Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
ZULÜM YURDU ZİNCİDERE (Hasan İlter)

-Tecrit sayım düzeni al! Sağdan say!  -Bir, iki, üç, dört, beş, altı…İki yüz seksen dokuz sondur komutanım! Aferin aslanım aferin. İşte böyle olacaksınız; bağıracaksınız. Hem de avazınızın çıktığı kadar bağıracaksınız. Nedir lan o yeni gelinler gibi mızmız edip duruyordunuz. Şimdi herkes beni iyi dinlesin; dinliyor musunuz? -Evet komutanım, dinliyoruz.  -Bu günkü cezalıları okuyorum. Şaban Sertoğlu: Ayakta duracak elleri yukarıdan bağlı olacak, hiçbir şey yemeyecek, kimseyle konuşturulmayacak. Şaban Çetindal: Koridorda ayakta bekleyecek, yemek yemeyecek, uyumayacak, su içmeyecek, tuvalete gönderilmeyecek. Mustafa Aktoprak: Bir öğün aç kalacak bir öğün yiyecek, uyumak yasak, sadece oturacak… Bu da sonuncusu: Sezai Durmaz hiç bir şey yemeyecek, ayakta kalacak, kesinlikle kimseyle konuşturulmayacak, tuvalete gönderilmeyecek... Ayakta duranların hepsinin gözleri bağlı olacak. Anlaşıldı mı?, -Anlaşıldı komutanım! -Hey! Sen! Pencerenin altında oturan karı kılıklı!  Emret komutanım! -Gel oğlum! Oğlum mu desem, kızım mı desem bilemiyorum ama neyse gel, cezalıların kağıtlarını al, göğüslerine iğnele çabuk! -Emredersiniz, cezalıların kağıtlarını alıp göğüslerine iğneleyeceğim komutanım!



Bütün bu olup bitenler İhtilalin ilk aylarında, Kayseri’nin Talas ilçesine bağlı Zincidere Köyü yakınlarında çocuk ıslahevi olarak yapılmış, 12 Eylül''ün Maskeli Beşleri’nin her yerde olduğu gibi burada da bütün kanunları hiçe sayarak el koyduğu bir binada vuku bulmaktaydı. Binanın bodrum katı tecrit dedikleri işkence odaları, birinci katı işkencelere alınanların sorgularının yapıldığı ve ifade tutanaklarının imzalatıldığı yer, ikinci ve üçüncü katları sorgulamaları biterek tutuklananların hapsedildikleri kısım, en son kat ise sorgulama yapan polislerin ve cezaevinde görevli askerlerinin kaldıkları yerdi. Böylece hem istedikleri anda istedikleri kişiyi sorguya çekebiliyor, işkence yaptıkları insanların feryatlarını diğerlerine de duyurabiliyor, tutuklanarak sorgusu biten tutuklulardan istediklerini hemen yeniden sorgulamaya tabi tutabiliyorlardı. Bütün bunları tutuklu bulunmakta olan insanlara her vesile gösteriyorlar, böylelikle sorguladıkları kişilere isnat ettikleri suçları kabul etmedikleri zaman ne gibi bir akıbetle karşı karşıya olduklarını ima ediyorlardı. Her akşam ve her sabah olduğu gibi bu akşam da tecritte sayım yapılmakta idi. Sayım yapmak dahi işkencenin bir başka türü idi. Her odada onlarca gözaltına alınmış insan kalıyordu. Sayımdan en az bir saat evvel herkes ayağa dikiliyor, tecrit çavuşları gelene kadar hazırol vaziyette bekletiliyorlar, durumunu bozanlar acımasızca cezalandırılıyorlardı.

