Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
KİTAPLARIN DİLİ (Mehmet Seyhan Tayşi)

Sizleri önce, selamların en güzeli olan Allah’ın selamıyla selamlarım. Sözlerime başlamadan önce usuldendir, bir girizgâh, bir takdim yapmak lazım. Biliyorsunuz İslam Medeniyeti’nde hareket noktası, kitapların başı olan -ki, “el kitap” denildiği zaman Arapçada Kur’an anlaşılır- Kur’an’ı Kerimdir.



Kur’an’ın tedvini ve tertibi üzerine yapılan çalışmalar, arkasından hadis üzerine yapılan çalışmalar, efendimizin öbür âleme geçmesi sırasında yapılan çalışmalar bunların hepsinin meydana getirdiği klasik şarkiyat faaliyetleri, İslami çalışmalar; İslam dünyasında büyük bir birikim hazırladı. Büyük bir hukuk ve tefsir abideleri meydana geldi. Bunu takiben kelâm abideleri ortaya çıktı. Büyük eserler, dev eserler… Otuz ciltlik, kırk ciltlik, elli ciltlik kitaplar… Mum ışığında yazılmış kitaplar. Bergama’da bulunduğu için ismi Pergamene’den gelen, inceltilmiş, şeffaflaştırılmış oğlak ya da keçi derisinden yapılan parşömenler üzerine yazılmış kitaplar.

ŞEKLÎ BAKIMDAN DÜNYA KİTAP TARİHİ KUR’AN’LA BAŞLAR

Bir de kitap stili ortaya çıkmış ilk defa. O zamana kadar Mushaf yoktu. Sayfa haline gelmiş kitap, varaka haline gelmiş kitap yoktu. Ne vardı o zaman? “Roll”ler vardı, bizim tabirimizle tomarlar. Boru gibi yuvarlanmış, kurdelelerle bağlanmış veya tozlanmasın diye kutuların içine konmuş. Böyle kütüphaneler meydana gelmiş ilkçağda. Ortaçağın başlarına kadar batıda da böyleydi. İncil ile Tevrat da Mushaf halinde değildi o zamanlar. Tomar halindeydi. İlk defa kitap haline gelmesi, Kur’an’la başlar. Dünya kitap tarihi Kur’an’la başlar. Yani şeklÎ bakımdan. Bu ilmi ve ciddi bir tespittir. İslam âlimleri bunu ortaya koymuşlar. Bilhassa Gazali, “Tehafütü’l-Felasife /Filozofların Tutarsızlığı” adlı eserinde bunu gayet veciz bir şekilde anlatır.

Buradan yürürsek; Emeviler ve Abbasiler zamanında,  ilimler akademisi olan Basra ve Bağdat, iki büyük mekteptir. Gerek Emevi, gerek Abbasi zamanında, Şam da büyük bir kültür merkezidir. Antik dünyanın, eski dünyanın kaybolan eserlerinin parçaları, ayıklanıp toplanarak İslam âlimleri tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Devasa eserler meydana getirilmiştir. Eski Yunan’ın ve Roma’nın eserleri değerlendirilmiş, işlenmiş, hatalar düzeltilmiş, üzerine ilave yapılmış, yeniçağ medeniyeti ortaya çıkmıştır. Bu faaliyetlerde, o zamanlar İslamın hoşgörüsü altında yaşayan Süryani âlimler, Moşe Ben Maymon (İbn Meymun) gibi Yahudi âlimlerin çok büyük katkısı olmuştur.

İslam dünyası o zaman, hem fikirlerinde, hem tespitlerinde, batıyla kıyas edilemeyecek kadar demokrattır. Bakın size bir örnek vereyim. Biz kütüphaneci olduğumuz için mutlaka kaynak vermek mecburiyetindeyiz.  Şu an Süleymaniye’de birçok meşhur kitap var. Bunlardan bir tanesi Pedanios Dioskorides adlı Yunanlı hekim, Bergama Asklepieionu’nun meşhur başhekiminin bir eseri vardır. Bu bir eczacılık kitabıdır. Tıbbi bitkiler ve tedavi kitabıdır. Bunun ismini biz “Kitab-ül Haşayiş” diye tespit etmişiz. Haşhaş Kitabı yani… Haşhaş o zamanlar ağrıları gidermede tıpta faydalanılan değerli bir madde. Bu kitabın bir nüshası Millet Kütüphanesi’nde bulunuyor. Öbürü de Süleymaniye’de, Ayasofya Kütüphanesi bölümünde bulunuyor. Kalın bir kitap, iki bin küsur varak sayfa, kocaman, valiz gibi. İçinde tıbbi bitkilerin resimleri var. Renkli resimleri. Milattan önce yazılmış bir kitap bu. Kaybolmuş, daha sonra toplanmış ve derlenerek bu kitap oluşturulmuş. Öyle haysiyetli âlimler ki İslam âlimleri, Arapça ismini verirken bitkinin yanına Yunancasını da yazmışlar, hem de Yunan harfleriyle. Grek harfleriyle. Ecdadımızın büyüklüğüne bakın. Şimdi profesörler var intihalci. Başkalarının eserlerinden üçer, beşer sayfa alıyor “kanaatimiz” diyor altına bir eser yazıyor. Bu hırsızlıktır. İslam âlimi asla böyle yapmamış. Kitabı derlemişse ismini koymamış, müellifin adını vermiş. Bu kitabı topladığını yazmış. Derleyen âlimlerin altta ismi var.

