Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Mağlûpların Öfkeli Sesi... (Adnan İslamoğulları)

Ezelî bir mağdur ve ezelî bir mağlûp: Cemil Meriç

Mağlûplar bahsinin bu deminde, kendisini 'ben ezelî bir mağlûbum' diye tanımlayan Türk düşüncesi zirvesinin tek başına parlamağa devam eden münzevî yıldızı merhum Cemil Meriç'i yazmanın zorluğuna atılmış ben, bu zorluğun altından nasıl kalkabileceğimi hiç hesap etmemişken ve ilk kelimeler düşerken önümdeki word sahifesine, yani bendeniz kulaç atmağa başlarken Doğu ve Batı arasında yorgun ve cesâretten yoksun kollarımla bu yazının âkıbetinden de emin değilim...



Bu mağlûplar denemesinin asıl zorluğu, kendisini çok ağır kelime darbeleriyle, inzivâsından yükselen sarsıcı çığlıklarla, kaderin kendisini sürüklediği uzun süreli karanlığının içinden, çevresine, yaşadığı müddetçe yaydığı göz kamaştırıcı ışıkla, kitaplarının sonunda motiflenen neredeyse bir ansiklopedi cesâmetindeki kanaviçeleriyle ve nihâyet kendisinden sonra neşredilen Jurnal'iyle kendisini fâs eden Cemil Meriç'i anlatabilme zorluğudur... Bu zorluktan, kendisi hakkında yazılan çok az sayıda kitap ve makale sahipleri, hatta kızı Ümit Meriç Hanımefendi ve oğlu Mahmut Ali Meriç dahi hâli değildir... Bu satırların yazarı da, merhumu kendisine ayrılan 'bu ülke' sütununda anlatmağa ancak cür'et edecektir...

Cemil Meriç, Arap şiirinin zirvesinde asırlardır tek başına oturan Maarri'yi en büyük şair olarak görür. Aralarındaki kader ortaklığı; ikisinin de karanlığa mahkûm oluşlarıdır. Maarri, 'Hayat eski bir hastalıktır, devâsı da yoktur' der bir beytinde ve hayatın kendisini bizzat bir hastalık, bir maraz olarak görür; tıpkı hayata aynı pencereden bakmak zorunda kalacak olan Cemil Meriç gibi...

(Tütüncü Mehmet Efendi Cad. 2/4 Göztepe, İstanbul) Bu adres Cemil Meriç'in bir kısım zevâta yolladığı kitaplarındaki ithafların altına düşülen bir diyalog çağrısıdır, bir dostluk dâvetidir aslında... Ne yazık ki, mezkûr ithafların muhatapları arasında çok az sayıda kişi bu dâvete icâbet edecektir. Bu sebeple merhum da bir süre sonra artık ithaflarının altına bu adresi düşmekten vazgeçecektir...

"Hayatım katır ahırında serenad vermekle geçti... domuzları kutsal kitaplarla besledim ve itleri kalbimle..."

Cemil Meriç'ten italiklediğimiz bu satırlar ve benzerlerine sıkça çarpılabilirsiniz kitaplarında. Arka planında, derin bir sukut-u hayalin ve yalnızlığın; mağduriyetin ve mağlûpluğun tezâhürüdür bu çarpıcı, çarpıcı olduğu kadar da ezici cümleler... Jurnalinin bir başka yerinde, bir takım eşhastan bahsederken, "Karşımda ölünceye kadar dinleyici kaldılar. Ve asırlarca daha yasasalar hep dinleyici olarak kalacaklardı" demiştir... Muhataplarının, bu satırların düşüncesinin altında un ufak olması da yalnızlığının belki bir başka sebebidir. Bunu muhataplarının yüzüne söylemiş midir? Bunu bilmiyoruz, fakat bildiğimiz bir şey var ki, kitapları bugün okuyucu üzerinde ilk okumalarda nasıl bir eziklik hissi uyandırıyorsa, karşısındaki dinleyicilerinde bu etki kat be kat fazla olmuştur...

Bir taraftan muasırları üzerinde böyle bir tesir bırakırken, diğer taraftan bâzı yazar ve şairlere ve dostlarına gönderdiği kitaplara düştüğü ithaflarda ne kadar diyalog ihtiyacı içinde olduğunu görürüz. Bu ithaflar arasında Atilla İlhan'a yazdığı ithaf ve aslında bir itiraf, yaşadığı yalnızlığın trajedisini ortaya çıkaran tarihî bir vesikadır... Şöyle yazar Atilla İlhan'a:

"(...)Yazım bir sohbete davetti, bir sohbete davet, daha doğrusu bir nevi sevgi taarruzu. Aylarca cevap bekledim. Sonra 'Bıçağın Ucu'nu okudum. Sonra 'Kurtlar Sofrası'nı. Yaşadığımdan haberdar değil miydiniz acaba?..."

