Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
“EYLÜL’ÜN KIRIĞI GÜLLER” (Dr. Mehmet GÜNEŞ)

“EYLÜL’ÜN KIRIĞI GÜLLER” 

Bu yazı;“12”den vuran “Eylül”ün “Onlar”ın rûhunda ve bedeninde açtığı onulmaz yaralara, yüreklere düşürdüğü derin acılara ve bugünkü hâl-i pür melâlin tedâi ettirdiği hüzünlü duygulara dâir bir derkenardır.

“Onlar”; ‘mazlûm ve mahzûn bir nesil’di...
“Onlar”; ‘mağdur iken mahpus olan’ boynu bükük birer karanfildi...
“Onlar”;  alnı ak, sevdâsı Hak olan güzel insanlardı...
“Onlar”; “Kevser akan, ‘Gül’ kokan” kahramanlardı...
“Onlar”;  Türk’ün yürek sesiydi...
“Onlar”; Türkiye’nin beşik kertmesiydi...
“Onlar”; ideâlizmin son efsânesiydi...
“Onlar”;  Anadolu’nun alın teriydi...
“Onlar”; “Bu Ülke”nin “yerli”leriydi...
“Onlar”; “Türk Dünyası”na sevdâlı gönüllerdi...
“Onlar”; “Eylül’ün Kırdığı Güller”di...
“Onlar”; bize “Eylül”den değil, “Ocak”tan yâdigârdı...
“Onlar”; ‘Bizim Çocuklar’dı…



Hüzün dolu bir hazan mevsimi geldi yine...
Hayat; umudun, sabrın, zaferin, sevincin, inkisârın ve hüsrânın iç içe girdiği bir zaman dilimidir...
Hayat; hasreti, gurbeti, ıstırâbı, mutluluğu, hicrânı ve vuslatı çileyle dokur...
Hayat; karmakarışık bir rüyâ gibi, farklı duyguları birlikte yaşatır insanlara...

Hayattan eksilen yıllar; yüreklerimizdeki bahar hasretiyle şekillenen bir kardelen olur kimi zaman... Kimi zaman; mâziye yaslanan hüzzâm nağmeleriyle, hasretin efkârı yakıp kavurur sîneleri... Kimi zaman; hissiyâtın doruğa çıktığı zamanlarda, bir türlü aklın elinden tutamaz; duygu ve düşüncelerinizi doğru dürüst ifâde edemezsiniz... Kimi zaman; hüzne dâir ne söylense az gelir...

Kimi zaman; gençlik yıllarındaki unutulmayan anların, duygularımızı tutuşturan heyecanların, içimizi ısıtan “Ocak” adlı mekânların, “Eylül”de verilen imtihanların, baharda yaşanan hazanların, Taş Medrese’lerin çilesiyle hemhâl olan ve sabrın doruklarında kemâl bulan insanların, akıncılar çağından bu güne gelip gönlümüze taht kuran isimsiz kahramanların; hüzünlü hâtıraları bir yangın yerine çevirir yüreğimizi…

Hazan mevsiminde düşen sarı yapraklar, herkesin içindeki hüzün duygusunu harekete geçirse de; hayatlarını “dîn ü devlet, mülk ü millet” yoluna adayan, Tûran sevdâsıyla için için yanan, “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” olan ve yetmişli yılların toz-duman ortamını soluklarken baharlarına kan damlayan “kayıp bir nesil” için, içinde “12 Eylül” bulunan her sonbahar mevsimi anlatılmaz bir ıstırabın yaşandığı elem dolu günlerdir...  İşkencehânelerde her türlü zulme mâruz kalan, “vatan ve bayrak aşkı ” aşağılanan, gençliklerini yaşamadan yaşlanan, acılarını içinde saklayan, sessiz çığlıklarını yüreklerine saplayan ve âşinâ oldukları  “melâl”in asâletini yaşayan “Eylül’ün Kırdığı Güller” için, her hazan mevsimi târifi imkânsız simsiyah bir hüzündür...

Çünkü “Onlar”; “Mukaddes bir dâvâ”nın etrâfında bir araya gelmiş; 1980 öncesinde tezgâhlanan kirli senaryoların tam ortasında kalmış; soğuk savaş döneminin fırtınalı yıllarında gençliğini, okulunu, istikbâlini, hayatını ve arkadaşlarını kaybetmişlerdi...