Kütüphaneler neler dolu, ne kitaplarla dolu. Bunlardan biri de “Kitab’ün-Nebatat ve’l Hayvanat”. Şimdi inanmayacaksınız, tam 63 cilt. “Bitki ve Hayvan Ansiklopedisi”. Bunu yazan Endülüslü bir âlim. Ebu Hayyanen Endülizi (Ebu Hayyan el Garnati)… Bu kişinin 400 tane eseri var ayrıca. Bu adamlar hiç uyumazlar mıydı? Nasıl yazıyorlardı bu eserleri? 

Hangi birini anlatayım size… Abdülhamit Han rahmetli, Allah ondan razı olsun. O olmasaydı kitaplarımızı işgalciler hep götürüp gideceklerdi. Ama katalog çıkarmış. “Devri Hamidî Katalogları” diyorlar. İstanbul’daki, Anadolu’daki kütüphanelerde bulunan yazma eserlerin kataloglarını çıkartmış. Kitap halinde neşrettirmiş. Orada kaydedildikten sonra götürürlerse, dünya onların hırsız olduğunu anlayacak. Yapamamışlar.

Fatih Sultan Mehmet şu anki türbesinde yatmıyor. Nerede yatıyor? Fatih Camisi’nin mihrabının altında. Kabri, son Bizans İmparatoru Konstantinos Dragasis’in kabrinin üzerinde. Olur da belki kabri açanlar olur, imparatoru çıkarmak için, “Benim kabrim olunca ilişmez benim neslim” diyor. Hortlatmasınlar diye Bizans imparatorunu, kendi kabrini onun üzerine koydurtmuş. Onların kalbi Allah diyordu. Onlar ufuk sahibiydi.

EN KRAL YAZARIMIZ ON BİN KELİMEDEN FAZLA YAZAMIYOR

Böyle bir girizgâhtan sonra gelelim dil meselesine… Nimetlerle donanmışız ama geri planımız çok zayıf. Bilgi geri planımız çok zayıf. Çünkü vurmuşlar belimize. Bunu telafi etmek için gayret etmemiz lazım. Uygurca yazı bulmuşuz Sogd Alfabesi, onu kaldırmışlar İslam âlemine gitmişiz, orada bırakmışız onu. Uygurca kültür eserleri orada kalmış. Uygur metinlerinde. Arapçaya çevrilenler bizimle beraber gelmişler. Mesela; Atabet-ül Hakayık, Divan’ü Lügat’it Türk… Yeryüzünde bir tane.  Ali Emiri Efendi peynir ekmek yemiş, 30 altın vermiş almış o kitabı. Allah rahmet eylesin. Sonra geldik Osmanlıca denilen bir dil meydana getirdik. 22 milyon kilometrekareye tasarruf eden bir dil. 1914-15’te Osmanlı’da takriben 946 bin kelime vardı. Bugün en kral yazarımız, Necip Fazıl müstesna, on bin kelimeden fazla yazabileni görmedim ben daha. Orhan Pamuk gibi öyle üç bin kelimeyle, beş bin kelimeyle Nobel alanları da görüyoruz.

Bir darbe de son dönemde yedik, dil darbesi. Orada da binlerce eserimizi bir tarafa koyduk raflara. Biz bir hazinenin üzerindeyiz fakat hazineyi bilmiyoruz. Açıp bakmaya da zahmet etmiyoruz. Veya Osmanlıca bilen âlim yok, o sandığı açacak. Bakın UNESCO’nun dergisinde ne diyor? 1998’den 2050’ye kadar bütün dünyanın araştırma dili Osmanlıca olacaktır.

