Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Lütfü ŞAHSUVAROĞLU İle Röportaj

Ülkücü Hareketin Sembol isimlerinden Lütfü Şahsuvaroğlu’nu kendi dilinden tanıyabilir miyiz?

Ülkücü diye Âlemlerin Efendisini bilirim. “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz davamdan dönmem” diyen ve teoriyi hep ön planda tutan önder. Emri bil maruf nehyanil münker vazifesini bihakkın yerine getirebilmek için böyle bir teorik zemin şarttır. Böylesine keskin ve açık olan sünnetullahın izini süren milletimiz bundan inhiraf ettiğinde zillete düşmüş, teorinin izini sürdüğünde ise kurtulmuştur.



Ailemde var olduğum ve hatırlayabildiğim ilk çocukluk evrelerinden beri teknikte de, şiirde de, meslek hayatımda da, aile hayatımda da, arkadaş çevremde de teorik düşünmeyi, yazarak çizerek, ahengi keşfederek yaşamayı düstur edinmiş bir garibim. Kimsesizim. Yanına yöresine bakmadan emanet alınacak olan davayı aldım ve sadece ben varım diyebilme cehdime şükrederek hayatın tadını çıkarıyorum. 12 Eylül öncesinde de çıkardım. Arakesitte de çıkardım. Arakesitten çıktıktan sonra da… Hayatı dolu dolu yaşadım. Hiç pişmanlık duymadım. Hapishanenin de beş yıldızlı otelin de keyfini çıkardım. Daha doğrusu hiç umurumda olmadı. Varsa harcadım. Yoksa hayıflanmadım, otobüse bindim, yürüdüm. Varsa helikoptere de bindim, vipte de uçtum. Aşkta sadakat, zulmette sabır ve tevekkül, zaferde mağlubun yanında olabilme ya da onu anlamaya çalışma melekesini kaybetmenin en büyük zafiyet olduğunu düşündüm.

17 yaşında Türk milliyetçiliği meselelerine dair yazılar yazdığınızı biliyoruz. Peki ülkücü harekete katılma süreciniz nasıl gelişti?

Ortaokulu Turhal’da okudum. Orada 9 Işık yürüyüşüne katıldım ama hiçbir şeyin farkında değildim. 1970 yılında Ankara’ya geldik. Liseyi Sincan’da okudum. Orada bütün fikirlerle iç içe bir arkadaş çevremiz oldu. Her kesimden önemli isimler yetişti oradan. Yani lise yıllarımızda bütün fikirleri tetkik etme fırsatımız oldu. 1974 yılında Türk Milliyetçiliği Tarihi’ni yazdım. Millet gazetesinde tefrika edildi. Aynı yıl Etimesgut Ülkü Ocakları başkanı oldum. Ziraat Fakültesi’ne girdim. Yıldırım bölgenin havasını teneffüs ettim. Ertesi yıl da Ülkü Ocakları Genel Yönetim Kurulu üyesi oldum. O yıldan itibaren de Muhsin Yazıcıoğlu ile vefatına kadar süren yoldaşlığımız başladı.

İhtilale giden sürece dair gözlemleriniz nelerdir?

İhtilal değildi ki yapılagelen. Darbe denebilir belki ama ihtilal değildi. İhtilal o kadar basit bir kelime değil. Mesela Eba Müslim Horasani’nin gerçekleştirdiği ihtilal sayılır.

İhtilal sürecinde yaşananlara baktığınızda acı çektiğiniz anılarınız nelerdi? Bu süreç engellenemez miydi?

İlk başlarda devletle küsme modası vardı. Bu teorik yetersizlikten kaynaklanıyordu. Balkondan seyretmek filan…
Darbe yanlıştı ve buna karşı direnç gerekiyordu. Zafiyet buradadır. Yoksa hamama giren terler. Elbette acı çekeceksin. Acının da bir teori meselesi olduğunu bilmek gerekir. Burada en büyük acı, “selam”dır. Kul hakkıdır selam. Sizden o kaçaklık ve mapus günlerinde ve erken gelen özgürlükte selamı sabahı esirgeyen dost bildikleriniz yüzünden acı çekersiniz aslında. Bize de en çok o dokunmuştur. Ama uzun sürmez silersiniz defterden olup biter.

İhtilal öncesi ve ihtilal sonrası olarak hareketi nasıl değerlendiriyorsunuz?

İhtilal öncesi iktidara yürüyen bir hareket vardı ama hiç sınavdan geçmemişti. Komünizmle mücadele sınav sayılmazdı. Kendi kendisiyle hakiki bir imtihan gerekiyordu. Darbe süreci bunun için bir fırsattı. İyi değerlendirilemedi. Darbeyi fazla ciddiye aldık. Acılarımızla ve mazimizle pek oyalandık. Cemal Amca adlı uzun şiirimde anlattım bunu.

İhtilalden sonra yol ayrımları meydana geldi mi? Mafyalaşma ve Çeteleşme gibi faktörler de ihtilalden önce hareketin içinde yer almış isimlerde zikredildi. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yolun ne idüğü anlaşılmadan yol ayrımı mı olurmuş. Erken özgürlük dedim ya… Çok uğraştık, yayınevi kurduk, kitabevi kurduk, bedava kitap dağıttık, gazete dergi çıkardık. Yeni mahfiller tesis etmeye çalıştık. Açılımlar yaptık. Ama henüz zaman gelmemişti ve erken hareketin problemleri ortaya çıktı. Açtığımız süreci başkaları kaptı.

Uzun yıllar Edebiyat, Şiir, Kitap, Gazete minvalinde birçok kültür, sanat işiyle uğraştınız. Nasıl başladı bu serüven ve bundan sonrasına dair planlarınız nelerdir?