Çünkü “Onlar”; “Tarafsızlık adına denge politikalarına malzeme yapıldıkları oduncu kantarına benzeyen 12 Eylül adâletinin (!)” getirdiği haksızlığın, zulmün ve mahkûmiyetin her çeşidini bizâtihi yaşamışlar; mağdûriyetin, mahzûniyetin ve mazlûmiyetin her türlü hüznünü yüreklerinin bütün hücrelerinde duymuşlardı…

Çünkü “Onlar”; vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu bir kafiyesi olmak isteyen, İ’lây-ı Kelimetullah dâvâsına olan sadâkat fermânını kanlarıyla yazıp canlarıyla mühürleyen, “Bu düzen batmaz ise bu vatan batacaktır.” diyen, “gölgesiz ve lekesiz bir adâlet nizâmı” kurmak için canını ve kanını sebîl eden 20. yüzyıldaki gâzî-dervişlerdi...

“Onlar” ki; bir 12 Eylül’de “Vurguncu Düzen’in işbirlikçileri” tarafından yüreklerinden vurulan, “vatanı ve milleti çok sevmenin hesabı” akıl almaz işkencelerle sorulan, Mamak’taki C-5’lerde çarmıha gerilen, yargılanmadan haklarında îdam kararları verilen, hüzünleri semâvî sevdâların huzûr ikliminde durulan, hâlâ gözbebeklerinde “Ay-Yıldızlı bir sevdâ”nın coşku ve elemi bütün renkleriyle görülen vefâkâr ve cefâkâr insanlardı… Ve “Onlar”; kimsesizliğin, çâresizliğin ve yapayalnızlığın her çeşidini yaşamışlar; ezânın, cefânın ve çilenin her türlüsünü yudumlamışlar; fakat hepsinden daha çok, “vatandaki gurbet”ten ıstırap duymuşlardı…

“Onlar”ı yâd ettiğimiz zaman, içimizi sızlatan bir hicrânın feryâdını duyarız kalbimizde... Fırtınalı yıllardan geriye kalan ve bedeli çok ağır ödenen bir mücâdelenin geçmişini ve bugününü çok farklı bir dilemmâ içinde hatırlarız... Gönlümüzü şâd eden nice hâtıralarla coşarken; yüreğimizi yakan hâdiselerin efkârında için için ağlarız...

“Onlar”ı yâd ettiğimiz zaman, çıkarsız dostlukları, karşılıksız sevgileri, çekilen acıları, verilen şehitleri, yüreğimizin en mûtena köşesine oturttuğumuz eskimeyen hâtıraları, bâzen âh ederek, bâzen târifsiz bir heyecan duyarak ve bâzen de gönlümüze çöken koyu bir hüznün gölgesinde gözlerimiz bulutlanarak anarız... Öğrencilik yıllarımız, “Ocak”larda geçen acı-tatlı günlerimiz, uykusuz gecelerimiz, fikir çilemiz, kutsî ideâllerimiz ve gençlik hayâllerimiz resm-i geçit yapar gözlerimizin önünden...

“Onlar”ı yâd ettiğimiz zaman; 12 Eylül öncesi verilen mücâdeleler, mukaddes bir dâvâ için ödenen bedeller, karda-kışta omuzlanan şehitler, delikanlı çağında sırtlanan mesûliyetler, bir “Kara Eylül”le zirve yapan işkenceler, Mamak’taki mahkemeler, Taş Medreseler, izbe zindanlar, karanlık ve soğuk hücreler, rutûbetli koğuşlar, gergin voltalar, tezgâhlara açık maltalar ve şafak vaktinde infâz edilen îdamlar bir bir canlanır hayâlimizde... Yaşıtları, kendi gelecekleri için tozpembe hayâller kurup, “oyunda, oynaşta” günlerini gün ederken; “vatan sevdâsı” uğruna çile çekenler, gençliklerini yaşayamadan en güzel yıllarını hapishânelerde geçirenler, cezâevi dışında madden ve mânen perîşân olan âileler; her hafta bin bir sıkıntı, perişanlık, yoksulluk ve askerî tâlimatla mücâdele ederek Mamak’taki yakınlarını ziyârete gelen vefâlı insanlar, bîçâre babalar, gözü yaşlı analar, çilekeş kardeşler ve nişanlısı îdama mahkûm edilen tâlihsiz yavuklular hüzünle düşer yâdımıza... Bütün bunlar hâyalimizde canlanırken; kalemin kırıldığı, darağacının kurulduğu, sükûtun yorulduğu, konuşmanın beyhûde olduğu yer ve zamanlardaki duyduğumuz ıstırabı ve hâlet-i rûhiyeyi bir kere daha yeniden yaşarız...  

