Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Fethullah Gülen’in Pişmanlıkları! (Selim Çoraklı)

Fethullah Gülen, özellikle Türkiye tarihinin son yirmi yılına mührünü vuran bir isim. Gülen, Sergilediği tavırlar ve ortaya koyduğu hizmet stili sebebiyle Türkiye’de ve bütün dünyada bazı kesimler tarafından teveccüh gördüğü gibi, faaliyetlerinin yanlışlığını ileri sürerek eleştirenler ve düşmanlık yapanları çok oldu.



Gülen’i eleştirenleri genel olarak üç kategoride değerlendirmek mümkün. Birinciler meseleyi İslâmî açıdan ele alarak, yapılan faaliyetlerin İslâmiyet'e uyup uymadığı konusunda ele alırken, milliyetçi kesim ise vatana ihanet ettiğini ileri sürerek düşmanlık beslediler.

Üçüncü kesim ise Gülen’in “Şeriat devleti” kurmak istediğini iddia eden laikçiler oluşturdu. Bu kesimin en önemli özelliği, laikçiliği ilke edinmeleri ve kendilerini “Vatanın tek sahibi” sanmalarıydı. Hâlbuki (Laikçiler, bir kısım generaller, Ergenekoncular, Ulusalcılar, Ülkücüler vs.) bu kesimin Gülen’i eleştirmeye hiç mi hiç hakları yoktu. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin bırakın konsolosluk, büyükelçilik açmayı, belki de adını bile duymadığı ülkelerde; teşvik ettiği bağlıları gidip okul ve kurs açarak ülkemizin adını duyurdu, oralarda Türk bayrağını dalgalandırdı ve İstiklal Marşı’nı okuttu. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ve laikçiliği ideoloji edinenlerin Gülen’e altın madalya vermeleri ve heykelini dikmeleri gerekir.

Ancak bırakın altın madalya vermeyi, laikçiler ve T.C. Gülen’i “Ülkeyi yıkmak için teşekkül kurmakla” ya da “CIA ajanı” suçlamasıyla yargılamakla meşgul... Gülen, sırf bu yargılamalar ve tacizler sebebiyle, sohbetlerinde yıllardır “Büyük Şeytan” olarak vasıflandırdığı ABD’ye sığınmak zorunda kaldı ve hâlâ da orada yaşıyor.

Gülen’i eleştiren kesimlerden birinin başta da değindiğimiz gibi meseleyi İslâmî açıdan ele almaları olduğunu söylemiştik. Bu kesimin eleştirilerine merkez aldıkları fikir, Gülen’in özellikle 28 Şubat süreci ve sonrasında İslâmî meselelerden büyük oranda taviz vermesiydi.

Bana göre Gülen’i İslâmî açıdan eleştirenler büyük oranda haklıydı. Niçin haklı olduklarını gelin isterseniz beraberce inceleyelim: Gülen, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin teorisini ortaya koyduğu bir sistemin pratiğini yapmaya çalışan ve bunu 1994-1995 yıllarına kadar büyük bir başarı ile devam ettiren biri. Ancak Gülen’in zikredilen tarihlerde o güne kadar takip ettiği hizmet metodunu ciddi anlamda değişikliğe uğrattığı açıktır. Zira 1994-1995 tarihlerine kadar tam anlamıyla “Ehl-i sünnet” çizgisinden ayrılmayan ve bu hususta “Hedefe gitmede her yolu meşru görme düşüncesi Makyevelizmdir.

Müslüman yapacağı hizmetlerde meşru daireyi “Kur’an ve sünnet yolunu takip etmek zorundadır” ilkesine sıkı sıkıya bağlıydı. Ancak bu tarihten ve özellikle de 28 Şubat sürecinden sonraki hizmet metodunda “Hedefe gitmede her yolu meşru görme” gibi bir anlayışı merkeze yerleştirdiği görüldü. Hatta başlattıkları “Hoşgörü ve diyalog” faaliyetleri çerçevesinde, ne kadar zalim, kafir, münafık, kapitalist, komünist, ateist ve ataist varsa, hepsine adeta “dost” ve “kanka” oldular. Hatta daha da ileri giderek bu kesimlerle, diğer İslâmî hizmet veren kesimlerden bile daha sıkı fıkı arkadaş oldular. Bu dönemde Gülen, televizyon ve gazetelerde kendilerinin “diğer Müslümanlar” gibi olmadıklarını anlatmanın gayretine girdi. 28 Şubat sürecinde Kanal D’de Yalçın Doğan ile yaptığı konuşmada, şimdiye kadar yaptığı icraatlarla tam anlamıyla bir maneviyat düşmanı olan Bülent Ecevit’e kalbi ısınırken, aynı yakınlığı büyük bir kesimin liderliğini yapanlardan esirgedi.