Siyasette, sanatta, kültür hayatında, hayatın her alanında mümkün olabilen en büyük birliği kurmaktı amacımız. İhanet çemberi içindekiler hariç herkesle esas ittifak kabiliyeti peşinde idik. Bir de elbette bedii idrak ve hayatın estetize edilmesi meselesi… teori esas olunca güzelin, doğrunun ve iyinin içsel ve dışsal tasavvuru önemli… Türkiye Yazarlar Birliği, Türk Ocağı, Selçuklu Vakfı, Avrasya Yazarlar Birliği ve diğer bütün sivil toplum gayretleri ile medya TRT, ve diğer kurumlar bu açıdan emek verdiğimiz ama teori göz önüne alınarakçalıştığımız mahfillerdi. Oldu olmadı geriye bakmamak lazım. Bundan sonrası için otuz yıldır düşünüp de hep ertelediğim çocuk edebiyatına dönmektir hedefim. O yüzden masalları yazdım. Yazıyorum. Bir de çocuk dergisi düşünüyorum. Çocuk yayıncılığı ile birlikte… Gelecek kuşaklar adına ümitvar olmalıyız.

Yayınlanmış birçok eseriniz olduğunu biliyoruz. Özellikle Türk-İslam ülküsüne ışık tutan medeniyetimizin köşe taşlarının tanınmasını sağlayan Nurettin Topçu, Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Necip Fazıl, Namık Kemal gibi eserler ortaya koydunuz. Milli Askeri Stratejik Konsept hazırlanırken 28 Şubat arefesinde siz Milli Sivil Stratejik Konsept’i yazdınız. TYB fikir ödülü aldı bu eser. Su savaşları olacak dendiği yıllarda Su Barışı adında Türkiye ve Ortadoğu su politikalarını masaya yatırarak bir su barışı projesi geliştirdiniz. Avrupa Birliği rekabet analizi doktora çalışmanız. Su ve Toprak kaynaklarını muhafaza ile ilgili çalışmalarınız var. En son Ziya Gökalp ve Türkçülüğün Boyutları, Türk Sosyalizmi ve Nurettin Topçu’yu yazdınız. Ama bu arada da edebi eserler vermeye devam ettiniz. 12 Eylül’den sonra çıkan Kafes romanından sonra ara verdiğiniz romana devam ettiniz ve 2024 adlı romanınız 2008 yılında yayınlandı. Üç tane de şiir kitabınız yayınlanmış. Sizin için yazmak neyi ifade ediyor?

Yazmak hem yaşamaktır, hem yaşanandan kaçıp eve dönmektir. İnzivaya çekilmek, kendini tamamlamaktır. Hayat mı roman mı sorusunu kendi kendimize çok sormuşuzdur. Bazen birincisi öne geçer bazen öteki. Ama teorik ön plan dedik ya baştan varoluşumuzun nirengi noktası diye işte o sebepten yazmak belki de hayattan daha önemli olmaktadır çoğu zaman. Son zamanlarda yazmaktan kaçıp yine yazmaya sığındım. Sanal kahramanlardan rahatsız olup binlerce yıllık tarihe döndüm. Destanlarımıza masallarımıza döndüm. Onları yeniden işledim ve hepsini nazma çektim. Yapılan bir araştırma milletimizin bugünkü varlığının espiriye tahammül gücünün çok çok azaldığını gösteriyor. Dedem Korkutları, Nasreddin Hocaları, binlerce masalı, tekerlemeyi, Keloğlanı olan toplum niçin öylesine tahammülsüz, espriden anlamaz hale gelmiş acaba? Bence tekerleme bilmiyor, masal bilmiyor, tarihindeki söz kudretinden, imadan, mazmundan, tecaülüariften, mecazdan, mecazı mürselden, kinayeden, taşlamadan, hicivden ortaoyunundan habersiz nesiller yetişiyor da ondan. O yüzden yeni masallar yeni tekerlemeler yazdım. Dedemden Dinlediklerim ve Ninemden Dinlediklerim yayınlandı. Ama devamı var. Şimdiye kadar 10 bin beyit yazdım… son kahır ortamını böyle değerlendirdim. Yoksa yaşananlar, adam satmalar, gizli hayınlıklar beni içten çok yaraladı; kendi kendimi yedim durdum. Şimdi yazıyorum, yazmaktan diğer yazmalara geçiyorum. Gazete okumuyor, televizyon seyretmiyorum. Medyada aptal kutusundaki şaşkınlıkları izlemiyorum. Spiker şairleri hele hele hiç dinlemiyorum. Dinleyen ve alkışlayanların da ruh sağlığından endişe ediyorum. Gazetelerin köşe yazarlarının hemen tamamının da görevli olduğunu düşünüyorum. Daha önce gördüğümüz filmi tekrar izlemeye tahammül edemiyorum. Kitaba dönüyorum. Kalıcı olana… ebedi olana…

Bir sinema filmi hazırlığında olduğunuzu duyduk. Nedir bu hususun ayrıntıları?

Benim birçok sinema ve tv dizisi için yazdığım senaryo var. Ayrılık’ı saymıyorum. Kafes’i sinema filmi olarak yazdım. Hatırla Sevgili’nin hatırsızlıklarına kızdığım için bir 12 Eylül dizisi yazdım. Türkler adında belgesel drama sinema filminin senaryosu tamamlanmak üzere... Bir de Güllü diye bir başka senaryom var. Tehcirde bizim Kuruçay’da kalan ve Ermeni olduğunu bilmeyen kızın hikâyesi. Ben Güllü teyzeyi yakından da tanımıştım. Onun dramını yazdım. Ne yani Ülkü Ocakları başkanı, Türkiye Yazarlar Birliği başkanı ülkücü bir yazar, Ermeni sevemez mi? Ecdadı gibi hem de öyle bir sever ki… Kürtler Nasıl Türk Olur kitabımı okuyan Güneydoğulu kardeşlerim de, bin yıllık terkibimizin nasıl derin bir muhabbet taşıdığını gördüler, bana ifade ettiler. Üç yıldır bir başka uğraştığım proje var; o da MAKTUL adını taşıyor. Yani Kara Mustafa paşa… Bir de El Cahiz’in hayatını film yapmak istiyorum.

