Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
BİR TEFEKKÜR ÂBİDESİ: NEVZAT KÖSOĞLU - 2

O, varlık sebebimiz ve hayat gâyemiz olan Müslümanlığımızla, hayatın gerçeği olan Türklüğümüzü aynı dâire içinde yorumlayan; tevârüs edilmiş bir asâletin ve unutturulmak istenen bir medeniyetin bütün güzelliklerini yüreğinde duyan, “Türk’ün Müslümanlığını yaşayabilsek, kimliğimizle birlikte iki dünyamızı da kurtarırız, hiç şüpheniz olmasın…”  diyen, “Türk’ün ruh köküne bağlı” nesillerin yetişmesi için, -bir sürü sağlık problemine rağmen- durup dinlenmeden çalışan, kalbi “din ü devlet, mülk ü millet” diye çarpan, millet ve devlet sevdâlısı olması hasebiyle; yaşama zevkini düşünmeyen, yaşatma aşkına gönül bağlayan bir “Mektep Adam”dı.



O; tarihî mefâhirimize, tevârüs ettiği mukaddesâtımıza ve irfânî müktesebâtımıza  bir ömür hizmet eden; dilimizle, tarihimizle, kültürümüzle, millî kimliğimizle ve medeniyetimizle her zaman övünen; “Kıblesi ne olursa olsun, her îman bir medeniyetin motor gücüdür.”  ve “Her medeniyet açılışı, yeni bir îman hamlesinin veya tâzelenmesinin eseridir” diyen; kültür ve medeniyetlerin rûhî temellerinde inanç, içtimâî temellerinin ise bu inanca bağlı ahlâk nizâmı olduğunu sık sık dile getiren ve “Dindarlık gayreti ile de olsa, Türk’ün Müslümanlığını, yaşama üslûbunu bozmayalım. Her cemiyet kendi üslûbunda güzeldir.”  diyerek millî üslûbun önemini bütün eserlerinde vurgulayan, “ibâdât ü taât üzre” yaşayan, söylediklerini icraatlarıyla “ete-kemiğe büründüren”, yazdıklarını yaşayan, yaşadıklarını yazan ve tebliğini en güzel bir biçimde temsîl eden “Kıblesi düzgün” bir dâvâ adamıydı.

O; ârafta kaldığımız ve fikir fukaralığına dûçâr olduğumuz şu günlerde, Türk-İslam Medeniyeti’nin ferah fezâ ikliminden ilhâm alarak fikir susuzluğumuzu gideren, kalem ve kelâmındaki Kur’ânî ve Tûrânî rahmet yağmurlarıyla çöle dönmüş gönüllerimizi yeşerten, sosyal ve siyâsî meseleleri irdelerken Batılı kavram ve paradigmalarla değil, bize âit medlûl, mazmun, mefhumlarla fikir yürüten bir düşünce mîmârıydı.

O; Türkiye’nin ve Türk Dünyası’nın yarınlarına dâir ümitlerini hep diri tutmaya gayret gösteren; “Dünya ahvâli iyi okunup, hakkıyla yönetilebilirse, aziz Türk Milleti’nin hükümranlık günleri yeniden başlar”  diyen, rahmetli Dündar Taşer’in “Türk tarihinin sarkacı yükselişe geçmiştir; bunu artık kimse geri çeviremez” vecizesini sık sık tekrar eden, Türk Milleti’nin îmanına ve irfânına sonuna kadar güvendiği, dünyada yaşanan gelişmeleri derin bir tarih şuuruyla değerlendirdiği ve  büyük bir inançla “Mâzi, istikbâlin süvârisidir.” dediği için gelecekten ümitvâr olan büyük bir Türk milliyetçisiydi.

O; ömrünü, Türk Milleti’nin yeniden tarihî mefâhiriyle buluşmasına, Türk kültürünün ihyâsına ve İslâm Medeniyeti’nin yeniden inşâsına adayan, “Yaslı, yaralı Türklerin” dinmeyen sızısını, bitmeyen derdini, azalmayan çilesini yüreğinde duyan, nabzı Türk Dünyası’nda vuran, yüreği bütün Osmanlı coğrafyasını kucaklayan, güçlü bir Türkiye ve Türk-İslâm Dünyası hayâlini kuran; îmanla ideâlin, inançla asâletin, gönülle aklın, ruhla bedenin terkibini yapan “Yavuz” tavırlı, “Yunus” gönüllü bir Osmanlı çelebisiydi. 