Yani son derece zengin malzemeler yumağı bizim kütüphaneler. Ama onu okuyacak, anlayacak o dili bugüne çözecek, bugünkü dilimize aktaracak mütehassıs elemanlar lazım. Bir taraftan da Necip Fazıl üstadımızın dediği gibi “Halkın seviyesine inilmez. Halk cahildir ama irfanı vardır. İrfanını zenginleştireceksin. Ne yapacaksın? Onun seviyesini kendi seviyene yükselteceksin”. Hizmet budur. Bu hizmet yoludur. İlim adamının, edebiyat adamının yapacağı budur. Halkın malumatını, bilgisini geliştireceksiniz. Şimdi size bir örnek vereyim. Türk dili sadeleşirse ne olur?  TDK’nın ilk genel sekreteri olmuş A. Dilaçar diye imza atıyor. TDK’nın başında senelerce kalmış kim bu? Agop Dilaçar… Be adam bu kadar âlimseniz neden Agop diye yazmıyorsunuz? Çünkü reaksiyon olacağını biliyorlar.

Türk dilinin kendine has kalıpları vardır. Mesela bunlardan bir tanesini size söyleyeyim; durak kelimesi. Durak kelimesinin sonundaki “ak” ismi mekân ifade eder. Yer ismidir. Ancak yer ismi için kullanılır. Şimdi ona bakarak bir kelime üretmişler ona bakarak; uçak. Uyuyor mu? Uçak havaalanıdır aslında. “Uçan”dır uçak. Hareket kabiliyeti olan şey seyreder. Adam “tay” kelimesinden tayyare demiş.

Türk dil mantığını da becerememişler.  Şimdi bakınız böyle bir sadeleştirme faciasına. On senede bir tercüme yapmışız, on senede bir tercüme... Bugün Akif’i anlayan beri gelsin, Yahya Kemal’i doğru anlayan beri gelsin. Yakup Kadri’yi, Reşat Nuri’yi anlayan beri gelsin. Bunların mutlaka sadeleştirilmesi lazım, Osmanlıcadan çevrilmesi lazım. Seksen senedir çeviriyoruz. Orijinalite yapamıyoruz. Orijinal eser meydana getiremiyoruz. Bunlarla meşgulüz. Enerjimiz akıp gidiyor. Zaman gidiyor. Zaman, en kıymetli şey. Harun Reşit diyor ki: “Zamanın kıymetini bilmeyenler, hayatın kıymetini bilmiyor demektir”. Hayat, zamandan yapılmıştır. Bu çok önemli bir şeydir. Romalılar; “ Yazılanlar kalır, konuşulanlar kaybolur gider” diyor.

SENELERDİR MİLLÎ EDEBİYATÇI YETİŞMEDİ

Biz, şifahi medrese sahibi olmuşuz, gelenekten gelen gelmiş, çoğu kaybolmuş. Ama kalanlar bile dünyayı yerinden oynatmaya yetecek kültür malzemesi. Batılı kendisini bitirmiş, bizim kütüphanelerden çıkmıyor. Her gün başbakanlık arşivinde beş-on tane yabancı profesör var. İsrailli, Amerikalı, Japon var. Bizden bir tane yok. Gelmiyor adam. Yabancı gelirken 10 bin dolarla geliyor. Edebiyatı, kültürü zenginleştirmek için bol paralı burslar vermemiz lazım. Bunları cazip kılmamız lazım. Zeki çocuklar mühendis olmayacak, zeki çocuklar mimar olmayacak, zeki çocuk millî tarih okuyacak, millî coğrafya, millî edebiyat. Çünkü onlar bu milletin alt yapısını teşkil edecek. Millî edebiyatçı yetişti mi senelerdir; yok!

Yavuz Sultan Selim’in hayatı, harp sahalarında geçti. Osmanlı topraklarını üç misli büyüttü. Yanında hep zamanın ünlü âlimi İbn-i Kemal’i de götürürdü. Sabahlara kadar uyumaz, İbn-i Kemal’i de uyutmaz; ilim kitapları okur, sohbet ederlerdi harp sahalarında. Sefere ulemayla birlikte gidiyordu. Bakınız Mısır’ı aldığı zaman Memluk hazinesini, eskiden kütüphanelere “hazine” derlerdi; gerçek hazine altın-gümüş değildir. Hazine kitaptır aslında, bir daha yerine gelmeyecek kitap. Bağdat yandı yıkıldı, binlerce eser yok oldu gitti. Barbar Amerikalılar tarafından yok edildi, helak edildi. Yaktılar, yıktılar bunu iki yüz sene sonra anlayacaklar. Meşhur İngiliz astronomu ismi aklıma gelmiyor diyor ki: “Endülüs’ten bize beş tane astronomi kitabı kaldı. Beş kitapla buraya geldik. Hain papazlar diğerlerini yakmasaydı, şimdi kim bilir nerede olacaktık” diyor. Biz atalarımızı bilmiyoruz. Çünkü eserlerini okumuyoruz ki…

