

Dünkü Osmanlı, bugünkü Türkiye...

Şimdi, millet kavramından uzaklaşma duygusunda “ele geçirenlerin leş kargası olması”; insanlığa dair hiçbir değer yaşamamaları ortaya çıkmıştır. Devlet kimin içindir? Mal, mülk, eğitim, kurumlar, üretilen değerler... Geleneksel kültürün şekillendirdiği ahilik ve lonca teşkilatı ruhu “esnaf, sanayi ve ticaret örgütleri”nde yoktur ve önemli ölçüde taşeron (taşıyıcı ve alt hizmetçi) durumdan kurtulamıyorlar. Oysa,”Orta direk Esnaf ve Tüccar”, beraberinde mülkü hakkaniyetle işleyip ürünlerine hakim köylü üretici. İşte, “demokrasi dedikleri şey; üretme-paylaşma-kucaklaşma  gerçeğidir.” Başka türlü “insan hakları”ndan hatta –bizim kültürümüzdeki- “Devlet”i kurma ve yaşatma şansı yoktur. Petrol ülkelerine bakın. Buralarda nasıl bir paylaşma olacaktır, doğrusu çetrefil bir durum. O bakımdan Türkêli (Türkiye) olsun, Türk İlleri ve Balkanlar, Kafkaslar, Güney Batı Asya toprakları; bu, “mal (mülk, sermaye, kültürel değerleri de ekleyebiliriz) canın yongasıdır” gerçeğinde verilmiş nimetlere sahiptir.

Osmanlının perişanlığında başka çare göremeyenler,  “demiryolları, limanlar, elektirik, havagazı ve su işletmelerini Batılı devletlere ve onlara ait şirketlere vermiştir”; işletmelerin başında onlar vardır. (Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Syf, 57,1990)

“Limanlar İngiliz, Fıransız, İtalyan ve Yunan işgâl devletleri donanması egemenliğindedir. 1881 iflasının getirdiği Dûyun-ı Umumiye felaketinin ıstırabını yıllar boyu çektik ve on binlerce köylü vatandaşımız Reji kolcuları tarafından kurşunlanmıştır.” (Ersal Levi, Batırılan Bir Ülke Nasıl Kurtarılır?,Yazıcı Yay. Syf. 123)
“Tütün rejisi idaresinin gelirlerine el konulmuş ve Anadolu’daki bütün devlet geliri artık Ankara’nın eline geçmiş oluyordu.” (A.Müderrisoğlu, age. Syf. 260-261)

Şimdiki görünüşe bakalım: Osmanlıyı perişan eden “Islahat Fermanlarının yerini Katılım Ortaklığı Belgesi, yol haritaları, reform dayatmaları, Duyûn-ı Umumi yerine IMF ve Dünya Bankası reçeteleri, stand-by anlaşmaları almıştır.” (A.Müderrisoğlu, age. Syf. 20)  Bir özelleştirme (bu adla yabancılara devretme) sarası başka takdimlerle millete yedirilmiş, yüz yıllık kurumlar, yapılan tesisler, yaratılan kurumlar bir bir yerli yabancı denilmeden elden çıkarılmıştır. Her gelen iç ve dış borcu katlamış, ülkenin kanı boş yere akıtılmıştır.

Durum nedir?

2002’de 190 Milyar dolar olan borç, bir takım borçlarla 650 Milyar doları aşmış, satılmayan, özelleştirmeyen bir şey bırakılmamıştır: Petkim, Telekom, Demir-çelik tesisleri, limanlar, sırada THY ve elde avuçta ne varsa.”Gençliğe hitabe”yi hatırlayınız, ”Bir gün...” diye başlayan. Durum başka da bizler mi anlamıyoruz? Anlayan anlatsın. Hem her şeyi satacaksın (kelepir; çoğu onları zorlayan ne ise?) “Bir tek Yüce Meclis emanet kalacaktır” bu gidişle. Dönüp, hantal yapıdan, yağdanlık takımının sömürüsünden kurtuluyoruz nutukları...

Tutanın elinde kalan her şey. Faruk Nafiz’in, “Bizim Memleket”i anlattığı şiirin asıl yürek kanatan tarafı, ”Aklına getirmez zafer payını” olsa iyi,” zafer payı ellere bırakılmıştır!”: Mal, mülk, toprak, sanayi, devlet güçleri, hak hukuk... Adeta, Türk’ten başka herkesin. Şanlı İstiklâl mücadelesinin en ihtişamlısı Gaziantep’e bakınız, Şanlıurfa’ya... Ne diyor yiğitler, Şahinbey’in, Karayılan’ın arkasına dolanarak: “Unutmadık! Unutturmayacağız!” Allah Allah! Yahu, Ofer’inden yunan’ına, yahudi’-sinden ingiliz’ine “yirmibeş kuruşa satılan Vatan” örneği, bu, kaynağı belirsiz mi/ biliniyor mu; Barzani-İngiliz-İsrail sermayesi elde ne bıraktı ki?... Bu gerçek; “kıyamet algısı” değil midir? Milletimiz, bu alçak taktiğe güzel bir söz söylemiştir: ”rus-pu çocuğu(ndan) yiğit olur, mert olmaz...” 