Tıpkı 12 Eylül’de Kenan Evren’e verilen destek gibi 28 Şubat sürecinde de Çevik Bir gibi maneviyat düşmanlarına olmadık temennalar çekildi. Hatta onun ne derece şerefli(!) bir asker olduğunu, yazdığı mektupla teyit etti. Çevik Bir’in isterse kurdukları okullara gelerek şeref(!) vereceğini ve yine isterlerse şimdiye kadar yapılan bütün okulları devlete devredebilecekleri bile açıklandı. Bu dönemde kendilerinin “diğer Müslümanlardan” ayrı olduklarını ispat etmek için ise olmadık tavırlara büründüler. Lüks otellerde verilen yemeklerde ne derece çağdaş(!) olduklarını ispata çalıştılar. Kurdukları televizyon ve basın organlarında “hedefe gitmede her yolu meşru gören” bir yayın politikası izlemeye başladılar. Kurdukları televizyonlarda yaptıkları müstehcen yayınlar ise neredeyse insanın yüzünü kızartacak seviyeye geldi.

Hepsinden önemlisi 28 Şubat sürecinde başörtüsü direncini kıran bizzat Gülen oldu. Çünkü bir zamanlar “Hemi vallah, hemi billah hemi tallah kadın yüzünü gösteremez” diyen Gülen, bu sefer yapmış olduğu “Başörtüsü fûrüattır, ilim için başörtüsü terk edilebilir, Bir zamanlar ülkedeki gerginliği önlemek için başörtüsü önemsizdir dedim,” gibi açıklamalarla başörtüsü mücadelesi veren bacılarımızın aşkını ve şevkini kırdı. Ardından cemaatine mensup kız öğrencilerin başlarını açarak ya da peruk takarak üniversiteye girmeleri ve kendi okullarında görev yapan başörtülülerin başlarının açtırılması, bir anlamda ülkemizdeki başörtüsü mücadelesine indirilen en büyük darbe oldu.

28 Şubat sürecinde yukarıda yazdıklarım doğrultusunda hareket eden Fethullah Gülen, bu dönemde cemaatini en az zararla sistemin ağzından kurtarmaya çalıştı. Ancak kaderin cilvesi olarak, takındıkları bu tavırla ne hoş görünmek istedikleri ortamlara ve özellikle de sisteme yaranabildiler, ne de “diğerleri” olarak gördükleri Müslüman cemaatlere... Yıllarca temenna çektikleri laik, ateist ve ataist çevreler ilk fırsatta ellerindeki medya organları vasıtasıyla Gülen’in ne kadar sisteme karşı konuşmaları varsa, deşifre ettiler. Hatta o dönemde zikredilen kesimin elinden gelseydi, hiç çekinmeden Gülen’i idam sehpasına bile çıkarırlardı. Yani yıllarca temenna çektikleri, beş yıldızlı otellerde kol kola poz vererek dostluklarını(!) pekiştirdikleri çevreler, Gülen’i hedef tahtası haline getirerek, bütün güçleriyle saldırdılar.


Gülen’i İslâmî açıdan eleştirenlerin delilleri güçlüydü ve zikredilen süreçte sergilenen tavırların kolay izah edilir bir tarafı yoktu. Aradan geçen zaman içerisinde 28 Şubat’ın tesirleri azalmaya başlayınca, Gülen ve cemaatinde de yine değişimler görülmeye başlandı. Bu seferki değişim eskiye dönüş üzerineydi.
Zikredilen bu değişimi Gülen ve cemaatini yakından takip eden herkes çok açık biçimde görür. Zaten yapılan yayınlarda da bu kendini ortaya çıkarmaktadır.

Mesela, www.herkul.org sitesinde Gülen’in Amerika’daki konuşmalarından derlenerek hazırlanan “Kırık Testiden Sızanlar” isimli bölümde bu değişimin izleri açıkça müşahede edilmektedir. Bu konuşmalarında Gülen bizzat, kafirlere karşı dik duramadıklarını ve bu husustaki tavırlarının yanlış olduğunu beyan etmektedir.

Kendisine sorulan “Bir ayeti kerime de mü’minlerin vasfı olarak zikredilen ‘Mü’minlere karşı zillet ve tevazu, kafirlere karşı izzet’ içinde bulunmayı izah eder misiniz?” şeklindeki soruya verdiği cevapta Gülen aynen şunları söylemektedir:

“Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha bu türlü ifadeleriyle aslında ideal mü’minin vasıflarını söylüyor ve bizler için hedef gösteriyor, tabir caizse ‘Böyle olmalısınız’ diyor. Ardından bu noktaya ulaşmak için imandan amel-i salihe, ahlak-ı hasene ile mütehallık olmaktan nefis ile mücadeleye kadar değişik yollar ve yöntemler gösteriyor. (...)