Gerek Entelektüel birikim, gerekse yapmış olduğunuz çalışmalarla Ülkücü hareketin öne çıkan isimlerinden olmayı başardınız. Halen üretme ve yeni nesillere kalıcı eserler bırakabilme gayretindesiniz. Bu birikim nasıl sağlandı? Yıllardır hiç bitmeyen bu azim ve kararlılığın iksiri nedir?

Ne diyor cenabı Mevla… Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? İnsan okur. Sözün kudretinin üstünde ne var? Yahya Kemal “Allahım bana söz kudreti ver” diye dua edermiş. Kutsal kitapların hepsi önce söze vurgu yapar… Tevrat önce söz vardı diye başlar. Kuran önce oku der. Yaradan rabbinin adıyla… ne müthiş vurgu… yaradan rabbinin adıyla okumak… bu Hacı Bayramın dediği gibi sürekli yaratılış hikmetidir.

Peki sizce ülkücünün kültür sanat edebiyata dair bakış açısı nasıl olmalıdır? Yada böyle bir bakış açısı var mıdır?

Kültür sanat ve medeniyet.. Ama bunların üstünde maya daha önemli. Türklük bir mayadır kültür ve medeniyetten ziyade… Maya asıldır diğerleri teferruat…

Ülkücüler kendilerine has bir kültür sanat edebiyat ortaya koyabilmişler midir?

Koydular tabii… Ama okumayanlar yüzünden konmadı zannediliyor. Adam, karşıma geçip bizden şair çıkmadı, romancı çıkmadı diyebiliyor. Bu ahmaklar yüzünden çıkmaz tabii…he he deyip geçeceksin… sanki bizden siyasetçi çıkmış da… iş adamı, burjuva çıkmış da sanatçı çıkacakmış. Bu gafiller başka bir gözlükle baksalar şu anda ülkenin en önemli yazarlarının, şairlerinin bizden olduklarını görürler.

İhtilal sürecinin diğer görüşler tarafından yazılıp çizilmesi, dillendirilmesi söz konusu olurken, ülkücü camiada 12 Eylül sonrasına dair neden ciddi eserler o dönemi anlatan yapıtlar ortaya konmadı?

Bak işte bu soru yanlış, dediğim gibi… insan okur… Marifet iltifata tabidir, bu kadar yeter hak edene yazılır. Etmezse yazılmaz elbet… Hadi benim Kafes unutuldu diyelim. Mehmet Önal’ın Efsane’ye üstelik TYB olarak ödül verdik. Ne kadar güzel bir ülkücü romandır o. Sonra Naci’nin, Şükrü’nün, Emine ablanın ve Emine bacının romanları hiç de küçümsenemez. Isparmaça’yı okumadan ülkücü diriliş gerçekleştirilemez. Nasıl ki Atsız zamanında Safiye Erol’un Ciğerdeleni’ini bize tanıttıysa ve biz onunla yeniden romanda dirildiysek, bugün de insanlarımızın bu türden tavsiyelere ihtiyacı var. Aksi takdirde başıboş kayıklar gibi kumsallardan kumsallara savruluyorlar…

Aynı zamanda bir iletişimci olarak çekirdekten yetişme gayretinde olan gerek yazarak, gerek okuyarak gerekse editöryal bazda çalışmalar yaparak kendisine yön vermeye çalışan gençlere ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

Bilgi kuvvettir. İnanç en büyük kuvvettir. İnanan bilir. Bilmek için okumak gerekir. Ama internet mesajlarını kastetmiyorum. Kitap okumak gerekir. Gazete de değil… gazeteler zararlıdır. Kapitalist temerküzün aparatlarıdırlar. Gazete kültürü kötü bir kültürdür. İnsanı terörist yapar. Terörün sorumlusu gazete kültürümüzdür.
Mayamızın devreye girip kültürü dövmesi gerekir. Onu pişirmesi, yoğurması gerekir. Yoksa tek başına kültür hiçbir şey ifade etmez. Türk kültürü kürt kültürü arpa kültürü buğday kültürü… hiçbiri diğerine galabe çalamaz. Ama Türklük mayası kabın tamamını ya yoğurt yapar ya da süt bozulur, çöker. Maya kültürden de medeniyetten de üstündür. Gençliğin mayası bozuksa yapacak bir şey yoktur. Atın gitsin. Mayası sağlam olanlarla yola çıkarız. Mayası sağlam olanlar bizi zilletten çıkarırlar.

Son yıllarda bestelerinizi de gün yüzüne çıkardığınızı görüyoruz. Öyle ki bazı besteleriniz okunmaya da başladı. Beste çalışmalarınız önceden de var mıydı? Yayınlanacak veya paylaşmayı düşündüğünüz yeni besteleriniz de var mı?

200’ün üzerinde bestem var. Artık aruz yazıyorum. Ve hemen hepsi besteli olarak geliyor zaten. Fakat iki üçü yayınlandı. Gam gazelimi Alp Aslan da Tülin Kuşoğlu da güzel okudular. TRT cd olarak yayınladı.
Şimdi şehit türküsü besteledim. Bir de Kürt marşı… İkisi de sürpriz…

Son dönemde yazılarınız sitemiz Haber Arz’da yayınlanıyor. Ciddi de bir okuyucu kitlesine sahipsiniz. Yazı üslubunuz ise gayet net ve sert mizaçlı. Nedir bu keskin çizginin sebebi?

