Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
CHP'NİN DURUŞU (Prof. Dr. M. Naci Bostancı)

Geçmiş dönemlerde CHP’nin en karakteristik niteliği devletçiliğiydi. Bu anlayış, ekonomik bir doktrinden daha çok politik bir bağlama oturmaktaydı. Çünkü CHP’nin tek başına iktidar olduğu yıllar içinde, 1929 dünya ekonomik krizinden sonraki devletçilik dönemi dahil, devletçi bir ekonomi politikası uygulanmamıştı. Cumhuriyet’in kuruluşuna mührünü vuran bu siyasi parti, rolünün doğal bir uzantısı olarak kendini mülkün sahibi görüyordu.



Uzun bir geçmişe sahip olan bu anlayışa karşı ilk ciddi darbe Ecevit’ten geldi. Onun genel başkanlığı döneminde CHP devletlu çizgiden halkçılık çizgisine kaydı; toplumsal adalet talebinin karşılığı olarak ak günler üretildi, barış ve özgürlüğe vurgu yapıldı. 70’li yılların ikinci yarısında CHP’yi yüzde 42’lik oy oranıyla buluşturan siyasi diskurunun en merkezinde “düzen değişikliği” talebi vardı. Elbette düzen değişikliği, aynı zamanda devletle halk ilişkilerinde de değişiklik yapılacağı anlamına geliyordu. Böylelikle biraz utangaç, biraz müktesebatıyla doğrudan yüzleşme ortamı doğurmaksızın yumuşak bir geçişle CHP, kendisine devletlu çizgiyle çok da uyumlu sayılamayacak yeni bir rol ediniyordu.

Siyasi fikirler, başarı ya da başarısızlığın kısa zaman aralıklarıyla yaşanmadığı, daha dengeli, istikrarlı bir gelişim trendinin takip edildiği zamanlarda kendilerini daha ikna edici bir bütünlük içinde geliştirebilirler. Bu açıdan CHP’nin, yeni çizgisini inşaya vakti olmadı; 77 seçimleriyle önce zafer, ardından ise hemen 79 ara seçimleriyle yenilgi geldi. 12 Eylül harekatıyla birlikte ise tüm partiler kapatılınca CHP de bir süreliğine siyaset sahnesinden çekildi. Böylelikle “ak günler” mistik bir slogan olarak kaldı; CHP’nin gündelik siyasete odaklanmış entelektüelleri partinin fikri var oluşu için çok gerekli rasyonel tahkimatı yapamadılar.

80 sonrasında sol siyasetin irili ufaklı birçok temsilcisi oldu; ana damarı ise önce Halkçı Parti (ismiyle CHP’yi hatırlatır şekilde) sonra SHP temsil etti. 1992’de eski siyasi partilerin açılabilmesi yasal bir zemine kavuşunca CHP yeniden Baykal’ın genel başkanlığında organize oldu. Bu dönemde CHP, sadece örgüt olarak değil fikren de kendisini yeni baştan kurmaya çalıştığının işaretlerini verdi. Baykal sol ve sağ arasındaki toplumsal–kültürel gerilim alanlarını tasfiye etmeye dönük beyanlarda bulundu, o dönemde iç savaşın yaşandığı Bosna’ya gitti. Bosna denildiğinde Müslümanlara yapılan zulümlerin akla geldiği bir zamanda gerçekleşen bu seyahat, sol adına yeni bir dönem anlamına geliyordu. Dinin ve milliliğin merkezi rol oynadığı muhafazakar değerlerle barışma, sosyal demokrat talepleri yerli dokuyla telif etme bu dönemin temel iddialarıydı.

Refah–Yol hükümetinin kurulması, ardından 28 Şubat olayı CHP’yi yeniden kültürel gerilim noktaları üzerinden bir politik konum oluşturma stratejisine çevirdi. Dönemin politik–ekonomik olmaktan çok toplumsal–kültürel eksendeki siyasi dili de bu dönüşü kolaylaştırdı. Siyasi değer taşıdığı düşünülen konuların, insanları heyecanlandıran, kışkırtan, onların kimliklerine dair hatırlatmalar yapan bir repertuar içinden seçilmesi tutumu böylelikle bir kez daha baskın bir şekilde öne çıkmış oldu. Bu ortamda CHP, siyasi şartların, geleneksel usulde sürdürülen iktidar mücadelesi için uygun olduğu kanaatiyle aktif laiklik savunucusu olarak kendine yer belirledi. 92’deki çıkışıyla telifi gayrı kabil bu eskiye dönüş konusunda CHP’nin çok zorlandığı da söylenemez; parti fikirlerinin referans çevresini teşkil eden okur–yazarların içbükey aydınlanmacı ruhları, sahadaki “gerçeklikten” bağımsız değerlerin parti politikası haline gelebilmesinin maddi zeminini oluşturuyorlardı.