Mü’min’in aziz ve zelil görünmesi gereken yerler vardır. Ayet bu hususu genel olarak mü’min ve kâfir olarak belirtmiş. Mü’minlere karşı zillet ve tevazu, kâfirlere karşı izzet ve azamet. Buna göre mü’min cephede, düşmanlarına karşı aziz görünür. Aziz görünmek mecburiyetindedir. Bu tür bir atmosferde aksi bir tutum ve davranış dış çevrelerde yenilmiş hissini uyarır. Bu da mü’minin Allah’a olan nisbetine dokunur. Bir diğer ifadeyle ‘Allah’ın kulu ve kölesiyim’ diyen birinin düşmanlara karşı göstereceği zillet Efendimiz(sav)’e raci olur. Halbuki mü’minin O’na olan intisabı onun başını her daim dik tutmasını gerektirir. Dolayısıyla diyalog adına girilen süreçte de Müslümanlar tavırlarını izzet-i İslâmiye’den taviz vermeyecek şekilde ayarlamak zorundadırlar.

Evet, bizlerin her zaman küfür düşüncesine karşı dimdik olmamız lazım. Sırtımızda taşıdığımız Müslümanlığımızdan utanmamamız lazım. Ne tarz-ı telebbüsümüzden ne selef-i salihinin yürüdüğü caddede yürümekten utanmamalıyız. Fakat bana öyle geliyor ki bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, kâfirlere karşı zelil davranıyoruz.(...) Diğer taraftan kâfir/kâfirler karşısında, onların gücü karşısında zillet yaşıyoruz. Birer minare olmamız gereken yerde kuyu oluyor, kuyu olmamız gereken yerde de dimdik minare gibi görünüyoruz. Günümüzde böyle bir terslik var.”

Geçtiğimiz günlerde Gülen’in “Onursal Başkan”lığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı ve aynı zamanda Gülen’in dizi dibinde yetişerek ondan özel dersler alan Mustafa Yeşil, www.t24.com.tr isimli siteden bir gazeteciye verdiği demecinde Gülen’in özellikle üç konuda bazı pişmanlıklar yaşadığından bahsetmiş.

Birincisi, Kanal D’de Yalçın Doğan'a verdiği söyleşide Erbakan için “Hükümeti bırakmalı, ülkeyi daha fazla germemeli” gibi ifadelerinin yanlışlığını kabul etmekteymiş. Bu konuda “Acaba böyle söylemem gerekir miydi?, Bu açıklamalar bana düşer miydi?” diye kendini sorgulamış.


İkinci pişmanlığı ise, başörtüsü konusunda olmuş. “Başörtüsü furuattır” şeklindeki açıklamasını “O açıklamayı yapmasaydım” demiş.

Üçüncü pişmanlığını ise “Dinler arası diyalog” kavramının farklı ve yanlış anlaşılması sebebiyle yapmış. Bunun için “Dinler arası diyalog” söylemi yerine “Kültürler arası diyalog” denmeye başlanmış.

Yukarıdaki açıklamalara ve Gülen’in pişmanlıklarına baktığımızda geçmişte “Konjonktür”e uyarak geçmişte ciddi tavizler verdiklerini artık kendileri de kabul ediyor. Şüphesiz Gülen ve cemaatini bu tür pişman olacakları hatalara iten en önemli saik, kendilerini büyük görüp, diğer Müslümanlarla herkesi ilgilendiren meselelerde istişare etme gereği duymamalarıdır. “Biz yaptık oldu” mantığı ile hareket ettikleri için, yaptıkları hatalardan bütün Müslümanlar zarar gördü. (Bu durum aynıyla diğer cemaatler ve gruplar içinde geçerlidir.)

Pişmanlıklarını elbette güzel. Ancak bu pişmanlıkları, zikredilen hataların yapıldığı dönemde binlerce Müslüman’ın zulüm gördüğü gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu noktada Gülen’in yaptığı hatalardan dolayı zulüm gören bu Müslümanlardan (Gülen bazı dönemler yaptığı açıklamalarda Çeçenleri, Filistinlileri ve Ülkücüleri de terörist ilan etmişti.) helallik alması da gerekir diye düşünüyorum.

Bakalım gelecek zaman diliminde Gülen, yaptığı diğer hatalardan ve Müslümanlardan yana olmama tavrından dolayı da pişmanlık duyacak mı? Bunu sabırsızlıkla bekliyoruz.

Selim Çoraklı



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)