Atilla İlhan'ın cevapsızlığını ancak kendisinin bir ölü zannedilme ihtimaline mahbes kılmaktadır. Selim İleri'ye gönderdiği 'Mağaradakiler' kitabındaki ithafta da şunu yazar Cemil Meriç:

"(...)Tek ricam: hazırlamak için değil, yalnız kaleme almak için dört yılımı harcadığım bu kitabı sonuna kadar okumanız. Yalnızım ve diyaloga ihtiyacım var..."

Kitaplarındaki ithafların büyük çoğunluğu bu cevap bulmayacak davetleri ihtiva etmekte... Yalnızlığını ve diyaloga ihtiyacını... Davetlerinin cevapsız kaldığını gördükçe yalnızlığı ve öfkesi de artar Cemil Meriç'in. Yakın yıllarda vefat eden 'dostum' dediği bir yazara; "(...) On üç yıldır görüşmemiştik. Günah onun. Ben kapısı her çalana açık olan bir mabet gibiyim. Gerçek dostlarım gelmediler. Ve mabet katır sinekleriyle doldu. Bu hepinizin büyük günahı. Beni yalnızlıktan beter bir yalnızlığa, kalabalık bir yalnızlığa siz mahkûm ettiniz. Aşkdım, dostluktum, ışıkdım. Ve bos bir odada yanan lamba. Ve hiçbir susuzluğu gideremeden akan başıboş bir ırmak. Düşünüyorum. Kerpiçle Süleymaniye kurulmaz. Tesadüflerin önüme fırlattığı malzeme, kerpiçten daha soysuz, daha salabetsiz ve sevimsiz..." seklindeki müdafaa ve taarruzlarını yazmıştır. On üç yıl kendisini ziyarete gitmeyen bir dostu(!), mektuplarına cevap vermeyen Türk aydınları, yazdıklarını basmayan, hatta bazen kaybeden matbuat âlemi, sohbetlerini kendine mâl edip, kendi isimleriyle yayınlayan misafirleri ve Cemil Meriç'in vardığı menzil:

"Dişlerini gırtlağıma geçiren bir zaman... Ellerim bağlı. Herkesin bir meşgalesi var. Yazamam okuyamam. Başkasından yardım dilenme. Yardım dilendiğiniz herkes başkasıdır. Dilenmek uçurum gibi ayırır insanları. Tahtiravelli dengesini kaybeder... Gittikçe soğuyorum insanlardan. Kendimden soğuyorum. Bu bir nevi ölüm..."

Zirveleriyle ve uçurumlarıyla kimseye benzemeyen Cemil Meriç'in kaderi yalnızlıktı. "Bütün dostlarım çarmıhıma çivi çaktılar" derken, çakılan her çivinin kendisini daha derin bir yalnızlığa sürüklediğini biliyordu. Dişlerini gırtlağına geçirmiş bir zamana, kızgın millerini gözlerine geçirmiş ve onu, ömrünün yarısında kitaplarından, insanlardan, yazılarından ayıran bir karanlığa mahkûm etmiş kadere karşı çaresizdi. Bunun adına 'mağduriyet' ve 'mağlûbiyet' diyordu:

"Ben ezelî bir mağdurum, coğrafî kader, siyasî kader, biyolojik kader. Başka bir ülkede doğmalıydım, başka bir ülkede veya başka bir çağda, en iyisi hiç doğmamalıydım. Anlaşılmadım, anlaşılmadım, anlaşılmadım. Hayatım bir bozgunlar silsilesi. Hiçbir kavgam zaferle taçlanmadı. Ben ezelî bir mağlûbum. Ama tarihi yaratan mağlûplar, bir ülkeyi onlar ebedîleştirir..."

Bunun da bir bedeli vardır, tarihi yaratmanın, bir ülkeyi ebedîleştirmenin, ardında şakirtler bırakmanın bir bedeli vardır. Bu bedeli de en ağır biçimde öder Cemil Meriç. "(...) Ben düşünen, okuyan ve temsil ettiği değerleri lekelememek için aç kalmaya, açlıktan kıvranmaya razı olan adam...".

