Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
PİRAMİT - GİZLİ EL



4 Nisan 2012 günü Ankara Adliyesi'nde başlayan "12 Eylül Hesaplaşması" münasebetiyle orada toplanan bir avuç ülkücüden birisi de oydu. Karşılaştığımızda hemen boynuma sarıldı, kucaklaştık onunla.. Tanıyamadığım aksaçlı bu ağabey, bana ismimle hitap ediyordu ama ben onu bir türlü çıkaramamıştım.

Az sonra beni yanındaki gençlere takdim ederken "Bakın bu benim Mamak tecritlerinden arkadaşım" deyişinden yola çıkıp hafızamı bir daha yoklarken sanırım çektiğim güçlüğün farkına vardı ve aradığım cevabı geciktirmedi "Ben, Fethi Namlıoğlu" deyiverdi. Bir daha ama bu defa hasret yükünü hafifletmek istercesine sarıldık bir birbimize...

İsmini söyleyince, hayfettim onu hatırlayamadığıma.. Çünkü, onunla tecritlerde beraber olduğumuz dönemde Mamak tarihine geçecek bir ayrıcalığı olmuştu Fethi ağabeyin. O, Mamak Cezaevi'nde baskı, işkence ve zulümlere karşı tek başına açlık grevi yapan ilk ülkücüydü...

************

Fethi ağabeyi Mamak'a ilk geldiğinde tecrit-1 arkaya vermişlerdi, bense tecrit-1 önde yatıyordum. Tecrit-1 arkaya ilk defa bir ülkücünün geldiğini bana ülkücü nöbetçi askerler, geldiği gün haber vermişlerdi. Tecrit-1 ön ile arka birlikte havalandırmaya çıkarıldığı için de onu ilk defa küçük havalandırmada görmüştüm. Üzerinde dizlerine kadar inen siyah paltosuyla vakur bir yürüyüşü vardı.
 
Başımızda bekleyen havalandırma mangasındaki askerlere belli etmeden yanına yaklaştım, yarım adım gerisinden yürüyerek ve bir vantrilok ustalığıyla ona hitaben kısık bir sesle konuşmaya başladım. "Ağabey geçmiş olsun, beni dinle ama cevap verme. İsmim Recep. Tecrit-1 ön 31'de kalıyorum. Paraya ihtiyacın var mı? Varsa, öksür." dedim. Hiç ses çıkarmamıştı. Eğer öksürseydi ben hemen havalandırma çavuşuna gidip, "arkadaşıma para verebilir miyim" diye izin isteyecektim. Zaten kısacık olan havalandırma müddetimiz keskin bir düdük sesiyle sona erdiği için devam edememiştik. Bu şekilde bir kaç defa daha havalandırmada kısa görüşmemiz oldu. Bu arada o da ortamı kollayıp bana isminin Fethi Namlıoğlu, memleketinin Elazığ olduğunu ve Başbuğun Diyarbakır mitingi sebebiyle tutuklandığını söyleyebilmişti.

O sıralar komünistler Türkiye genelinde hemen her cezaevinde direniş ve açlık grevleri yapıyorlardı. Tam da o günlerde komünistler Mamak Cezaevi'nde açlık grevine başlayınca havalandırmaya çıkışlarımız da yasaklandı.

Komünistler o sabah yemek almadılar. O gün ameli ve nazari eğitim adı altında yaptırılan "rap rap" ve "nutuk okuma" dersler yapılmadı. Sayım mangası saat 09.00'da geldi ve normal işkencesini yapıp gitti. Ardından bütün cezaevi alışık olmadığımız korkunç bir sessizliğe büründü. Derken saat 11.00 sularında Albay Raci Tetik denilen ruh hastası, cezaevi müdürü tecritlere geldi ve küfrederek dolaştı gitti.