O; milleti; “Aynı dili konuşan, aynı dine inanan, aynı bayrağın altında, aynı geleceği paylaşmak arzusunu taşıyan insan topluluğu” olarak gören; Türk’ü bir “ırk” adı değil; bir kültür mensûbiyetinin ismi olarak târif eden, “Türk olmak, doğuştan olmaktan daha fazla bir şeydir; bir idrâktir, bir heyecandır, bir cehttir, bir eğitim sürecidir.”  diyen, bu sebeple “Türk”ü bir etnik kimlik olarak aslâ görmeyen Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör ekolünün  son halkası olan bir sosyal bilimciydi.

O; Türk Milleti’ni; Anadolu’ya bin yıldır hükmeden Selçuklu ve Osmanlı’nın tarihî tecrübesi  ve vatan coğrafyası içinde mayalanan, İslâm Medeniyet dairesinde ve aynı zaman ikliminde bir arada bulunan, hep birlikte aynı geleceğe ve hedefe yönelen insanların  kültür ve kimlik müştereklerini ifâde eden, ortak yaşama irâdelerinin bir tezâhürü olarak  hayat bulan, tarihî gelişim sürecini tamamlamış  sosyolojik şuura sahip bir topluluk olarak târif etmiş; Türk milliyetçiliğini ise;  bir mensûbiyet şuuru, bir kültür meselesi ve toplumları  millet yapan değerler manzûmesi olarak görmüş, farklılıklarımızı İslâm kardeşliği ve müşterek vatan içindeki kültürel zenginlik olarak değerlendirmiş olan fâzıl bir âlimdi.

O; “Türk Milleti’nin tarihin hiçbir döneminde sömürge olmadığı için, Türk milliyetçiliği anlayışının da kimseyi ötekileştirmediğini, bu yönüyle Batı’daki nasyonalizmle eş anlamlı olmadığını” ifâde eden ve “menfî milliyetçilik” olan “ulusalcılık”ı şiddetle reddeden bir “aksakal”dı.

O; “Batılı toplumlarda özellikle günümüz Avrupa’sında milliyetçilik kelimesinin yüksek sesle söylenmediğini; çünkü milliyetçiliğin iki hastalıklı tezahürü olan Nazizm ve Faşizm’i Batı Kültürü’nün ürettiğini ve bunun bedelini de insanlığın çok  ağır bir şekilde ödediğini” ifâde eden ve yüreği bu topraklar için çarpan bir Anadolu insanıydı.

O; kültür ve medeniyet konularındaki tahlilleri, tespitleri, teşhisleri, teklifleri; sosyal olaylar karşısındaki büyük düşünme ufkuyla günümüz meselelerine sosyal gerçeklere uygun rasyonel çözüm yolları gösteren, en zor sosyal meselelerde ve en çetrefilli konularda bile çok sağlıklı ve önemli hükümler veren, çok çarpıcı değerlendirmeler yapıp çok net yorumlar ortaya koyan ve millî düşüncenin fikrî muhtevâsını yükselten sıra dışı bir erbâb-ı kalemdi. 

O; “Kültür, maddesi ve üslûbuyla hayatın bütünüdür.”, “Kültür, hayatın maddesinden çok üslûbudur.”, “Her kültür, tabii olarak bir kimliktir.”, “Bir kültürün bütün kavramları îmanla şekillenir ve içerik kazanır.”, “Hayatı, yâni kültürü yapan şey ise amellerimizdir; amellerimiz, anlam kazanan bütün eylemlerimizdir.. ..Îman ile amel arasındaki ilişki, toplum hayatının tarihî gelişmesini, yâhud medeniyetin seyir çizgisini belirler. Îman güçlü olduğu sürece ameller ölçülerine uygun olarak tecellî eder; sosyal gerilim artar. Îman zayıfladıkça ameller ölçülerinden sapmaya başlar; sosyal gerilim düşer.” diyen; “Her kültürün, îmanın şiddeti ile belirlenen ve tezâhürleri farklı olan ‘kuruluş’, ‘olgunluk ve durgunluk’ ve ‘soğuma’ diye üç ana safhadan geçtiğini”  çok geniş îzahlar ve ilmî değerlendirmelerle dile getiren bir bilge insandı.