Tecrit odalarının devamlı sorumlusu iki çavuştu. Gündüzleri bütün işlerle ikisi ilgileniyor, geceleri ise başka askerler ikişer saat ara ile nöbet tutuyorlardı. Çavuşlardan birisinin ismi Tuncer idi. Adanalıydı. Olabildiğince alçak, şahsiyetsiz, ağzından en galiz küfürler hiç eksik olmayan, insanlığın utanç vesilesi biri idi. Diğeri de Ahmet isminde Afyonlu biriydi. Ahmet Çavuş aslında az çok insanlıktan anlayan, efendi yapıdaydı; ama bazen arkadaşlarına uyuyor, o da onlar gibi çirkefleşebiliyordu. Sorgulamalara katılan diğer askerler ise hususi olarak seçilmiş, manyak, adi, sadist, züppe tipli, kompleksli psikopat insanlardı. Hususi olarak, seçilmişlerdi zira oradaki işkencelere, baskılara, şahsiyetsizleştirmelere, insanlık dışı muamelelere öyle her insanın tahammül etmesi mümkün değildi. Bunu çok iyi bilen Kara Eylül Uğruları kendi emellerine alet edebilecekleri insanları sanki uzun zamandır tanıyorlarmış gibi bulup çıkarmışlardı. Bunlar öylesine şahsiyetsiz idiler ki, üst devresinden yediği bir tokadın acısını hemen tecride inerek elleri kolları, gözleri bağlı zavallılardan çıkarıyorlardı. Bu duruma yetkililerden hiç kimse bir şey söylemiyor, aksine hoşlarına gidiyor, teşvik dahi ediyorlardı. Yaptıkları akıl almaz işkencelerin yanı sıra böyle bir uygulamayla da, sorguladıkları zavallı kişilere daha kısa bir zamanda suç kabul ettireceklerini düşünüyorlardı.

Gece saat on ikiyi geçmek üzereydi. Tecritte çıt çıkmıyordu. Ölüm sessizliğini nöbetçi askerin okuduğu gazetenin hışırtıları ve tecritte sorgulama sırası bekleyenlerin kuru öksürükleri bozuyordu. Birden tok bir ses duyuldu. Bu, bir insanın yere düştüğü zaman başını yere vurduğu sese benziyordu. Galiba birisi açlıktan ve uykusuzluktan bayılıp yere düşmüştü. Sesin geldiği koğuşta hafif kıpırdanmalar olduysa da hiç kimse bir şey yapmaya cesaret edemiyordu. Sesi nöbetçi asker de duymuş ama şöyle bir dudak büküp, gazetesini okumaya devam etmişti. Aradan on beş dakika kadar bir zaman geçtiği halde, yere düşene hiç bir müdahale yapılmamıştı.

Gözaltında bulunanlardan birisi olacakları gözüne alıp, sandalyesini gıcırdatarak gazete okuyan askere: -Hasan Kunter, Kayseri. Bir şey söyleyebilir miyim komutanım! diye çekinerek bağırdı. Aslında burda hiç kimse öyle kendiliğinden konuşamazdı. Konuşanlar sadece onlardı. Fakat askerlerin yaptığı gibi tekmil vererek konuşulursa belki dayak yemekten kurtulma ihtimali vardı. Nöbetçi asker gayet umursamaz bir tavırla: -Ne var lan … çocuğu, neden rahatsız ediyorsun? Bir gazeteyi dahi sizin yüzünüzden rahatça okuyamıyoruz. Dışarıda vurduğunuz kırdığınız yetmiyormuş gibi bir de burada insana rahat vermiyorsunuz. Çabuk gel buraya! Sesin sahibi olacakları anlamıştı. Yine bir cop ziyafeti vardı ama o zaten bunu göze almıştı. Çünkü yanındaki arkadaşı bayılarak düşmüş, düşerken de kafasını yere çarpmıştı. Gözleri bağlı olmasına rağmen, gözbağının boşluk kısmından yerde biriken kanları görmüş tecrit arkadaşının kan kaybından ölebileceğini düşünerek daha fazla dayanamamıştı.