ADAM “BİLMEDİĞİNİ BİLMİYOR” İSE FECAAT ORADA BAŞLIYOR

Bu derneği (Dil ve Edebiyat Derneği`ni) kurdunuz, sizi  tebrik ediyorum. Murad ediyorum, istiyorum ki, devam etsin. Bakın size bir örnek vereceğim. Dili arındırmanın ne kadar zararlı olduğunu göstermek için. Çünkü hafızamızı atıyoruz. Kitap hazırlayan bir profesör yazısında diyor ki: “Artık ‘yazar’ varken neden başka bir sözcük kullanalım, yazar sözcüğü oturdu”. Şarkiyatla uğraşan benim hocam rahmetli Profesör Nihat Çetin ona cevap veriyor: “Telif, müfessir, müverrih, mübeyyiz, mücellit…”Aşağı yukarı 14 tane. Bunların hepsini atıyoruz bir kenara, yazar diyoruz. Yazar kelimesi dilimizdeki farkları, nüansları asla ifade edemez. Kırmızı vardır, açık kırmızı, koyu kırmızı vardır. Dilde de böyle. Özellikler vardır, ifade gücü vardır.

Türkiye ne çektiyse yarım tenkitlerden çekti. Kâmil tenkit lazım, yapıcı tenkit lazım. Tenkitsiz hiçbir şey gelişmez. Esasında yapıcı olmayan tenkit, bir Müslüman’ın görevi değildir. Müslüman’ın görevi tebliğdir. Müslüman’ın sıfatıdır tebliğ, teşhis; anlatmaktır, ifade etmektir, dolayısıyla karşısındakini eğitmektir. Şimdi memlekette cahil yok, “cehl-i mürekkep” var Osmanlı tabiriyle. Cahili ne yaparsın; eğitirsin. Bir adam “bilmiyorum” dedi mi kolay. Ama “bilmediğini bilmiyor” ise işte fecaat orada başlıyor. Kendini müftü sanır, edebiyatçı sanır, tarihçi sanır velhasıl her şey sanır. En büyük tehlike burada başlıyor.

Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası vardır. Bir kişi münasebetsiz şeyler sormuş. “Hocam eski ayları ne yapıyorlar?” Böyle soru sorulur mu? O da demiş ki: “Kırpıp kırpıp yıldız yapıyorlar” demiş. Münasebetsiz soruya münasebetsiz cevap. Hoca, hikmet üstadı. Her şeyin hikmetini biliyor adam.

Sokrates, eski Yunan’ın meşhur filozofu. O çağlarda pagan Yunanlılara mahkemede verdiği cevaba bak. Sen devlete tek Allah fikrini getirdin. Ta o zaman tevhidi söylüyor adam. Gülüyor diyor ki: “Eğer eşeklerin de insanlar gibi resim kabiliyeti olsaydı, onlar da ilahlarını kendilerine benzer şekilde çizerlerdi” diyor. İnsandan ilah olur mu? Tenzih nereye gitti? Nice milletler tenzih ve teşbih yüzünden mahvoldu. Fatiha suresinin son ayeti öyle değil mi? “Gazaba uğrayanlar…” Kim onlar Yahudiler. Onların inancına göre, Allah altı günde dünyayı yarattı, yedinci gün dinlendi, Dünyayı Yahudilerin eline verdi, Yahudiler, Allah’ın çocuklarıydı. Oysa, aile namına bir şey bilmezler. Rızka inanmazlar, çünkü faiz alırlar.

Biz ayrı bir dünyadanız. Batı dünyasının karşısında kendi kültürümüzle ayakta durmalıyız. Bu asır, kültür savaşları asrı. Medyayla diğer kültür silahlarıyla geliyorlar üzerimize. Öyle spikerler var ki “hâkim” diyemiyor, “hakim” diyor. Hâkim,  hükmeden demektir. Hakim ise, hikmet sahibi anlamına gelir, bilgi sahibi kişi demektir.

Âlim olmak için vahiy, artı akıl gereklidir. Bugün bazı rektörlerin sandığı gibi akıl önde vahiy yani ilham arkada değil. İlham önde, akıl arkada olursa, iki cihanda da saadete erişilir. Milletini de saadete ulaştırır.

Efendim çok teşekkür ederim. Sürç-i lisan ettikse affola demiş Karagöz…

 

Mehmet Seyhan Tayşi


* Bu yazı, Türk Kütüphaneciliği’nin “aksakallı”larından Millet Kütüphanesi Eski Müdürü, yazar- araştırmacı Mehmet Seyhan Tayşi`nin Dil ve Edebiyat Derneği’nde yaptığı sohbetin tam metnidir.



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)