Öğle yemeği dağıtımı subaylarının gözetiminde başladı. Komünistler almadı, ülkücüler yemek aldı. Subaylar güya tesbit yaptılar. Saat 14.00 sularında bütün tecritlerin kapıları gardiyanlar tarafından açılırken kulaklarımız o anda bir anlam veremediğimiz ama az sonra çok iyi anlayacağımız kesif bir uğultuyla dolmaya başlamıştı. Meğer binlerce asker yığılmış koridorlara, kurt köpekleri sokulmuş havalandırma boşluklarına... "Kapıları açın!" komutuyla birlikte içeri yüzlerce asker doldu ve inip kalkan jopların altında ülkücüler de komünistler de canhıraş çığlıklar attılar. Ortalık kan revan oldu. Sonra bizleri ayaklarımızdan sürükleyerek havalandırma boşluklarına getirdiler. Üzerimize kurt köpeklerini saldırttılar. Saatler sonra "açlık grevine katılmayanlar ayrılsın" denildi. Kimi baygın kimi kafa göz darmadağın vaziyette 30-40 arkadaşımız bir köşeye yığıldı. İçimizde bir o kadar da komünist vardı. Bunlar ya emniyetten yeni gelmiş veya çok ağır hasta olan komünistlerdi. Aynı şekilde bizi döve döve tecritlerdeki yerlerimize geri soktular.

O gün gece nöbetine gelen ülkücü bir asker bana tecrit-1 arkada yatan Fethi Namlıoğlu'nu tanıyıp tanımadığını, bu adamın gerçekten ülkücü olup olmadığını sordu ve "Komünistlerle birlikte o da açlık grevi yapıyor" diye haber verdi. Bunu duyunca hiç şaşırmamıştım. Çünkü, Mamak Cezaevi'nde uygulanan bütün insanlık dışı muamele ve işkenceler, ülkücülere de yapılıyordu. Artık sabredemeyecek hale gelmiştik. Halbuki, devam etmekte olan MHP duruşmaları münasebetiyle rahat bir şekilde haberleşebiliyorduk. Ne var ki, "ne zaman harekete geçiyoruz, ne zaman direnişe başlıyoruz?" sorusunun cevabını hep bir yerlerden bekliyorduk. Hemen organize olacağımıza ve eyleme başlayacağımıza inanıyorduk. Çok acıdır ki, bu beklentilerimize hiç bir zaman muhattap da, cevap da bulamadık. Her tavır alış, kişinin karakter özelliklerine bağlı ferdi çıkışlar şeklinde vuku buldu ve sonsuzlukta yok oldu. Bu başkaldırılarımızda gizli bir gurur vardı,aşağılanmayı üstlenmemek vardı. Halbuki, daha MHP duruşmaları başladığında ben ve bir kaç arkadaşım her şeyi göze alarak mahkeme heyetinin huzuruna çıkıp cezaevindeki işkenceleri dile getirmiştik. Hem de bu isyanlarımızı Başbuğ'un önünde yapmıştık.

Dolayısiyle Fethi ağabeyin tecrit-1 arkada hiç bir şeyden habersiz tek başına verdiği karardı bu ve doğruydu. Bu onun asil karakterinin gereğiydi. Peki, açlık grevi ne mi oldu; bir kaç gün daha devam etti ve çok ağır baskı ve işkencelerle kırıldı.

************

Pek kimse gelmemişti Adliye'nin arkasında bize ayrılan yere. Sağımızdaki kaldırıma Alperenler bir konuşma kürsüsü yerleştiriyorlardı henüz.  Fethi ağabey, yanındaki gençleri takdim etmeye başladı bu arada. "Bak bu benim oğlum; ilk şehidimiz: Mustafa Melih" dediğinde ikimizin de gözleri aynı anda buğulanmıştı. Elazığ'da şehit düşen ilk ülküdaşımız olan Melih Kunter'e (*) bilvesile fatihalar kanatlanıverdi dilimizden.