Çekingen adımlarla nöbetçinin yanına yaklaştı:-Hasan Kunter, Kayseri, emret komutanım!, diye bir kez daha tekmil verdi. Asker hiç bir şey sormadan:-Aç lan ellerini …na koyduğumun çocuğu, aslında hepinizi gebertmek gerekir ama insanlığımızdan dolayı bunu yapmıyoruz. Konsey üyelerinin yerinde olsam şimdiye kadar yüzlercenizi asardım. Hem siz kurtulurdunuz hem de biz. Her türlü eylemi yapın edin, sonra da gelin burada masum pozlarına bürünün. Ben sizin ne olduğunuzu ne gibi eylemler yaptığınızı, ne ocaklar söndürdüğünüzü bilmiyor muyum, yaptıklarınız bize anlatılmıyor mu zannediyorsunuz. Aç ulan ellerini aç!  Asker kudurmuş köpek gibi neresi rastgelirse vurmaya başladı. Ellerinin her kalkıp inişinde biraz daha sinirleniyor, sinirlendikçe daha şiddetli vuruyordu. Yorulana kadar dövdükten sonra:-Göz bağını sıkıca bağla ve doğru yerine marş marş. Bak göz bağında en ufak bir gevşeklik göreyim, Valla, bundan daha beterini yaparım haberin olsun tamam mı?-Tamam komutanım, emredersiniz. Ama müsade ederseniz önemli bir şey söylemek istiyorum. -Neymiş lan o önemli bir şey? Öt bakalım kuş!-Komutanım odamızdaki arkadaşlardan birisi dayanamadı, bayılıp yere düştü düşerken de başını yere çarptı. Başından kanlar akıyor. Beyin kanaması geçiriyor olabilir, bir ilgilenseniz. -Bak hele şuna... Lan biz görevimizi senden mi öğreneceğiz. Sen doktor musun lan! Ben duymadım mı zannediyorsun angıt. Gebersin zibidi. Sanki tohumunuza para mı verdik. Hem o sol görüşlü, sen ise sağ görüşlüsün; sana ne oluyor da onun için dayak yemeyi göze alıyorsun? Dışarıda birbirinizi yiyordunuz; burada insancıl rollerine yatıyorsunuz. S. . tir ol git başımdan; almayayım ayağımın altına şimdi seni. Yıkıl karşımdan! İyi bir dayak yemişti ama hiç olmazsa durumu bu şekilde olsun anlatabilmişti. Yoksa suçlu mu suçsuz mu belli olmayan tecrit arkadaşı sabaha kadar orada o şekilde beklese kimsenin haberi olmaz, belki de kan kaybından ölebilirdi.

Asker nihayet gazetesini bitirerek yerde yatmakta olan tutuklunun bulunduğu odaya geldi. Hareketsiz olarak hala yerde yatıyordu. Başından akan kanlar yere birikmişti. Yüzü şişmiş, ağzından ve burnundan akan kanlar yerde çizgiler oluşturmuştu. Asker tutukluyu o halde görünce durumun vahametini anlamıştı. Fakat hiç renk vermeden “Geber de kurtul lan zibidi, hem sen kurtul, hem de biz kurtulalım.” diye kendi kendine söylendi. Odadan dışarı çıktı. Biraz sonra demir dış kapının gıcırtılı sesi duyuldu. Anlaşılan üstlerine haber vermeye gidiyordu. İçinden Allah’ a şükür etti, biraz sonra gelir revire götürürler diye düşündü. Düşündüğü gibi de oldu. Yarım saat kadar sonra birkaç asker gelerek sanki köpek sürüyormuş gibi yaralıyı alıp götürdüler. Bir müddet sonra döndüklerinde arkadaşının başı sarılmış, yüzündeki kanlar da temizlenmişti. Hemen gözünü gözbağı denilen kirli bezle sıkıca tekrar bağlayıp ayakta bekletmeye başlattılar. Sanki hiç bir şey olmamıştı.