50 yıllık AB maceramız... 46’dan  günümüze sanayileşme çabalarımız dışa bağımlı olmaktan kurtulamamıştır. Milli bir sanayi kurulamamıştır. “II.Dünya savaşından sonra Amerikan tehdidi, ”sanayileşme, demiryolları yapımı v.b. işlere sakın kalkışmayın, bunları beceremezsinin, ihtiyacınız olanları bizden ve fabrikaları yeniden kuracak olan Avrupa’dan satın alabilirsiniz” şantajı Rus’u kudurtarak, içimizde fitneler uyandırılarak kontrollü bir şekilde başarılmıştır, içeride yetiştirdikleri yetmelerle...  (E.Levi, age. Syf. 553)

Ülkemizin en güçlü sanayi ve ticaret kuruluşları da giderek çokuluslu şirketlerin güdümünde; patent, yazılım, sermaye, dışsatım, ara malzeme temininde hep dışarıya bağlı kalmıştır. Saddam’ın uçaklarının kalkmayışına sebep, yazılımlarının uçağı satan Amerikan güçlerinin elinde olduğu şeklindedir. 60’larda “devrim arabası”  denememiz gülmece aracı yapılmış; yazık, bu millet kendine özgü bir otomotiv sanayi üretememiştir. Paramız uluslar arası geçerlikte değildir. Osmanlı maliyesinin iflas ettiği günlerde dahi durum bu değildir. Milli gelirimiz borçlarından çok fazladır. Ya şimdi?

”Şayet küreselleşmenin etkileri sadece ekonomik düzlemle sınırlı olsaydı(...) Politik toplumların, milli devletlerin geleceği sorgulandı. Aynı zamanda gizliden, veya açıktan, başta din ve töre olmak üzere, subjektif bilgi kürresini diri tutan unsurlara maddeleşmesinin yolu açıldı.” (Osmanlı’dan 21. Yüzyıla ekonomik kültürel ve devlet felsefesine ait değişmeler, syf.14, Ahmet Güner Sayar, Etiler 2001, İst.)

İktidar şehveti tanrısızdır...

“Paranın yeşili, kırmızısı olmazz!..”mış.  Aile ve yandaşlarına tez zamanda banknot basar gibi milyar dolarlar kazandıran beceri, ”garip guraba”yı Afrika çöllerinde yaşayan Ugandalıdan, Kenyalıdan daha yoksulluğa itebilmiştir. Bankalar, milyar dolarlar, gemiler, şirketler, uluslararası çapta hastane sahipliği, üniversiteler sana, yılın bir yarısında aç ve açıkta olan, hiçbir insani olanağı kalmamışlara ( daha doğrusu bu duruma itilenlere) kömür, bulgur, yeşil kart ... Ne gam! Kısa zamanda milyarder dolar zenginlerinin sayısını 16’dan 86’ya çıkarmayı becermediler mi? Gizlisiyle, “Fener”iyle belki yüzler... “

Yaşasın Müslüman adamlar(!)”

Ne  demektir bu durum? Ülke nüfusunun yarısına ait para-mal-mülk-kültür ve haberleşme araçlarının elinden alınması demek değil midir? Milyonların alkışları yine bu çalıp çırpmalara. Esefle belirtelim ki, bazen milyonların basireti bağlanıyor.  Belki şunu ileri sürmek doğrudur: Halkın yöneleceği bir başka güzellik yoksa...“İslâm; adalet, barış, paylaşım ve sevgidir...” Kutluluk kaynağı İslâm,”insan”ı bekliyor: Bilgi-yürek-hak ve adalet ehli kadroları... Neşet Ertaş’ın müthiş bir yaklaşımı vardır, o konar-göçer çocuğunun:

“İnsan doğan yine insan ölseydi
Belki de dünyada hayvan kalmazdı.” 
(Neşet Ertaş Kitabı, Syf. 304, B.Bilge Tokel, Akçağ Y, 2002, Ank.)

Başka bir deyişinde kime seslendiğini tespitte zorlanmış olmalı ki,”tavır koyma, karşı çıkma, istememe şansı yok. Bu güruhun kişisel alkışlatma şölenlerine-geçim belasıdır- katılsa bile, yine güzel söyler:

Sen de insansın, insanlar gibi
Haksız kazancınan sürmedin dem
İnsanlığın kuralları böyle mi?
(Age. Syf.298)

Kadere, talihe feleğin sözü
Ölmeden kefenim diktirdi bana.
(Age. Syf. 306)

Bizim kültürümüzün ana damarı hak, adalet, hakaniyet değil midir?