Ve tilâvet ettiği son hatmin duâsını îdam edilmeden önce bizzat kendisi yapan, celladından bile helâllik isteyecek kadar kâmil bir mü’min olan, yüreğinde Hubeybî bir îman taşıyan ve; “Sevgili’ye giden yolu  Darağacında bulan” Mustafa Pehlivanoğlu’nun, Ali Bülent Orkan’ın, Selçuk Duracık’ın, Halil Esendağ’ın, Fikri Arıkan’ın, Cevdet Karakaş’ın, Ahmet Kerse’nin ve Cengiz Baktemur’un; metânet, fazîlet ve cesâretle Hakk’a yürüyüşlerini hatırladığımız zaman hıçkırıklara boğuluruz...

“Onlar”ı her yâd ettiğimizde; “urganlı şafaklardan nurlu basamaklara” yol bulan “Yusuf Yüzlü Yiğitler”in acısı kavurur yüreklerimizi...  “Bir ekmeği bölüşen; bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümîdi paylaşan; ölümle hayat arasındaki ince çizgide hayatla veya ölümle cilveleşen...” alperenlerin hâtıraları yakar içimizi...  Ve koyu bir “hüzn-ü tahattur”, otuz yıl öncesine alıp götürür bizi...

Müşterek bir geçmişin azîz hâtıralarını ihtiramla yâd edenler için “ülküdaşlık”; aynı ana-babadan sudûr eden kardeşliğin bir önceki hâli, âhiret kardeşliğinin bir sonraki mertebesidir ve “dâvâ arkadaşlığı” “gardaşlık hukuku”ndan bir cüzdür...  Bu anlayışın müntesipleri; “Onlar”ı, kalplerinin en müstesnâ yerinde ve gönüllerinin baş köşelerinde misâfir etmişlerdir, etmektedirler...

Çünkü “Onlar”, “Ülkü”leri için bir ömür hasreden; kalemi, kelâmı ve selâmı Kıble’ye dönük olan; “Türklük” aşkıyla duyguları şâha kalkan ve yüreği Türk-İslâm Dünyası’nı baştan sona kucaklayan “Delikanlı Ülkücüler”di... “Seksen Öncesi”nin bu ideâlist gençliğinin gönülleri genç olsa da; “Onlar” saçlarından giymeye başladıkları beyaz kefenleriyle her geçen gün biraz daha gün batımına yaklaşıyor ve “âsûde bahar ülkesi”ne vâsıl olanlar artarken, “dünya gurbeti”ni mesken tutanların sayısı “Seferberlik Gâzîleri” misâli bir bir azalıyor...  Yahya Kemâl “1918” adlı şiirinde:

“Ölenler öldü, kalanlarla muzdarip kaldık,
  Vatanda hor görülen bir cemâatiz artık”

diye duygularını dizelere dökerken, sanki doksan yıl öncesinden “Onlar”ı târif ediyordu… Zîrâ “Onlar”, dün olduğu gibi bugün de yine hor görüldükleri, yalnız kaldıkları ve akıl almaz töhmetler altında bırakıldıkları için, yine mazlûm, yine mahzûn ve yine mağdur; belki de kendi ülkelerinde hep öksüz, hep yetim ve hep sâhipsiz oldukları için dünkünden çok daha gönlü kırık, daha muğber ve çok daha muzdaripler… 