Ben mi keskin çizgiliyim? Yahu ne zamandan beri normal mutedil, insan sever tabiat keskin olarak anılır oldu. Bu kadar yumuşamaya da pes doğrusu… Demedim mi başta. Efendimiz “bir elime ayı bir elime güneşi verseniz davamdan dönmem” derken ona şimdi ‘yahu ne inatçı adam, versinler şu başkanlığı sonra nasıl olsa peygambersin düzeltirsin’ denir mi? Yine de diyeyim: okumak… Namık Kemal’den, Mehmet Akif’ten, Ziya Gökalp’ten, Nurettin Topçu’dan, Atsız’dan, Necip Fazıl’dan, Arvasi’den, Erol hocadan, Cemil Meriç’ten bize kalan tecessüs, merak, mesuliyet, sadakat, aşk, merhamet, hörmet, hakikat ve samimiyet çizgisi…

MÇP'den kopuş ve BBP'nin kurulmasına varan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Neydi o zamanki gerçek problemler?

İkisi de yanlıştı. Aslolan gerçek milliyetçilik yani mümkün olabilen daha büyük birlikti. İkisi de bunu gerçekleştiremedi. Teorileri zayıf kaldı. Dediğim gibi teori esastır. Yeniden masaya oturmak lazım. Geçmiş geçmişte kaldı cancağızım şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Bütün yaşananlar Muhsin başkanın hatırı için telakki edilir ve beklenen ziya için akıllar başlara devşirilirse ülkücü hareket dirilir. Yoksa çürüyen her şeyin toprağa karıştırılması gerekir. Belki ileriki nesiller oradan neşvü nema bulurlar.

BBP'yi kurduktan sonra başta MHP cenahından olmak üzere yaşadığınız problemler nelerdi?

Geç bunları azizim bir kalem…

Sizce Muhsin Yazıcıoğlu'nu Lider yapan özellikler nelerdi?

Dedim ya dinlemiyor musun? Bende neyse onda da o… sadakat, mesuliyet, vefakarlık, aşk, hörmet, merhamet, tecessüs, merak, hakikat ve samimiyet çizgisi… Bir de yoldaşlık… onunla yol önemli mi? Yoldaşlık önemli… nasıl olsa yol icad edilir.

Uzun yıllar Muhsin Yazıcıoğlu'na yarenlik etmiş, en yakınında olmuş isimlerdensiniz. Şüphesiz birçok anıyı paylaşmışsınızdır. Bize bu anılarınızdan birkaç tane anlatabilir misiniz?

Bir toplantıda birilerini haşlayacaktım, ki onlar eski bakanlardı; tokalaşma anında yüz kişinin içinde gözüyle işaret etti: dedi ki; canını yediğim n’olur bugün onlara dokunma”… Ben de mesajı aldım, dokundum yine de ama sadece ikisinin anlayacağı biçimde… Üç sefer aday oldum. Üçünde de zor emeklerin sonundaki hüsranın ardındaki müteşekkir tabiatını ve yüzünü unutamam. İki sefer de gerçekten seçilebilecekken yerimizi onu rahatlatmak için bırakışımızdaki şükran mimiklerini de… Ama daha ilgi çekici anıları Bizim Muhsin başlığıyla yazdığım kitabımda anlatıyorum. Bizim Muhsin mi olsun yoksa Sır mı bilemiyorum. Onu birçok kuşak ve farklı kesimler bizim Muhsin diye anardı. Bazıları da ev danasından hikayesi… yani biraz akıllarınca küçümseme yaklaşımı… Belki de ne bileyim Başkan derim ismine…

Muhsin Başkanı Sivas’tan Ankara’ya genel başkanlık vazifesi için getirilme sürecini en iyi bilen birkaç isimden birisiniz. Bu olayı birde sizden dinleyebilir miyiz?

Bunu en iyi Mustafa Mit bilir. Türkiye’deki en müthiş Muhsinci Mustafa Mit idi bir zamanlar… Türkeş’e karşı bile… Anlatayım mı? Neyse anlatmayayım…

Türkiye de her 20 yılda bir darbe teşebbüsü olduğuna dair bir kanı var. 1980 ihtilali ve 28 Şubat süreci arasında fark görüyor musunuz? Sizin her iki konuda da net tavrınız vardı. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunları?

80 arakesitinde yirmili yaşlardaydık. Tıpkı Nazım Hikmet’in yirmili yaşlardan bahsederken elma yüzlü yirmili yaşlar dediği gibi. Elma gibiydi yüzlerimiz. Ama korkmadık. Doğal bir süreçmiş ve biz istemişiz gibi… biz istemişiz derken darbeye ortaklık filan değil tabii… hiç imtihan olmamıştık. Kendimizi tamamlamamız gerekiyordu. Aslında darbe basit bir şeydi ve biz oradan pişerek çıkmalıydık. Ama öyle olmadı. Döküldük. Üstelik kimse kötü bir sınavdan geçmediği halde… tam 12 eylülde vurduk 12 eylülü… otuz yıl sonra zırlayanlar gibi değil… ağlayanlar gibi değil. Kin güdenler gibi değil. Zamanında zalimin karşısında susmayacaksın. Din ile kin bir arada olmaz diyor Nurettin Topçu… 28 şubatta da öyle. Çevik Bir beni mahkemeye verdi, başkasını değil. Neden? Örtülü darbe lafını kullandığım için. Bugün ortalığa dökülen çok bilmiş liberal zevat ile daha önce görmediğim kahraman kardeşlerimiz benimle röportaj yapmak istediler hani mağduruyuz ya 12 eylüllerin. Biz ne dedik? Sana ne kardeşim. Beni kimse edemez mağdur! Bakın size bununla ilgili yazdığım şiiri okuyayım:

12 EYLÜL

‘Her şey ne kadar da değişti’ gibi yaparken
Değişmek arzusunu dile getiren arkadaş,
Değişmek sence bu mu?
Bir çoban bile daha iyi değişir senden
Sürüyü otlatırken her gün farklı bakar mala, davara,
Kır çiçeklerine de…
Köylülükten kurtulmanın yollarını gösteren
Orta halli bir kasabanın orta halli yazarı,
Bize şehrimizi anlatmıyor da,
Şehrin kapılarını gecenin karanlığında istilacıya açanlar gibi
Arkadan vuruyor kardeşini üç kuruşa.
Anamızın yüzü nasıl da benzerdi şehrimizin yüzüne?!
Şehrimizi şimdi başka bir şeye benzetenler,
Aslında anamızı belliyorlar sinsice…
Anamızı ve doğal olarak kendi anasını da…
İki şey ancak ölümle unutulur diyordu Nâzım;
İki şey: anamızın yüzü ve şehrimizin yüzü…
Bu gelen nasıl bir ölüm ki…
Bana yaz dedi Çağatay, on iki eylülü
Ne yazayım, o zaman yazdım, başkaları gibi değil
Şimdi değil otuz yıl sonra değil…
O zaman…
O zaman kaç kişiydik ki zâlimin karşısında susmayan?..
Şehir unuttu her şeyi,
Şimdi dönüp başka şehir kuruyorlar, başka mâziler edinip
‘Zalimin karşısında susan dilsiz şeytandır!’
O yüzden tam 12 Eylül’de vurdum 12 eylülü.
Kenana mektuplar döşendim uzun uzun.
Hapislerinde yattım, kafeslerinde…
Yazdım, söyledim, haykırdım, işkence gördüm, işsiz kaldım
Nereden bileceksin?
Sen benim ne çektiğimi nereden bileceksin?
Uzaktın ümmet kardeşliğinden…
‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ bile diyemezdin delikanlıca.
Kaç yıl geçmiş; otuz mu, kırk mı?
Hâlâ karşıma çıkar durur her adımımda gençliğim
Geri dönüp duruyor yankıları sesimin…
Karşımda kendim… yirmi yaşlardaki kendim…
O yüzden atamam yanlış bir adım,
yanlış,
yeni,
değişmiş…
Çok fırsatlar çıktı, başka şehirlerde çok anahtarlar…
Fakat yirmili yaşlardaki kendim, yirmili yaşlardaki kendim
Mesuliyet, sadakat, samimiyet, hürmet ve aşkın fikri
“Bizi kullanmışlar” diyenlere inat
Elma yüzlü yirmili yaş yüzünden ka-ça-maz!
Ben korkmadım ki hiç…
Onlar korktular.
Korkuları postallarından belliydi.
Başları olmayan, apoletleri olan
Yüzleri, gözleri, kalpleri olmayan, miğferleri olan
Tertemiz üniformaları bir de…
Omuzları vardı, miğferleri vardı, postalları vardı
Ama başları yoktu… gözlerinden mi anladım?
Başı olmayanın gözü mü olur?
Ama bildim korktular benden… “korku postaldan belli olur mu?
Oluyor işte”, korkuyorlardı…
Kaç yıl geçmiş Çağatay dostum, hesap kitap ettin mi?
Kim derse ki “kullandılar” bil ki, bugün de kullanılıyor o
İnsan bir kere kullanılmaya görsün Çağatay,
Bir kere kullanılmaya görsün…
Korkup kaçanı tanırım ben
Sesinden tanırım, postalından tanıdığım gibi
Tanırım milletine sırtını döneni, şehrini kirleteni
Anasını satanları…
Şu dünyada üç şey vardır yenilir: biri elma, biri ayva, biri nar
Öyle ya ardından belli yâr diyeceği…
Muz diyebilmek için bütün bunlar dostum.
Anlayacağın değişen bir şey var; yâr…
Ben biliyordum böyle olacağını…
Kızların isimlerinin değişeceğini:
“Elif, Döne, Emine… yaylada pınarsınız, bereket siz varsınız.”
Karakoç’un Mihriban’ı da hayâl, Akbaş’ın kızları da…
Ayrılık hep masamın üstündeydi, yapamadım.
Hep masamın üstündeydi, izmaritlerdeydi…
Ayrılık çöplükleri ayıklayan, didikleyen,
Yahut kim kemik verirse bir parça
Ona koşan başıboş itlerdeydi.
İpini koparmış kayıklar gibiyim
Yüzüyorum başıboş sokaklardan sokaklara
Düşmanı ilk görüp de haber verememenin acısını duyuyorum
Ne kadar turuncu bakıyor minareleri camilerin
Ne kadar ölçüsüz, hadnaşinas, sipsivri
Neden üç şerefeli yaparlar, dört minareli
Kubbesi tabak kadar mahalle camilerini?
Görmezler mi ecdâdın merhamet kokan camilerini?
Ben ne anlatıyorum, onlar ne anlıyor?
Özgürlük sanıyorlar esaretlerini.
Beni atın o halde ırmaklardan birine!
Belki biri çekip çıkarır ilerde…
Ne balığa benzerim, ne ayakkabı eskisine.
Atlantiğin sularına erişmek istiyor ırmaklar…
Atlantiğin suları çalkanıyor.
Hırıltısı, hışırtısı, kızıltısı derinlerin…
Atlantiğin suları çalkanıyor.
Kendimi gördüm suyun dibinde;
Elma yüzümü gördüm kırk yıl evvelinin,
Kendimi gördüm bir elma gibi yüzü,
Atlantiğin dibinde.
Gündüzü mü kovalıyorum, geceyi mi?
Atlantiğin altında işim ne?
12 Eylül’de bıraktım her şeyimi…
Martıların ürkütücü sesini duyuyorum.
İstanbul’un saadetini anlatıyorlar;
“Gak gak ediyorlar, vak vak ediyorlar.”
Tehlikeden habersiz huzuru paylaşıyorlar;
Küçük, geçici didişmeler yetiyor onlara.
Atlantiğin dibinde İstanbul’u dinliyorum.
Yeni istilacılarına ne kadar da hürmetkâr;
Yaşasın bunlar ne kadar da demokrat!
Alacaklar postalların çiğnediği kaldırımlardan
İntikamlarını…
“Geç oldu biliyorum” diyor Üsküdar’daki kardeş
“Sen ki mağduruydun değil mi eylüllerin?”
Hayır diyorum, gak gak ediyorum, vak vak ediyorum
Kimse beni edemez mağdur!
Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim…
Mavidir tozlarım, mavi nurdan bir ırmak gibi uçuşur.
Medeniyet dirilişçiliğinin intikamla işi yok!
Unuttun mu Topçu’nun söylediğini def’aten?
“Hiç olur mu bir arada dinle kin?”
Leküm diniküm veliye din.
Herkes anayasasını alsın da gelsin…

Son dönemde siyasetten uzak olduğunuzu biliyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatının ardından da genel başkanlık için isminiz üzerinde bir mutabakat sağlanmıştı. Ama aday olmadınız. Neydi aday olmamanızın sebebi? Yazıcıoğlu sonrası BBP'nin yapılanması hususunda neler söylemek istersiniz?