“Türkler arasında mülkiyetin ifratlarını gidermek ve sosyal adaleti tesis etmek için bir çok gelenek meydana gelmiştir. Türk kabilelerinde, bilhassa Oğuz boylarında revaçta olan ve potlaç müessesini andıran “yağmalı toy” âdetini gösteriş gayesinden çok, servet birikimini önleme, ferdi mülkiyetin ifratlarını giderme ve fakirleri doyurma anlayışı ağır basıyordu.(...) Üçok ve Bozokların bir araya geldiği zaman, Kazan Han’ın (Salur Kazan) bütün ahaliyi davet edip “toy verdiği” anlatılır.” (Türk Kültürü Araştırmaları, syf  29, doç. dr, Mehmet Eröz, Kutluğ Yayınları,1977, İst, )

Yaşanan bozulma, kaç asırdır ortada bırakılmış toprak ağalığı zorbalığı ile devlet-millet çelişkisinden ibaret olmayıp bir de kökü içeridedir dışarıdadır ayrı konu milletin kanını emer durumda yeni bir “sanayi-sermaye ağalığı” da (feodallaşması) ortaya çıkmıştır. Sermayenin tabana yayılması, millet sektörünün gerçekleştirilmesi yapılacak ilk işlerdir.    
 
Çare mi?...

Başımız AB hukuku, Gümrük Birliği duvarıyla çevrildiği için hukuken bu ağları kırmakta ancak bir Kuvay-ı Milliye ruhu ile olabilir. “İnsan Hakları, Hayvan Hakları, Su Formu, Enerji Ajansı... Cenevre, Kopenhag, Sıtrazburg, La Hey, Vatikan, Londra Merkezleri”-ne , -Buş’un itirafıyla, ”Haçlı seferlerini yapması için gök’ten vahiy almış olan merkezlere- kolunu değil bağırsaklarının gittiği son noktaya kadar teslim etmiş olanlar isteseler de bu  çevlikten kurtulamaz.

İnsanımızın kan damarları çekilmiştir. 15 yılda dışarıya ödediğimiz para 800 Milyarın üzerindedir.  Bu nasıl akıl, nasıl hesaptır? Köklü kurumları satacaksın, yine de borçların  katlanacak. Bunun akılla açıklanır tarafı yok. Kendi kültürünle üretmediğin bilişim ve iletişim sektörünün argo taşeronu bir devlet. Nükleer enerjiye, teknolojiye geçmeden ha bire tüketim araçlarını doldur. İkinci el, atılacak teknoloji ile topraklarını kirlet. Yarın satılacak ne mal mülkün toprağın kalmazsa kendi ülkende kiracı olmak şansı da azalabilir. Gidiş orayadır. Oysa tarımdan sanayiye, bilişimden enerjiye ileri atılımları başarmak zorundayız.

Yenilenebilir enerjiye yüklenmek; ucuz enerji ve çevreyi korumak demektir. Enerji çeşitliliği.Yine devlet ve özel sektörün AR-GE’ye dünya ölçeğinde pay ayırması gerekmiyor mu?  Tüm bu işler için, “Milletin azim ve kararı gerekiyor;gerçek liderler...” İlk iş olarak devlete ait olsun özel sektöre, içinde bulunduğumuz bu borç ve faiz sarmalından kurtulmak ilk koşuldur. Ekonomik dizçöküşümüz ve kalkınma bahrinde Turan Coğrafyası’na da bakmak gerekirdi. Akla bir petrolü, pamuğu gelmemelidir.

Kırgızistan’daki kargaşada niçin ilk Türk şirketlerine saldırılır? Azarbaycan... Can Azarbaycan’da niçin bir despot anlayış hakim kılınmıştır; el birliği ile. Rus’un yüzyıllık tutsaklığından kurtulan insanlar ne durumdadır? Tutsaklık, çaresizlik nereden ve kimden gelirse gelsin kabulü olmaz... Bu coğrafya  kendi içinde hür ve  gerçekten bağımsız mıdır?

İnsan kaynaklarından sermaye, ekipman... Kenetlenmiş ve kardeşçe (kendi içinde de elbette.) Kalkınma, özgürlük, paylaşım ve gelişme... Türkeli’nden Türk dünyasına, Anadolu’dan insanlık haritasına kadar...
Bunun için, Türkeli ve Türk dünyasında başaracak   anlayışa, kadrolara gereksinim ortadadır.  Başarmak için bilgi, hedef, liderler, inanç ve savaşım gerekiyor.

Muhittin Arar



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)