Buraya getirileli otuz beş gün olmuştu. Geldiği günlerin ilk haftasında pek bir şey yapmamışlar, ama bir suç kabul etmediğini görünce işkencenin her türünü uygulamaya başlamışlardı. Görmüş olduğu bütün işkencelere dayandığı gibi üstelik uzun zamandır hem aç, hem de uykusuzdu. Bazen askerlere göstermeden, yemek yemesi yasak olmayan kişilerin yemeklerinden birkaç lokma atıştırabiliyordu; ama o da ölmeyecek kadardı. Zaten o dahi sorgucuların bir taktiği idi. Sanki askerler görmüyorlardı. Bal gibi görüyorlardı fakat açlıktan bayılıp düşmeyip, ayakta durabilecek kadarına göz yumuyorlardı. Hatta yemeye fırsat bulamayanlara ya da korkudan yemek çalmaya cesaret edemeyenlere çavuşlar sanki iyilik yapıyormuş gibi birkaç lokma yediriyorlardı. Sorgucuların imzalamasını istediği ifadeleri imzalayanlar derhal yukarıdaki koğuşlara çıkarılıyor, orada istedikleri kadar yiyip içmelerine ve sigara kullanmalarına müsaade ediyorlardı. O sıralar artık zamanı hesaplayamaz olmuştu. Geldiği günden bu yana ne kadar zaman geçtiğini de bilmiyordu. Bu zamana kadar da birkaç kaçamak lokmadan başka bir şey yememiş ve hiç uyumamıştı. Artık dayanma gücünün sonuna geldiğini hissediyordu. Ayaklarında kuvvet kalmamış, göz kapaklarının üzerinde tonlarca yük var gibi olmuştu. Uyumamak için elinden gelen bütün gayreti sarf ediyordu. Birkaç yerini çimdikledi, yüzüne bir kaç tokat vurdu; fakat nafile bir türlü uykusu açılmıyordu. Yediği copların yeri dahi uyuşmuş ağrımaz olmuştu. Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti, gözleri karardı, yavaşça yere çöktü, soğuk betona kıvrıldı yattı. Şimdi dünyanın en mutlu en rahat insanı oydu. Sanki dünyanın en rahat yatağında da yatıyordu. Derin bir uykuya daldı. Rüya görmeye başladı. Rüyasında evde annesiyle birlikte idiler. Annesinin kucağına yatmış, başını onun göğsüne dayamıştı. Annesi yüzünü okşuyor, saçını kokluyordu. Aniden kapkara bir yaratık ortaya çıktı. Kollarından tutmuş, kendisini annesinin kollarından koparmaya çalışıyordu. O ise var gücüyle annesine yapışmış onu bırakmak istemiyordu. Korkunç yaratık kararlıydı. Mutlaka annesinden koparacaktı. Bu korkunç yaratık bir müddet sonra insana dönüşmeye başladı. Evet yine oydu. Tecrit sorumlusu Tuncer Çavuş’tu. Birden koltuğunun altına doğru tekmeyle vurmaya başladı. Her ne kadar direnmeye çalıştıysa da kurtulmayı başaramadı. Annesi ise hiçbir şey yapmıyor sadece çaresizlik ve dehşetler içinde onlara bakıyordu. Gözü açıldı, tecritte olduğunu anladı.

Sabah olmuş, çavuşlar gelmiş uyurken yakalamışlardı. Yavaş yavaş kendine geliyor, bir taraftan da böğrüne yediği tekmelerin acısından kıvranıyordu. Müthiş bir tekme sağanağı altında kalmıştı. “Ölmeden ya da bir tarafımı sakatlatmadan bu beladan kurtulabilirsem ne mutlu bana” diye düşündü. Yavaşça doğruldu, boş gözlerle çavuşlara bakmaya başladı. Çavuşlar kudurmuş gibiydiler. Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Hani o efendi bildiği Ahmet Çavuş var ya, o dahi bar bar bağırıyor, dişlerini gıcırdatıyordu. Anlaşılan şimdiye kadar böyle bir hadise ilk defa olmuştu. Bir daha tekrarlanmaması için iyi bir ders vermeleri gerekiyordu. Böylece diğer tutuklular da korkarlar bir daha böyle bir şeye tevessül etmezlerdi. Çavuşların ikisi de coplarını çekmişler hem bütün hızlarıyla vuruyor hem de diğer tutukluların duyması için bağırıyorlar, bir daha bunun gibi bir şeye yeltenenin başına neler gelebileceğini anlatmaya çalışıyorlardı. On dakika kadar süren işkence faslından sonra vücudunda neredeyse cop değmedik bir yer kalmamıştı. Gözleri şişmiş, eli yüzü kan revan içinde kalmıştı. Dudakları patlamış, burnundan akan kanlar, uzun zamandır değiştiremediğinden dolayı rengi belirsiz olmuş gömleğini kızıla boyamıştı. Nihayet yorulmuş olacaklar ki, dayak faslına son vererek nutuk faslına başladılar. Kendilerini en çok çileden çıkaran şey ise işkence ettikleri kişinin o kadar dayak yemesine rağmen “ ıh “ bile dememesiydi. Aciz düşürmek istedikleri bir insanı aciz düşüremeyince kendilerini zayıf hissediyor, emellerine ulaşabilmek için bütün güçlerini kullanıyorlardı.