“Onlar”; terörist artığı liberaller, ateist kalıntısı eski tüfekler, sentetik sosyalistler, rüzgârgülü ideâlistler, fason demokratlar, seyyar kıbleli muhâfazakârlar ve etnik fitneye çanak tutan, ama Türk milliyetçiliğini tekfir eden nev-zuhûrlar gibi “değişim fırtınası”na kapılmadıkları gibi; inançlarını, ölçülerini ve ideâllerini de berhava etmediler ve ettirmediler…

“Onlar”; ‘Allah hatırından daha üstün bir hatır, vatan ve millet menfaatinden daha yüksek bir menfaat’ tanımadıkları için, bâzıları gibi ne millî dâvâlarından, ne de Besmeleli sevdâlarından vazgeçtiler... “Onlar”; “Din, dil, tarih ve millet” konularına Türk-İslâm Medeniyet Penceresi’nden baktıkları için, batıcı-pozitivist zihniyetin günümüzdeki temsilcileri olan “ulusalcılar”la da aslâ kol kola girmediler ve hiçbir zaman müşterek hareket etmediler... Çünkü “Onlar”; inançlarından, ideâllerinden, milliyetlerinden ve şahsiyetlerinden kat’iyen tâviz vermediler…

“Onlar”, ne ibâdetlerini ticâret metaı yapan politika tüccarı, ne “sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasi”nin omurgasız elemanı, ne de muktedir olmayan iktidarların bozuk parası oldular… 
“Onlar”; ilkeleri olmayan köşesiz siyâset adamlığına ya da köşe dönmeciliğe teşne bir vatanperverliğe veya nefsânî arzulara peşkeş çekilen bir mâneviyatçılığa değil; hükümet menzilli siyâsî hedeflerin ötesindeki kültür ve medeniyet mihverli bir ideâlizme, inanç ve ahlâk nizâmını kuvveden fiile geçiren ecdât yâdigârı bir fazîlete, şahsî sevdâları hiçe sayan ve gelecek nesilleri kucaklayan millî mefkûrelere tâlip oldular… Çünkü “Onlar”; her zaman ve her şartta “ülkücü” olarak kaldılar ve bu sıfatı taşımayı en büyük şeref bildiler…

“Onlar”; en karanlık günlerde ve en şedit işkenceler altında bile ülkülerine ihânet etmedikleri gibi, “Türk-İslâm Ülküsü”ne duydukları aşkı da, hiç bir zaman ve hiçbir şartta yüreklerinden eksik etmediler...  
“Onlar”; en yüksek perdeden, hiç kimseden çekinmeden, çok büyük bir gayret ve samîmîyetle “Allah, vatan ve bayrak” dedikleri için, her devirde tehlikeli sayıldılar ve tehdit sıralamalarında da hep ilk sıralara konuldular… “Onlar”; 12 Eylül Cuntası’nın en vahşî baskılarına mâruz kaldılar, fakat hiçbir zaman zâlimlere boyun eğmediler…

“Onlar”; îmanlı bir Müslüman olarak, “garip gelip, garip gitmenin” haysiyet ve fazîletini şeref bildiler ve “Emrine şükür” duâlarını dillerinden düşürmediler… “Onlar”; garip geldiler, garip kaldılar ve garip olarak öldüler; ama ne Altı Köşeli Yıldız’ın, ne de İstavroz’un gölgesinde zevkten dört köşe oldular…
“Onlar”; inandıkları yolda dosdoğru yürümeyi ve dimdik olmayı şiâr edindikleri; dâr-ı dünyada bırakın nâmerde, merde bile muhtaç olmayı kabul etmedikleri için kırılmayı göze aldılar, fakat hiç bir zaman eğilmediler ve bükülmediler…

Çünkü  “Onlar”; Daha bıyıkları bile terlemeden; “Ülkü denen nazlı gelin”e vurulmuşlar ve “Ay-Yıldızlı sevdâları”yla destan olmuşlardı dillere…

Çünkü  “Onlar”; “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” diyerek gözlerini daldan budaktan sakınmadan bu kutlu mücâdeleye atılmışlar ve gönüllü olarak çıkmışlardı bu meşakkâtli yollara... 

Çünkü “Onlar”;“Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?
                              Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın…”  
îkâzına uymuşlar ve “Yeni Bir Türk Asrı”nın inşâsı için gönül seferberliğini başlatmışlardı Tûran denen illere...