Aday olmak kadar saçma bir şey yoktur. Emanet ehline verilir. Bakın size İslamın asıl şartlarını söyleyeyim:
Bir: Allaha şirk koşmayacaksın! Yani ondan başkasından korkmayacaksın. İki: haddi aşmayacaksın… Üç: akletmez misiniz emri ilahisine uygun olarak akıl yürüteceksin. Dört: emanete hıyanet etmeyeceksin. Beş: emaneti ehline vereceksin. Bu beşi aslında bir. Eğer bunları yapmazsan ne yaparsan yap Müslüman olamazsın. Bugün güvendiğimiz dağlara ne yağıyor? Allah’ı koyması gereken göğüs kafesine bir takım efendileri oturtmuş…
Haddi aşmış… Olması gereken yeri bilmiyor, durması gereken yerdi durmuyor. Herkes her görevi isteyebiliyor. Bilgisini seviyesini tartmadan her yere atlıyor. Başka akıl sahibi değil. Akletmiyor. Yanlış yapıyor. Sonra da Allah’ı suçluyor. Niye hizmetine koşmadı diye. Yine Nurettin Topçu’nun dediği gibi: Allah onların hizmetçisi… Akif ne diyor: “Hudayı kendine kul etti kendi oldu Huda…” Sonra emanete hıyanet edebiliyor fütursuzca… çevreyi kirletiyor. Bulunduğu yeri kirletiyor. Şehrini yani anasını… hani der ya Nazım “şehrin yüzü nasıl da benzerdi anamazın yüzüne”. Emaneti ehline vermemek kıyametin kopmasını beklemek demek. İster büyük kıyamet isterse o toplum için gelecek olan felaket! Şimdi bu fasıldayız ülke olarak, cemiyet olarak, siyasi grupçuklar olarak…

Son dönem ülkücülük ve Alperenlik üzerinde bir takım tartışmalar söz konusu. Sizce ülkücü kimdir? Alperen kimdir? Bu kavramlar aynı mıdır farklı mıdır?

İkisi de benim yıllardır anlattığımı anlamamışa benziyor. Yoruldum ama bıkmayacağım. Ülkücülük peygamberi tavırdır. Ülkü devleti kurmaktır. Teoman Durali’nin dediği gibi: Türklerin en büyük meziyeti ülkü devleti kurmalarıdır. Ülkü devleti çok önemli bir kavram. Başka devletler gibi değil… hani şair der ya; başını bir gayeye satmış kahraman… Adanmışlık… nezir serencam…Allahın yeryüzündeki gölgesi… Adalet ve hareket… P. A. Sorokin, bir medeniyeti ancak ve sadece ülkücüler kurar yahut ibda eder, diriltir der. Bu anlamda ülkücülük alperenlikten de üstündür. Ama ülkücü zaten tarihte de birkaç kişidir. Alperenlik en mükemmel meslektir. Yani alperen önce meslek sahibi olur. Ülkü devletini kurmak için o birkaç büyük ülkücü için canını hiçe sayar ve derviş gazi – alp eren mesleğini sürdürür. Her ülkücü aynı zamanda alp erendir. Nasıl ki büyük ülkücü yani medeniyetimizi dirilten (mimaride) Mimar Sinan da aynı zamanda bir alp-erendir. Yani savaşlarda gazalarda o da vardır. nasıl ki, padişahların hasları da… nasıl ki, Evliya Çelebi de… nasıl ki Mehmet Akif de… Yani ne Ülkücülük ne de Alperenlik bir siyasi bölünme aparatı olarak kullanılabilir. Bu iki bileşik ve iç içe kavramın zıtlığı mümkün değildir. Siyasi parti kalabalığı hiç değillerdir. Anlaşıldı mı?

Eğitimle iç içe olan biri olarak Alperen Ocakları'nın eğitim faaliyetlerini yeterli buluyor musunuz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Hiçbir tarafın eğitimini yeterli bulmuyorum. Hiçbir cemaatin eğitimi de, hiçbir partinin eğitimi de, eğitim kurumlarının eğitimi de yeterli değil… üniversiteler ticari kuruluşlar haline geldi. Pazarlamacı hepsi. Akademik hayat öldü. Medya zır cahil dolu. Siyasi partiler fırsat kollayan genç toy savcı, kaymakam, bürokrat, akademisyen ve gazeteci kaynıyor. Biz Ülkü Ocaklarında da sonrasında da Muhsin başkanla en çok bu mesele için kafa patlatırdık. O sıkıntıyı anlatırdı ve otomatikman bize görev düşerdi. Özellikle özel seçilmiş ve vicdanını hür kılabilecek vasıfta adeta kendini görevli hisseden, seçilmiş hisseden gruplar oluştururduk. Onlara özel seminer programı hazırlardık. Mesuliyet, samimiyet, sadakat, aşk, merhamet, hörmet, tecessüs çizgisini esas alan böylesi özel programlar yapılabilir. Her alp eren en az beşyüz kitap okumalıdır. Bunların listesi zaman yenilerdik. Bunu 70’li yıllarda da yaptık, 90’lı yıllarda da… Gerçi kişi kendisi bunları keşfetse daha iyi olur, ama yönlendirmek teşvik etmek de mümkündür. Zararlı değildir en azından…

12 Eylül tarihinde yapılan anayasa referandumunu çok sert dille eleştirmiştiniz. Hatta “ Bakın açıkça ilan ediyorum: Bu evet kampanyası İslam’dan nasipsizdir. Hiçbir estetik kaygı taşımamaktadır. İslam’ın hürmet, merhamet ve aşk medeniyetinden haberi yoktur. O kadar inciticidir ki, sadece yaşayan insanları değil, mezardakileri de rahatsız etmiştir. ” gibi çok sert ifadeler kullanmıştınız. Bunun neticesinde de Bugün ve Zaman gazetelerine verdiğiniz röportajlarınız yayınlanmamıştı. Neydi bütün bunların özeti?