Nihayet Ahmet Çavuş:-Bu kadar ders sana kafi gelir inşallah bundan sonra böyle bir şeye kalkışmazsın. Tecrittekiler! Herkes beni dinlesin, dinliyor musunuz ! Tutuklular hep bir ağızdan:-Dinliyoruz komutanım!, diye bağırdılar. Ahmet Çavuş devam etti:-Bakın aslanım bu arkadaşınız kimseden izin almadan uyumuş; burada hiç kimse bizim iznimiz olmadan hiç bir şey yapamaz. Bizim iznimiz olması için de tabii ki size kabul ettirilmek istenen suçları kabul etmek zorundasınız. Yaptınız ya da yapmadınız; bu bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren şey sadece size imzalamanız için verilen kağıtları imzalamanızdır. Bakın suçlarını kabul ederek imzayı basanlar yukarıda koğuşlarda krallar gibi yaşıyorlar. Rahat yataklarda mışıl mışıl uyuyup, birinci sınıf yemekleri doyasıya yiyorlar ve sigaralarını içiyorlar. Bundan sonra her hangi biriniz bu arkadaşınız gibi bir şey yapmaya kalkarsa… Anam avradım olsun ki bunun on mislini, belki de daha beterini yaparım. Ayağınızı ona göre denk alın. Benden uyarması. Anlaşıldı mı!? -Anlaşıldı komutanım! -İstirahat et! -Emredersin komutanım!

Haddizatında istirahat diye bir şey yoktu. Güya tutuklular çavuşun sözlerini dinlerken yorulmuşlar da söz bitince istirahata geçecekler. Yoksa herkes yine ayakta, yine uykusuz, yine aç! Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, hızını alamayan Tuncer Çavuş tekrar tutuklunun yanına geldi; yüzünde iğrenç bir ifade vardı. Alaylı bir şekilde:-O kadarcık bir okşama ile kurtulduğunu zannediyorsan, bil ki yanılıyorsun koçum. O ilk fasıldı; ikinci ve asıl fasıl şimdi başlıyor. Aç şu tonton ellerini de biraz okşayalım bakalım, diyerek tutukluyu coplamaya başladı. Her iki elini de açmış bulunan tutuklunun bir o eline, bir diğer eline vuruyor, vuruyor, vuruyordu… Belki yüzden fazla olmuştu cop darbeleri. Tutuklu artık acıya tahammül sınırlarını çoktan aşmıştı. Ellerine yediği copların tesirini ta beyninde hissediyordu. Bir anda her şey bomboş gelmeye başladı. Anne, baba, kardeş, hayat, akrabalar, gezmek eğlenmek bütün her şey anlamını yitirmişti. Ölüm bu durumdan daha sevimli gelmeye başladı artık onun için. Kararını vermişti. karşı koyacaktı. Biliyordu belki ölüm vardı bu işin sonucunda ama artık ölüm de vız geliyordu. Kararlı bir şekilde gözündeki paçavrayı sükunetle çıkarıp fırlatırcasına yere attı. Sert ve delici bakışlarla Tuncer Çavuş’un gözlerinin içine çakmak çakmak bakmaya başladı. Çavuş tutuklunun bu kararlı ve sert bakışlarından ürkerek vurmayı bırakıp gayri ihtiyari olarak iki adım geriye gitti.