O, kültürü; “Toplum hayatının belli bir îman çevresinde gerçekleştirilmesi”  olarak târif eden, İbn Haldun’un kullandığı “asabiye” kavramını, millî kültür vasatında temellendiren, “Millî kültürün, belli bir toplumun bir îman manzûmesi çerçevesinde, maddesi ve üslûbu ile gerçekleştirdiği hayat”  olduğunu ve “Millî kimliği, millî kültürün oluşturduğunu”  söyleyen, “Millî kimlik, bir millî kültüre mensûbiyetin ifadesidir. Bu mensubiyetin yarattığı gerilimler de milliyetçilik duygusunu meydana getirir.”  hükmünü çok veciz bir biçimde bütün eserlerinde dile getiren ve “Milliyetçilik duygusu; bir âileye, bir şehre mensûbiyet duygusu gibi doğal bir duygudur.” ; “Milliyetçilik; ‘bir mensubiyet asabiyesine sahip olmaktır’ bir duruştur, milletinden yana tavır koymak, milleti için, milletine göre düşünmek ve milleti millet yapan değerleri  savunmaktır.” diyen bir ilim adamıydı.

O; “En çorak gönülleri yeşertecek bir ses yağmuru yâhut ışık seli, bir demet çiçek, bir top gül” diye târif ettiği türkülerimizi çok seven; “Türküler; tarihimizdir, coğrafyamızdır; bizim en derin mâcerâmızdır.”  diyen, gençlere hitap ederken; “Türk kalmak için, Türk olmak için türkü söyleyin. İçerde, dışarıda, yabancı kültürler karşısında en büyük gücümüz budur. Büyük lafları, ‘millî’ vesaireleri bir kenara koyun; küçük işlerle uğraşın, küçük şeyleri kurtarın, derinden, inceden bir türkü tutturun. Türk olmak için de, Türk’ü anlamak için de durmayın türkü söyleyin.” tavsiyesinde bulunan, “Eğer yarın, o Mahşer Günü’nün kalabalığında milliyetinizden insanları özlerseniz, türkü söylemeye başlayın.”, “Mahşerde bile türkülerle birbirimizi tanıyacağız.” sözünü sık sık tekrar eden, “Bilin ki, türkü bilmeyenin kimliği yabancıdır; türkülere düşman olanlar var ise düşmanlarımızdır.” ve “‘Huma kuşuuu...’ diye başlayan biri, bizden başka kim olabilir?” sözünü dile getiren; Türk’e, türküye ve Türkiye’ye kara sevdalı olan su katılmamış bir dadaştı.

O; 1969 yılında yazdığı “Fetih ve Zaman” isimli denemesinde Fatih Sultan Mehmet Han’la sohbet ederken, hâl-i pür melâlimizi; Âlem-i İslâm’ın zamanda fetretidir bu; yıkık mâbetlere döndü gönlümüz.” diyerek çok çarpıcı bir cümleyle dile getirmiş; 28 yaşında iken yazmış olduğu ve zamana hükmetmek isteyen gençler tarafından tekrar tekrar okunması gereken bu makalede, o; “Mekânın cennet olsun Hünkârım, Feth-i Mübîn’den bu yana beş yüz on altı yıl oldu. Her yeni gün dünya daralıyor; eloğlu, göklerden, şimdi zamanı gönlünce kesip biçiyor. Görünürlerde yokuz henüz. Nice zamandır, yıllar uzun, öyle uzun geliyor ki bize… Zaman fiilimizi aştı çoktandır; zamanı yapan biz değiliz artık. Dışımıza taştı, zaman dışımızda akıyor ve köpürüp kabaran dalgaları Hünkârım, uzaktan, itilmiş, yılgın seyretmek, sonsuzu kıran yabancı darbeler altında ezilmek öyle zor, öyle zor ki…” cümleleriyle, Fetih Rûhu’ndan uzaklaşmanın bir neticesi olan ve hüzünlü zamanlarda yaşadığımız mahzûn duygularımızı dilendirmiştir.