Esasen kendisini az çok doktriner bir çizgide tutma çabasındaki siyasi partilerin politikalarını halkla kurdukları ilişkilerden çıkartma yerine tıpkı kimi derneklerin yaptığı gibi halkı dönüştürme iddiasının aracısı kılmaları, Türk siyasi hayatı için yeni bir özellik değildir. Buradaki sorun, “mükemmel fikirler”e rağmen dönüşmeye direnen halkın oy vermeyerek sizi “haklılığınızla” baş başa bırakmasındadır. 99 seçimlerinde bir “sosyal demokrat” parti olarak CHP’nin laiklik–köktendincilik karşıtlığı üzerine oluşturduğu strateji, kendisine başarı sağlayacak ölçüde bir sosyal gerçekliğe karşılık gelmediği için işe yaramadı. Buna karşılık muhafazakar referanslarla bir ölçüde barışmış, yükselen milliyetçilik dalgasından hatırı sayılır bir pay almış olan DSP, Ecevit’in de kişisel karizmasının rüzgârında seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Her iki partinin de kampanyalarında “bölüşüm” üzerine vurgu yapacak, serbest piyasanın “serbestliği”ni sorgulayacak, küresel trendleri eleştirel bir okumaya tabi tutacak sosyal demokrat politikalar dile getirilmemişti. Türkiye’nin toplumsal–ekonomik şartları bu tür bir siyaset için verimli olacak niteliklere sahip olmasına rağmen, siyaset kadar bu şartların sözcüsü olması gereken entelektüellerin sessizliği “şartları” kendi kaderine terk etmiştir.

2002 seçimlerine gelindiğinde CHP bir önceki dönemde hayatî addettiği çelişkiyi bir kenara itti, bunun yerine muhafazakarlıkla tezyin edilmiş bir siyasi dili dolaşıma soktu. DSP’nin tükenmesi, YTP’nin umut vermemesi, nihayet Derviş’in tercihi ile rahatlamış olan CHP, sosyal demokrat taleplerin çaresiz tercihi olduğu bilinciyle olsa gerek, bu konuda yine fazla söze ihtiyaç hissetmedi. Ayrıca bir önceki dönemin ekonomisinden sorumlu olan Derviş’in gelişinden sonra sosyal demokrat diskuru rahatlıkla kullanabilmesi de söz konusu değildi. CHP’nin “seçimlerde ne söylediğine” ilişkin düşünüldüğünde, beyanlarından daha çok, vitrine çıkarttığı insanlar üzerinden dile getirdiği imajların kalıcı olduğu görülür. Dilin yerine görüntünün ikamesi CHP’nin kusuru değildir, günümüz siyasetindeki eksen kaymasının bir sonucudur; ancak CHP’nin buradaki anlatımında da sosyal demokrasi vurgusu mevcut değildir. 99 seçimleriyle kıyas edildiğinde yüzde otuzlara kadar ulaşılabilecek bir seçmen kesiminin, ancak yüzde yirmisini toparlayabilmek her bakımdan eleştirel bir analize tutulması gereken bir durumdur.

Burada çok önemli bir hususun altını çizmekte yarar var. AK Parti her ne kadar toplumsal–kültürel referansları itibarıyla sağ blokta yer alan bir partiyse de, politik ve ekonomik çizgisiyle solun dilini yankılayan bir söyleme sahipti. Buna karşılık CHP politik–ekonomik ekseni öne çıkartmaksızın toplumsal–kültürel eksen üzerinden bir söylem takdimi yolunu seçti; ayrıca buradaki dili de muhafazakar–sağ değerlerle barışık şekilde oluşturdu. Bu tablo, başka nedenler saklı kalmak kaydıyla, ekonomik sorunlar üzerinden sola yaklaşacak kesimi AK Parti’nin müttefiki haline getirmiştir. Bu seçmen geçişleri, sosyo–ekonomik nitelikleri itibarıyla belli bir siyasal duruşa sahip olması beklenen ve bu yüzden biraz “hazır kıta” gibi görülen kitlelerin kimsenin tekelinde olmadığını, pekala varsayımların çok ötesinde davranabileceklerini ortaya koymaktadır.

Önümüzdeki dönemde CHP’nin hükümet eleştirilerinden alternatif tasavvurlara kadar politik–ekonomik performans üzerinden politikalar oluşturması her şeyden önce kendisi için önem taşımaktadır. Buna karşılık CHP’de 99 seçimlerinin stratejisini canlandırarak bunun üzerinden “yaman bir muhalefet” oluşturulabileceği düşüncesi de uygun ikliminde alevlenmek için sanki zamanını bekler gibidir. Bir bakıma yeni türden bir devletlu çizgi oluşturan bu strateji, CHP’nin yeniden yapılanması ve sivilleşmesi önündeki en önemli engellerden biri olacaktır. CHP’nin sivilleşmesi ise sadece bu parti adına değil Türkiye’deki düzenin yeni kodları adına da son derece hayati bir değer taşımaktadır.

Prof. Dr. M. Naci Bostancı



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)