Tutuklu kararlı ve tok bir sesle:-Yeter be! Siz Türk Milletinin vatanını, namusunu, canını ve malını korumak, ata yadigarı toprakları düşman çizmelerinin çamurlarından emin kılmak için askere alınan, Türk Milletinin bağrından çıkan Türk askerleri değil misiniz? Yoksa sizler Peygamber ocağının bekçileri değil de işgal kuvvetlerinin lejyonerleri misiniz? Nedir bu zulüm; nedir bu işkence? İşkence ve zulümlerle inim inim inlettiğiniz insanlar bu memleketin insanları, sizlerin kardeşleri, anneleriniz babalarınız değil mi? Hiç bir milletin tek bir ferdi kendi insanına karşı bu kadar gaddar ve insafsız olamaz! Sizin yerinizde Moskova’nın, Yunanistan’ın askerleri olsaydı böylesine eza ve cefayı kimseye reva görmezlerdi. Yazıklar olsun sizlere! Yazıklar olsun sizlere emir verenlere. Bu yaptıklarınızın hesabını elbette vereceksiniz. Hiç kimse sormasa da, Tarih bütün bunların hesabını mutlaka bir gün soracaktır! Tutuklu sözlerini bitirdiğinde her yanı tam bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Tuncer Çavuş ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmış bön bön bakmaya, eli ayağı birbirine dolaşmaya, anlamsız kelimeler mırıldanmaya başlamıştı. Yüzü sapsarı kesilmiş adeta dizlerinin bağı çözülmüştü. Nihayet kekeleyerek:-Se…Se…Seninle Pazartesi Gö…Gö…Görüşeceğiz, diyerek arkasına dahi bakmadan kaçarcasına tecridi terk etti. Tutuklunun yüreği buz gibi olmuş, yediği dayakların acısını unutmuştu. Belki de beni öldürecekler ama öldürmeleri böyle yaşamaktan daha iyidir diye düşünündü. Hayallere daldı… Pazartesi gelmiş, herkesi bir heyecan kaplamıştı. Zira tecritte ilk kez böyle bir karşı çıkma meydana gelmişti. Birden Tuncer Çavuş''un kendini beğenmiş cırtlak sesi duvarlarda yankılandı:-Hasan Kunter hazırlan sorguya gidiyorsun! Aklına çavuşun sözleri geldi. Büyük bir ihtimalle ölüme gidiyordu. İçinden salavatlar ve şahadetler getirerek aceleyle hazırlandı, üzerine kalın bir şeyler giyindi. Yukarı çıkarttılar. Yukarı çıkmasıyla birlikte bir anda aç kurtların avına saldırdıkları gibi, hazır bekleyen askerlerin saldırısına uğradı. En az on kişi idiler. Tekmeler, sopalar, coplar, demir çubuklar şiddetle iniyor kalkıyor, bütün vücudunu yara bere içinde bırakıyordu. Ne kadar zaman geçtiğini bilemedi. Artık sesler yavaş yavaş uzaklaşıyor, vurulan sopaların acısını duymuyordu bile. Derin bir karanlığa gömüldü, hareketsiz kaldı.

İki asker iki ayağından sürükleyerek merdivenlerden indirip tecride getirdiler, bir köseye iteleyip bıraktılar. Kendine geldiğinde aradan beş gün geçmişti. Gözünü açtığında karşısında yine o iğrenç suratıyla Tuncer Çavuş duruyordu. Sırıtarak:-Nasıl, bizimle uğraşılamayacağını artık öğrendin mi? Artık kral biziz, sizin krallığınız bitti, dedi. Tutuklu başını hafifçe yana eğdi, kaşlarını çattı; sert bakışlarla çavuşa baktı. Gözleri muhatabına korku veriyordu. Kelimelerin üzerine basarak:-Şimdi sıra sizin gibilerde ama bu günler de geçecek. Sen de o günü düşün!, dedi. Besmele çekip sendeleyerek zorla ayağa kalktı, gözlerini kendi elleri ile bağladı, elini yukarıdaki askıya geçirdi beklemeye başladı. Tuncer Çavuş bir müddet odanın içinde ıslık çalarak dolaştıktan sonra dışarı çıktı. Bakalım kader ağlarını nasıl örecekti?

Hasan İlter



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)