“Onlar”;“Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz Sensiz;
                 Ne mülk ü mâl u câh ister, ne de zevk ü safâ ister.”
diyerek  “Gül” aşkıyla meftûn olmuşlardı, “Gülzâr-ı Nebî”de açılan katmer güllere…
 
“Onlar”; Muhammedî muhabbetle “Gül” rengine boyanan bu toprağın çocukları olarak, varlıklarıyla bu vatana yıllar yılı kan vermişler, can vermişler, akıl-almaz zulümlere uğramışlar; fakat buna rağmen mübârek ecdâdımızdan tevârüs ettikleri bir asâletle hareket etmişler, “kan kusmuşlar”, fakat dosta-düşmana karşı “kızılcık şerbeti içtik” demişlerdir…

“Onlar”; 12 Eylül’de en şedit işkencelere, insanlık dışı zulümlere ve akıllara sığmaz haksızlıklara uğrasalar da,

“Ben kırk kere İsmâil
     Babam İbrahim değil”

deseler de, devlete kırgın ve muğber olsalar da, kendilerine bunca zulmü revâ gören cuntacılara ateş püskürseler de, vatandaşlıktan çıkartılıp sürgünde yaşamaya mecbur bırakılsalar da bu devlet bizim devletimiz demişler, ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, ne de Uluslararası Adâlet Dîvanı’na Türkiye’yi şikâyet etmeyi zül kabul etmişler; bırakın bu işe teşebbüsü, bu düşünceyi hatırlarından bile geçirmemişlerdir…

Çünkü “Onlar”; Yesevî nefesiyle tüttürülen “Ocak”larda aslî kimliğini bulmuşlar, gönül mîmarlarının rahlesinden yüreklerine semâvî ateşler, gözlerine rahmet bulutları taşımışlar; yaşadıkları ve yaşattıkları kutsî değerlerle destanları bile kıskandıran şerefli bir mâziye imzâ atmışlardır…

Çünkü “Onlar”; Sarsılmayan îmanları, Bitmeyen heyecanları, İnanılmaz kahramanlıkları, Dünyayı hiçe sayan yanları, Haram değmemiş kazançları, Değişime uğramayan inançları,  “Millet-ümmet-beşeriyet” eksenli ideâlleri, Türk-İslâm Dünyası’nı kuşatan hayâlleri, Menfaat tornasından ve haramî sofrasından geçmeyen tâvizsiz hâlleriyle; Gâhî gazî-derviş, gâhî akıncı beyi, gâhî serdengeçti, gâhî “ipeğe sarılmış bir çelik”, gâhî Osmanlı’dan kalma bir kabadayı, gâhî âriflerden bir ârif, gâhî gani gönüllü bir şâir, gâhî adsız bir kahraman, gâhî sıradan bir insan ve gâhî de parmakla gösterilen “tâvizsiz bir dâvâ adamı” diye tesmiye olundular... 

Onlar”; hiçbir zaman ve hiç bir şartta ne “adam”lıklarına halel getirdiler, ne de dâvâlarına gölge düşürdüler... Bu sebeple siyâsî muârızları tarafından bile “adam gibi adam” diye vasfedildiler…
Hâsıl-ı kelâm, her türlü toplum mühendisliğinin sergilendiği “siyah-beyaz bir cinâyet filmi” olan 12 Eylül 1980’le, ‘akl-ı selîmin şirâzesinden çıktığı bir siyâset filmi’ olan 12 Eylül 2010 arasında geçen şu 30 yılda; “temel referanslar”, “fikrî müşterekler” ve “siyâsî tercihler” başta olmak üzere pekçok şey değişse de, “değişim” (?!) modası, herkesi ve her şeyi perde-pûş eylese de, “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” kelâmı herkesin dilinde beylik bir söz hâline gelse de, “Onlar”; ‘değişimin, hayatın değişmez bir kuralı olduğuna, ama bazı değer yargılarının değişmemesinin de hayatın bir başka değişmez kuralını oluşturduğuna’ yürekten inandılar…

“Onlar” ‘Ülkücülüğü, sıradan bir siyâsî hareket değil; bir medeniyet iddiâsına sâhip olan, kalbi Türkiye için çarpan, gönlü Türk-İslâm Dünyası’nı kucaklayan ideâlist insanların savunduğu bir dâvâ ve millî-İslâmî-insânî hasletlere sâhip ahlâkî bir duruş’ olarak gördüler...