Bu adam, içinde yasadığı toplumu tekmelerle uyandırmağa çalışan bir adamdır. Fısıltı ile değil nâra ile konuşur. Baştan çıkarıcıdır. Fakat Türk münevverinin kaderi onda tüm kesâfetiyle tecellî eder. Bir köşede unutulur veya yok sayılır. İlber Ortaylı'nın tespitiyle; Türk münevveri eğer doktor veya mühendis değilse, kitleye bazı pratik hizmetler götürmüyorsa, çarpıtılan, korkulan bir adamdır ve kendi köşesinde bırakılmalıdır. Cemil Meriç de aynen böyle bir köşede bırakılmıştır; bâzen toplum tarafından, bâzen de devlet tarafından. Tıpkı Nihal Atsız gibi, tıpkı Kemal Tahir gibi, tıpkı diğerleri gibi... Cemil Meriç ve onun gibilerden 'iyi saatte olsunlar' gibi bahsedilir. İlber Ortaylı bir İngiliz atasözünde bulur bu tahlilinin en trajik izahını: "God save them and keep away from us...": "Allah onları(iyi saatte olsunları) korusun ve bizden uzak tutsun..."

Türk toplumu ve bütün kurumlarımız bu İngiliz atasözünün icrâinda oldukça mâhirdir. Siyâsetinden eğitimine, üdebâsından vükelâsına, vüzerâsına ve ulemâsına, askerîyesinden matbuatına kadar tüm kurumlar ve sınıflar içinde bir şekilde saf tutan düşünenlere, nesli tükenmiş bir kaplumbağa cinsi muamelesi yapmışlar, bu marazî cihetle kıymetlerini takdir etmişler(!) ama onları kendilerinden uzak tutmuşlardır. Düşünce adamının dünyasında kendi cahilliklerine toslayanlar, kendi noksanlıklarını tüm çıplaklığıyla ve çirkinliğiyle görenler, gördüklerini de ulaşılmaz zannedenler, bir zirveye tırmanmaktansa zirveyi küçük görmeyi tercih etmek gibi bir zavallılığa, bir çukura gömülürler ve o zillet çukurunda yaşamayı göze alırlar... Çünkü, onlara göre, zirve kendini beğenmiştir, toplumla arası açıktır, mağrurdur ve mütekebbirdir. Bu tür tesellilerle tahfif ederler akılları sıra zirveleri. Bunları söylerken farkında olmazlar ki, bütün bu saydıkları zirve için bir sevk-i tabiîdir, tıpkı kendilerinin çukurluklarının da bir sevk-i tabiî olması gibi...

İşte mağluplar bahsimin Cemil Meriç'le ilgili yazdıklarımda yine Cemil Meriç'e mahkûm oldum. Cemil Meriç'i yine kendi ağzından anlatmağa mahkûm oldum. Bunun adı ister cesaretsizlik, ister bir rüyânın bozulmasından duyulan endişe olsun, nihâyetinde onu anlatmak için ona mahkûm olmak da onun okuru ve yazıcısı için hoş bir mukadderat...

Ezelî bir mağdur, ezelî bir mağlûp olarak Cemil Meriç, kaderin kendisini mahkûm ettiği karanlıklarından dışarıya ışık saçmağa devam ediyor. Bu ışığın son huzmeleri hangi gözleri ışıksız bırakacaktır bilmiyoruz. Yaşarken "Işık olmak için yanmak lazım" diyen Cemil Meriç, öldükten sonra bu gün daha çok okunan, hakkında daha çok konuşulan, fikirleri, kelimeleri, cümleleri gazete ve dergi köşelerindeki makalelere gizlice daha fazla serpiştirilen bir yazar olarak yaşamağa devam etmektedir. "İnsan en son hatırlandığında gerçekten ölür" diyordu, şu ân hatırlanıyor ve yaşıyor...

Bu satırların yazarı, son on yılında kendisinin kitaplarını bilmem kaçıncı kez tavaf ederken, ait olduğu meşrebin bir kaç neslinin hamâset ehline teksif ettiği okuma zamanlarının mütevâzı bir kısmını Cemil Meriç'e ayırmış olmaları ihtimalini bugün artık bir fantezi olarak tahayyül etmektedir. Eğer böyle olsaydı, ait olduğu meşrebin müntesipleri, daha sahih bir zihnî salâbete, daha yüksek bir lisan şuuruna, daha yoğun bir edebî birikime, daha hakikî bir kendisini tanıma hassasına ve daha yüksek bir siyasî pozisyona sahip olacağını düşünmektedir. Vakit geçmiş midir? Teorik olarak hayır. Shakespear'in Romeo ve Jülyet isimli eserindeki meşhur tiradla hitâma erdirelim bu haftaki mağlûplar bahsimizi:

Romeo penceresinin önünde Jülyet'e gece boyunca serenad yapmıştır. Artık vakit sabahın ilk ışıkları karşıladığı vakittir. Jülyet: "Geç oldu" der. Romeo ise: "O kadar geç oldu ki, henüz erken sayabiliriz" der... Merhum Cemil Meriç'e Allah'tan rahmet diler, bu yazıyı tüm Cemil Meriç okurlarına ithaf ederim.
Ves-selâm...

Adnan İslamoğulları



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)