O;  Güneydoğu’daki gelişmelerle âlâkalı bir röportajında; “Özerklik ve iki dil bu konudaki nihâî noktadır.”  demiş; “Dil ikileşsin, devlet, bayrak ikileşsin dendiği zaman, hiç kimse kusura bakmasın,  eskilerin tabiriyle orada kılıç oynar. Bir devlet bunu kimseye veremez; Osmanlı’nın en düşkün zamanlarında, yıkılırken bile bu verilmedi. Sen, ondan bayrağını istiyorsun, işte orada kılıç oynar.”   diyerek  tarihî, sosyolojik  ve fiilî gerçekleri dile getirmiştir.  O; bölücülerin hainliği, “Meclise alınan eşkıya uzantılarının” azgınlığı,  “tarihle yüzleşiyoruz” angutluğu, yılan gibi tıslayıp “T.C.” tâbirini nefretle kullananların alçaklığı, iktidar sahiplerinin aymazlığı, devlet adamlarının vurdum duymazlığı ve icraat makâmında bulunanların idrak noksanlığı  karşısında;  “Hazmedemiyoruz Efendim!” başlıklı ‘Bir millî deklarasyon’ mâhiyetindeki yazısıyla Türk Milleti’nin yürek sesi olmuştur.  Bu makâlede Nevzat Kösoğlu; “millet olmanın”, “devlet adamlığının”, “tarih şuurunun” ve “otoriteyi tesisin” ne demek olduğunu herkese öğretmiş, devlet îtibarını ayaklar altına alanlara ve  olaylar karşısında sâdece “gülümsemekle yetinenlere” çok önemli dersler  vermiştir.  Okumayanlar tarafından mutlaka tamamının okunması gereken bu makâlede Nevzat Kösoğlu;

“…Devletimize “hastir” çeken o terbiyesiz belediye başkanının görüntüsünü unutamadık. Biz o şehitleriz, yetmiş milyonuz efendim! Toprağın altındakileri saymıyorum. Hala yerinde oturan o adama diz çöktürmedikçe; bu hesap her zerresiyle alınmadıkça, vebali size çok ağır gelir efendim, kaldıramazsınız! Unutuldu sanmayın; millet unutmaz. Devlete, ‘tarihle yüzleşiyoruz’ adı altında günde kırk kere özür diletiyorsunuz ve on bin kişilik bir yerleşimde elli bin kişinin mağaralara doldurularak yok edildiğini söylüyorsunuz! Millet sayı saymasını da biliyor, eşkıyadan özür dilemekle sorunlarımızın çözülemeyeceğini de efendim.

 …Biz şehitlerin acısını da sineye çekeriz; tarihimiz, kültürümüz bu acıların eseridir; ama devlet eğilmesin! Hukuka bağlı ve saygılı bir yönetim, dünyanın hiçbir yerinde kendisini böyle aşağılatmaz, aşağılatamaz. Bizim kültür geleneğimizde devlet bütün mukaddesatımızın koruyucu yapısıdır, toplumsal değerlerimizin en üstünüdür; kutsallığı da bu anlamdadır ve buradan gelir. Ona küfrettiremezsiniz efendim! Türk'üyle, Kürd’üyle ruh bütünlüğümüz parçalanıyor efendim!

…Hiçbir çözüme devletin halk indindeki itibarını çiğneyerek ulaşılamaz. Farzımuhal ulaşıldığı düşünülse bile, o artık çözüm değil, anlamını yitirmiş bir mevta gibi olur.”  diyerek;  Türk Milleti’nin hissiyâtını, düşüncelerini, irfânî bakışını, devlet anlayışını ve soylu öfkesini dile getirmiştir.

(Devam Edecek)

Dr. Mehmet Güneş



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)