Sert mi? Bana göre hayli mutedil bir açıklama o… Muhsin başkan da çok çok bu şekil suistimal edilmişti. Sözleri çarpıtılmış yahut tuhaf bir süzgeçten geçirilmişti. Nuri abi de şikayetçiydi. Türk Ocakları yani. Sonra Turan Güven de benden sonra vakfımızın başkanı olduğunda aynı şeyler onun da başına gelmişti. Ayrıca bu türden yayıncılık iğrençtir ve sahibini de yaralar. Onları da kurtarmak için öğretici bir tepki ortaya konmalıdır. N’oldu? Memnunlar mı hayatlarından? Kul hakkıyla gittiklerinde ne cevap verecekler orada? Evet bu en büyük kul hakkıdır. Altından kalkamazlar. Ayıptır ve faşizmin her türlüsü ayaklarımızın altındadır. Evet iman tazelemeli ve kimim ben ve bu hal neyin nesi demeliler, demeliyiz…. Yok öyle üç köfte beş kuruşa…

Referandum süresince gerek ülkücü isimlerin gerekse Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nun isminin ve resminin kullanılmasını doğru buluyor musunuz?

Ya demin bir yerde daha söyledim. Geç bunları bir kalem… Referandum neydi? Var mıydı öyle bir şey… Allah Allah anayasa mı yaptık… babayasa mı babo…

Birkaç yıl önce başlatılan ve dalga dalga büyüyen adına da Ergenekon ismi verilen operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca dava ismi birçok Milliyetçiyi rahatsız etmişti. Sizin görüşünüz nedir?

Önceden çok kızdım. Bu ismi takan düpedüz manyak dedim eğer ajan değilse… Fakat bundan sonra yani ahanda bu dakkadan itibaren yanındayım. Ergenekon da ortaya çıksın. Ötüken de… Buhara da Semerkand da… Kahta da… Penisilvanya da… Şike de… Şükür de… tövbeler sevaplar günahlar, kasetler, cdler, bütün ne varsa… şaka bi yana ben bütün meslek sahibi olmayanları asalak görürüm. Üretime katkısı olmayan, teknik olarak bir işe yaramayan herkes asalaktır. Devlete yüktür. Milletvekilleri, medya mensupları, akademisyenler, hukukçular hele başta, resmiler gayri resmiler, istihbarat yaptığını zannedenler, diplomasi yaptığını zannedenler, güvenliğimizi temin edenler-edemeyenler, okullar, hocalar, bir tek köylüler lazımdır bize… bir de işçiler, mühendisler… gerisi işe yaramaz. Ne sanatçımız sanatçıdır, ne alimimiz alim… o halde niye milletin sırtından geçinsinler… insinler milletin sırtından… Demek ki düzenli eskisi gibi bir darbeye deşebbüs edilmiş ama bu sefer Amerika izin vermemiş nedense… nedenseye takılan yok nedense?... Yahu kardeşim geç bunları bir kalem… Size ne, bize ne? İki kukla var; kuklacı ikisini de oynatıyor işte bu kadar!

Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekilerin hayatını kaybettiği hadise konusunda ilk günden beri skandallar bitmek bilmiyor. Siz bu hadisenin en başından beri sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaza mı? Suikast mı? İhmaller var mı? Varsa bu ihmallerin sorumluları kimler? Bundan sonra neler yapılmalı?

Yok ya… Yapılması gerekeni ulu orta söyleyeceğimi mi zannettiniz? Bu konu hassas bir konu ve ben bunu kimseyle paylaşmam…. Yapılması gerekenler yeri gelince yapılır. Bu da mağdur edebiyatı gibi birilerinin işine yarıyor. Konuşmak doğru değildir. Yeri geldi mi, hesap görülür.

Siz o dönemde yanında siyaset yapıyor olsaydınız, kazanma ihtimali dahi olmayan bir beldeye o şartlarda gitmesine izin verir miydiniz.?

Bu soru da yanlış… ne yani başkan partisinde çalışanların itelemesiyle oradan oraya gidiyor… Bir kere bir şey söyleyeyim. Son geziye çıkmadan bizim evde sabahladık. Ya bırak gitme, ne işin var lüzumsuz seçim gezilerinde; bu iş konjonktür meselesi bir gün gelir bizim de çağımız; eve dönüş stratejisi-inziva kültürü salık verdim; daha önce de vermiştim. Her şeyden bıkmış o saf –pür insan yüzünü gördüm. O sanki gideceğini biliyor gibiydi. Ama ruhani bir şeydi bu. Yani Allah onu çekti aldı, bu yaşanan bütün musibetlerden… Güzel bir ölümle öldü. Allah adanmışlara öyle ölüm nasip etsin. Geri kalan yine meslek erbabının yapacağı bir iştir. Öyle önüne gelenin konuşup yoracağı tüketeceği sonra milletimize sosyal psikolojik faktör olarak döneceği bir şey değildir.

Empati ve Protokol başlıklı bir yazınızda “ Bugünlerde cemaat dışında bulunan garibanlara da empati ve sempati besliyorum. Acıma duygusu işte…” şeklinde bir kısım var. Cemaat dışında olanlara acımanın sebebi nedir?