Onlar”; dînî ve millî referanslarını hiç değiştirmediler, aslâ devşirilmediler, şahsî menfaatlerin ve dünyevî sevdâların peşinden gitmediler, kişilik ve kimlik zaafiyeti göstermediler... 

Ve “Onlar”dan dünya misâfirliğini tamamlamayanların büyük çoğunluğu, zihinlerinde ülkenin geleceğine ve Türk Dünyası’nın istikbâline mâtuf büyük projeler bulunmasına, birikim ve kâbiliyetleriyle çok daha üst seviyede bir hayata ve makâma lâyık olmalarına rağmen; inançlarından ve ülkülerinden hiçbir zaman tâviz vermedikleri, harama el uzatmadıkları ve dünyevî mevkîler için eğilip bükülmedikleri için, sâde bir hayat sürdüler ve sıradan bir insan olarak aramızda yaşamaya devam ettiler…    

Kim bilir;
Belki bir caddede yorgun adımlarla yürürken gördüğünüz, 
Belki bir belediye otobüsünde sırt sırta verdiğiniz,
Belki bir hastane koridorunda yan yana durduğunuz,
Belki bir şehirde güven veren duruşundan cesâret alıp, adres sorduğunuz,
Belki vakur tavırlarına ve babacan duruşlarına kanınız kaynayıp yanına vardığınız,
Belki aynı mahallede komşuluk yaptığınız, samîmiyetiniz çok fazla olmasa da bir haksızlığa uğradığınızda hemen yanı başınızda bulduğunuz ve sıkıntılı günlerinizde yardım almak için başvurduğunuz,  
Belki, sert bakışlı, sarkık bıyıklı ve saçları dökülmüş bir devlet memuru diye vasfederek odasına girdiğiniz,
Belki; emekli olup, elinden tuttuğu torununu parkta gezdirirken bir anda dostluk kurduğunuz,
Belki, omuzlarına binmiş olan hayatın yükünü taşıma telâşı içinde çırpınırken, bir vesîleyle sohbet etme saâdetine erdiğiniz, 
Belki televizyondaki bir tartışma programında ya da bir panelde dinlediğiniz; duruşundaki vakâra, hitâbındaki asâlete, düşüncelerindeki berraklığa ve konuşmalarındaki mantık silsilesine hayran olup, “Sağlığın, vatanın ve devletin kıymeti kaybedilince anlaşılır.” diye biten bir cümlesinden nice hikmet çiçekleri derdiğiniz,
Belki; dünkü celâdet ve cevvâliyetine taş çıkartan bir sükûnet ve teslîmiyetle bir mürşîdin rahlesine diz çöküp, nefsini dize getirmeye çalışırken bir dergâhta buluştuğunuz ve bir hatmeye birlikte oturduğunuz,  
Belki, neden millî-İslâmî ve insânî problemleri bu kadar dert edindiğine, neden Türk-İslâm Dünyası’nın her meselesine hassâsiyetle sâhip çıktığına, neden hâdiselere mübârek ecdâdımız gibi “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” zâviyesinden baktığına ve niçin yıllar yılı “yatağına kırgın” aktığına ya da akıtıldığına akıl yorduğunuz... Bir kimseye rastlarsanız, bu kişi belki de “Onlar”dan birisidir...

Artık, ömrü ikindiye çoktan merhaba demiş, yaşı elliyi devirip, altmışına merdiven dayamış, cevvâliyeti olgunlaşırken millî hassâsiyetleri hiç azalmamış, haksızlık karşındaki tepkileri sessiz perdelerde kalmamış bir kişiyle karşılaşırsanız, bu kişi de büyük ihtimâlle “Onlar”dan birisidir…