Alperenler, kurmayı tamamladıkları kürsüden oradaki küçük kalabalığa hitaben konuşmalar yapmaya başlamışlardı ki, 10-15 kişilik "Taş Medrese" grubu da taşıdıkları kocaman bir pankartla Adliye'nin arkasına geldi. Böylece biz de tatsız ama çok kısa sürecek bir olayın içinde kalıverecektik bir anda. Taş Medrese grubu, kısa bir sessizlikten sonra yanlarında getirdikleri megafonla kürsüde konuşmakta olan Remzi Çayır'a aldırmayarak sloganlar atmaya başladı. Ortalık birden geriliverdi. Sağdan soldan ileri-geri seviyesiz sözler atılır oldu ki, Fethi ağabey, hemen "Ya hu bu yaptığınız ayıptır, günahtır, burası dalaşma yeri mi?" diyerek iki taraf arasında gidip gelmeye başladı. Neyse ki, Taş Medrese grubu başbuğu anma törenine katılmak için mezara, Remzi Çayır da müdahil olmak için duruşma salonuna gitti de her hangi bir taşkınlık olmadan ortalık sakinledi.

Zaten daha bir saat önce Leyla Zana yüzünden sinirlerimiz iyice gerilmişti. Öyle ki, Adliye'ye girmek için özel otomobiliyle yanımıza kadar gelen Zana, tam önümüzde televizyon muhabirlerini cevaplamaya kalkınca, onu tanıyan arkadaşlardan  "papara"yı yemişti. Tabii, sivil polisler ile korumaları da onu hemen Adliye'nin içine kaçırıvermişlerdi.

Fethi ağabey, sohbetimiz esnasında bana oğlunun kucağındaki bir paketten PİRAMİT - GİZLİ EL isimli, kapağında karanlık bir piramit resmi bulunan, Mehmet Zeren tarfından kaleme alınmış 224 sahifelik bir romanı çıkarıp verdi.

"Kardeşim bu kitap bizim Mamak'taki hayatımızı anlatıyor, Recep sen de bu kitaptasın. Bunu mutlaka oku" dedi. Herhalde yeni çıktı da haberim olmadı zannıyla hemen baskı tarihine baktım ve 2004-İstanbul ibaresini görünce tabii şoke oldum. Demek ki, Yusufiye Derneği olarak sitemizde acilen müstakil bir YUSUFİYE BİBLİYOGRAFYASI oluşturarak bu tür değerli kitapları herkese duyurmak da görevlerimiz arasında diye düşündüm.

Kitabı kimi yerlerinde gözlerim yaşararak bir solukta okudum. Yazar Mehmet Zeren, anlatana sadık kalarak onun ifadelerdeki bütün samimiyeti, sıcaklığı, öfkeyi... eserine yansıtmış, tebrik ediyorum. Kitapta okumayı kolaylaştıran kuvvetli bir anlatım tekniği var. Dolayısiyle anlatandan kaynaklanan bazı hatalar da olduğu gibi metne yansımış. Mesela Mamak'ta sadece "efendim" kelimesi kullanılırdı gibi (halbuki, sadece "komutanım" vardı)

Dileğimiz bu tür hatıralarımızın edebi dille kaleme alındığı eserlerin çoğalması....

 

(*) 4 Eylül 1976... Adı, Mustafa Melih Kunter'di... Uzun boylu, geniş omuzlu, erkek güzeli, dağ gibi bir yiğitti... 19 yaşının baharında, bir delişmen delikanlıydı. Mubarek Ramazan'ın ilk günü, Elaziz'in en işlek caddesinde, kafaya bira şişelerini dikerken, haşa Allah'a (CC) küfreden bir grup komünist militana, tek başına karşı durmuş, polisin müdahalesiyle mahkemelik olmuşlardı. Ertesi sabah adliyeye sevk edilip serbest bırakılmışlardı. Ancak kahpe tuzak, onu adliyenin merdivenlerinde yakalamıştı. Görgü şahitlerinin ifadesiyle, devrin CHP İl Başkanı olan 'avukat bey'in binaya soktuğu silah, her nasılsa serbest bırakılan Allah (CC) düşmanlarından biri tarafından tetiklenmiş, Melih'imiz, oracıkta şehadet şerbetini içmişti... Katil militan da sığındığı CHP İl Başkanlığı Binası'ndan, polis tarafından, saatler sonra alınabilmişti... (Servet Kabaklı'nın kaleminden)



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)