Niye cemaate de acıyorum. Her cami cemaatine… Saf tuttuğu kardeşinin derdini bilmeyene acıyorum. Cami mimarisi nasıl olur diye bilmeyen cami yaptırma derneğine de… AVM’leri mabet gibi görenlere de acıyorum. İçinde kalvinizm olduğu halde onu İslam zannedenlere de… bugünlerde liberallerin kazığını yemiş bulunmanın dayanılmaz endişesini ve bir tereddüdün romanını yaşayan cemaate de acıyorum. Acıma duygusu insanidir. Bütün bunlara acırken ne yaptığını bilmeyen eski alışkanlıkları ile yanlış işlere tevessül eden ama bunu emir komuta zinciri içinde yaptığı halde şaşkınlık yaşayanlara da acıyorum. Bak işte burada da SUDUR KİMİN KİMİ YİYECEĞİNE KARAR VEREN şiirimi hatırladım. Şöyleydi:

SUYUN KARARI

Sular yükseliyor…
Sular yükseliyor, karıncaları yiyor balıklar.
Ruhum med ve cezir gibi iniyor çıkıyor…
Denizde dalgalar ve köpükler bir iniyor, bir çıkıyor.
Sular yükseliyor…
Şimdi kim karınca, kim balık?
Sular yükseliyor ve ben karıncaların yoldaşıyım.
Vay halimize!...
Sular yükseliyor, tufan mitosunu hatırlayın.
Seller ne varsa katacak önüne şimdi…
Çıkın yükseğe, daha yükseğe...
Nuh tufanından beri yükseliyor insanlık
Hayvanatla birlikte.
Sular çekiliyor…
Sular çekiliyor, balıkları yiyor karıncalar.
Terkedilmiş bir kent gibi kıyılar…
Leşler, üzerinde karıncalar.
İntikam duygusuyla daha saldırganlar…
Şimdi daha keskin dişleri var.
Balıklar… ki, deryânın özgür şövalyeleri
Suda yitirdikleri Leylâları arar.
Ben silahı elinden alınmış askerin yanındayım…
Karıncalar kemiriyor kemiklerimi, iliklerimi.
Karıncalar! Yoldaşımdınız, ne oldu?
Sular çekiliyor; kanım çekiliyor neden…
Parmaklarım böyle mor, uzanıyor geceye
Karanlık ve ölüm gibi…
Sudur kimin kimi yiyeceğine karar veren.

Abdullah Öcalan'ın yakalanıp getirildikten sonra asılamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Orada MHP başta olmak üzere meclisteki temsilcilerin iradesizliği var mıydı? Nitekim bebek katili bugün yattığı yerden dağdakileri yönetmeye devam ediyor. Şartları ise dağlara nazaran çok daha iyi!

Onun şartları her zaman iyiydi. Asılmaması bir anlaşmanın ürünüdür. Burada önemli olan kimin derdest edip önümüze attığıdır.

Bu günlerde Özellikle Bdp pervasızca açıklamalar yapıyor, devlete meydan okuyor hatta kendi devletini ilan ettiğini söylüyor. Bu durumun sebepleri ve çözüm önerileriniz nelerdir?

Bu konuyla ilgili Kürt Sorununa Türk Tarih Felsefesi Açısından Yaklaşım adlı araştırmamda değinmiştim. Beş yıl önce. Ama devlet yetkilileri okumadılar. İş işten geçti. Fakat vakit o kadar geçmiştir ki çok erken sayabiliriz. Yani her şeye yeniden başlanabilir.

Kürt sorununa bakışınız ve çözüm önerileriniz nelerdir?

Dedim ya… Kitabımda var. Hadi bir parça bahsedeyim: En radikal olanından. Bu işi Kürt milliyetçiliği çözer. Milliyetçilik zira demokratikleşmeyi getirir. Çoğulculuğu getirir. Milliyet kavramını getirir. Bugün bölücü örgüt milliyet kavramından hele hele Kürt milliyetinden bihaberdir. Nasıl ki Türk milliyetçiliği İslam medeniyet dairesi içinde birleşytirici ve emperyalizme karşı koyucu faktördür. Keza Arap milliyetçiliği… ve diğer mazlum milletler milliyetleri ve milliyetçilikleri. Hani der ya Akif; “Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz”. Şimdi Akif’in bu sözünü anlayamayan bazı İslamcı kardeşler asabiyeciliği, etnik milliyetçiliği ve kavmiyetçiliği milliyetçilikle karıştırarak aslında İslam kardeşliğine bomba koyuyorlar ve sözde liberallerin oyununa geliyorlar. Halbuki İslam aleminin en büyük düşmanı liberalizdir. Çünkü onlar Tanrıya inanmazlar. Tanrı öldü yaşasın birey sloganlarıdır. Tanrıyı yok eden zihniyet, bireyi putlaştırıp ne kadar Allahın gücüne giden maraz varsa onları ihya ederler.
Zaten yakın gelecekte Müslümanlar bu global zihniyet çözülmesinin üçyüz yıllık oryantalizmin projesi olduğunu anlayacak ve “ben ne yaptım mukaddes emaneti nasıl da ayaklar altına aldım” diyerek ahlayıp oflayacak ama iş işten geçmiş olacaktır. Dilerim o sırada cemaatlerde yetişmiş masum ve yetenekli Anadolu evlatları heder olmaz. Bir de Kürtler yine bir tuzağa düşürülüp yeni bir katliama maruz kalmazlar. Zira ABD bölgeden çekildikten sonra Arap dünyası bunun bu son zilletin kaynağı olarak işbirlikçi Kürtleri suçlayacak ve maazallah yeni cinayetlere zemin hazırlayacaklar. O zamana kadar Bediüzzaman’ın dediği gibi Türkmen, Kürt, Zaza, ve diğer bütün budunlarımızın yekdiğeri olmadan ayakta duramayacağını bilmeliyiz ve yeni bir büyük birlik projesi geliştirmeliyiz.

Röportaj: İlknur KOÇ



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)