“Türkiye” deyince bakışları çakmak çakmak olan, “İstiklâl Marşı” oku/nu/rken gözleri dolan, “Mamak” denilince yürekten bir “âh” çekip derin bir elemin içine dalan,  “Yemen Türküsü”nü dinlerken en koyu hüzünler gözbebeklerinde dalgalanan ve “Çırpınırdın Karadeniz” marşını hançeresini yırtarcasına haykıran birisini görürseniz, bu kişi de mutlaka “Onlar”dan birisidir…

Bir gün “Sonsuzluğun Sâhibi”ni tefekkür ederken aşka gelen, bir gün minârelerden “Şehbâl açan rûh-ı revân-ı Muhammedî”yi dinlerken, dudaklarından

“Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli
  Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli”

dizeleri dökülen; bir gün elindeki tespihini ritmik hareketlerle çekerken Türk Milleti’nin “Gül” aşkını büyük bir coşkuyla dile getiren; “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü”nden bahseden ve külhânî tavırlarına Medrese-i Yusufîye’de dervişhan muhabbetler ekleyen birisine rastlarsanız, biliniz ki bu kişi de mutlaka “Onlar”dan birisidir…  

“Onlar” ki, Seksen Öncesi’nden söz açılınca boğazlarına bir yumruk tıkanır, şehit olan can gardaşlarını hatırlar ve sükûtun çığlıklarındaki derin düşüncelere dalıp giderler…

“Onlar” ki; kan ve barut kokulu can pazarında ülküdaşlarıyla omuz omuza verdiği günleri, şafaklarına kan damlamış geceleri ve meşakkâtin her çeşidinin paylaşıldığı o çileli zaman dilimindeki candan arkadaşlıkları anıp, eski hâtıralarını yaşlı gözlerle yâd ederler…

“Onlar”dan sadece bir kişiyi bile tanımışsanız, diğerlerini de çok kolay tanırsınız… Bakışlarındaki inanç, tavırlarındaki vakar, düşüncelerindeki ideâlizm, duruşlarındaki asâlet, karakterlerindeki mertlik, tokalaşıp- kucaklaşmalarındaki sertlik ve bu sert görüntünün arkasında saklı olan engin merhamet, hudutsuz bir samîmiyet ve vatan sevgisindeki o büyük kesâfet, bu “kayıp neslin” değişmez özellikleridir…   

Fazla söze ne hâcet; “Onlar”ı tanımak için sadece gözlerine bakmanız yeterlidir… Çünkü hangi yaşta olurlarsa olsunlar, onların gözlerine “Ay-Yıldızlı bir sevdâ ışığı”nın demir attığını görür ve bakışlarıyla terennüm ettikleri;

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
  Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır…”

anlayışındaki bir inancın tezâhürlerinin, “kâl” değil, “hâl” olduğuna gösterdikleri millî reflekslerle tanık olursunuz...

Ve “Onlar”ın düşüncelerinde;

“Alperenler; bir aşılmaz dağdılar,
Aydınlığa gönül verip, yıldızları sağdılar…
Nurlanıp, nur üstü nurdan,
Tekbirlerle doğdular…
Tek başına destandılar,
Tek başına çağdılar…”

anlayışına müdrik bir ideâlizmin kıyam ettiğine ve sînelerinde, rozetlerinden çok daha büyük bir yürek taşıdıklarına şâhit olursunuz vesselâm…

Bu vesîleyle “Eylül’ün Kırdığı Güller”den âhirete göçenleri hayır duâlarla yâd ediyor; Cenâb-ı Hak’tan rahmet ve mağfiret diliyor, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’dan şefkât ve şefâat niyâz ederken, “Güzel atlara binip giden bu güzel insanlar”a Yahya Kemâl’in Vedâ Gazeli’nden bir beyitle sesleniyorum... 
“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler…”

Ve “Onlar” diye tesmiye ettiğimiz “bu güzel insanlar”dan hayatta olanlara; hayırlı bir ömür, sağlık, âfiyet ve iki cihan saâdeti diliyorum...  “12 Eylül”ün 30. yılında kaleme aldığımız bu yazı vesîlesiyle, kendisini “Onlar”dan birisi olarak gören herkese en kalbî muhabbetlerimi ve bâki selâmlarımı arz ediyorum:

“Gönülleri birleşenler selâm sizlere;
Uzaklarda dertleşenler selâm sizlere...”

Dr. Mehmet GÜNEŞ



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)