Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Süleyman Askeri Bey (Dr. M. Niyazi Özdemir)

Geniş manada İslam âlemini, dar anlamda ise Osmanlı ülkesini işgallerden kurtarmak için kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, gönüllülerden müteşekkil bir teşkilattı. Mehmed Akif, Said Nursi, Şerif el Tunusi gibi İslam mücahidleri burada gönüllü olarak çalışıyorlardı. 1913 yılının Kasım ayında bu teşkilat, İrade-i Seniyye ile resmi bir hüviyet aldıktan sonra bu zevat teşkilattan ayrıldılar. Ama devletin bir hizmete ihtiyacı varsa, desteklerini esirgemezlerdi; Mehmed Akif’in Arap çöllerinde İngiliz teşviki ile Osmanlı’dan ayrılan kabilelerin önüne geçmesi, Said Nursi’nin doğuda Ruslara karşı savaşması gibi...

İrade-i Seniyye ile kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın başına Süleyman Askeri Bey’in mi yoksa Eşref Kuşçubaşı’nın mı getirildiği tartışmalıdır. Meydan Larousse’da Eşref Kuşçubaşı’nın, diğer bazı kaynaklarda Süleyman Askeri Bey’in adı yazılmaktadır. Bunların ikisi de Teşkilat-ı Mahsusa’nın en yetkili isimleridir; yalnız İstanbul’dan uzun süre ayrılmadığı için Eşref Kuşçubaşı’nın teşkilatın başında olduğu kanaati ağır basmaktadır; zira memleketin can alıcı kurumunun başı başkentin dışında kalamazdı.

Birinci Dünya Savaşı patlak verince, Osmanlı Irak Cephesi’ne fazla önem vermemişti; çünkü bu cephe baştan aşağı Müslüman olduğu için buraya düşman saldırmazdı; hatta buradaki birlikleri İran ve Filistin cephesine kaydırmışlardı. İngilizler bu boşluktan yararlanıp Şattü’l-Arap’ın en ucundaki Fav’ı zaptedip ardından Basra’yı, kısa bir müddet sonra da Kurna’yı ele geçirmişlerdi. Süleyman Askeri, İrade-i Seniyye ile burada görevlendirilmişti. Elinde ciddi bir resmi kuvvet yoktu; Arap aşiretlerinin gençlerini, Trablusgarp Harbi’nde olduğu üzere eğitecek ve onlarla İngilizlere karşı koyacaktı; ne yazık ki burada Şeyh Sunusi Hazretleri gibi biri yoktu.

Süleyman Askeri vazife yerine ulaştığında aşiret şeyhlerine önemli mektuplar yazdı; umduğu gerçekleşmemiş olmasına rağmen azimli bir insandı; burada Teşkilat-ı Mahsusa elemanlarını görevlendirdi. Necd, Şammar, İbnü’r Reşid aşiretleri Osmanlı Devleti’ne sonuna kadar sadık kalmıştı. Süleyman Askeri, çeşitli zorlukları aştıktan sonra bölgedeki önemli kuvvetleri silah altına almayı başarmıştı. Buraya bir de “Osmancık Taburu” intikal etmişti.

General Barrett, Ammare’yi işgal etmiş, İngiliz kuvvetleri Nasıriye istikametine doğru yollanmıştı. Fırat Nehri çevresinde Osmanlılar, İngilizleri başarısızlığa uğrattılar. Bunun üzerine Barrett, daha büyük kuvvetlerle Dicle’nin doğusunda Rota yönüne taarruz etmiş, Osmanlı ihtiyat kuvvetleri tarafından karşılanarak bataklık içinde ilerlemeye çalışan kuşatma kolu da  çekilmeye mecbur olmuştur. Muharebeyi yakından idare eden Süleyman Askeri Bey iki ayağından yaralanmıştı. Tedavi için Bağdat’a gitmiş, hastanede İngilizlere karşı taarruz planlarını yapmıştır. Doktorların bütün ısrarlarına rağmen hastanede kalmayıp Nasıriye’ye gelmiş, burada toplanan kuvveti Basra’ya doğru hareket etmek üzere düzenlemiştir.

Bu arada İngilizler Irak’ı takviye etmişlerdir. Binbaşı Ali Bey tarafından verilen taarruz emri, İngilizlerin mukavemeti karşısında durmuştur. Öğleden sonra tekrar edilen taarruzdan da bir netice alınamamış, düşmanın ateş üstünlüğünü dikkate alan Süleyman Askeri gece taarruzunu devam ettirmiştir. Bazı küçük neticeler elde edilmişse de başarı tatminkar değildi. Muharebenin son günü Arap aşiret birliklerinden yalnızca Ziya Bey’in emrindeki Şammar aşireti ile Uceymi Sadun Paşa’nın gönüllülerinin yararlılıkları görülmüştür. Süleyman Askeri Bey, yaralı olması nedeniyle harekatı sedyeden takip ederek yönetmeye çalışmıştı. Muharebenin üçüncü günü ikindiye doğru bütün ümidini kaybeden Süleyman Askeri büyük bir gayretle sedyeden kalkmış, savaşa bilfiil  katılmaya teşebbüs etmiş ve atına binmeye çalışmıştır. Fakat yaraları sebebiyle bunu başaramamış ve tekrar kendisini sedyeye bırakmıştır. Savaşın iyice kızıştığı ve aleyhe dönüştüğü anda yakınında bulunan aşiret reislerine; “… Kadınların bile muharebe etmesini beklediğim böyle müşkül ve hayati bir zamanda harbe seyirci kalmaktan utanmıyor musunuz? Köpekler bile yabancıları mahallelerine yaklaştırmazlar. Onlar kadar olamadınız!” diye haykırmıştır. Bu sırada Süleyman Askeri, etrafına düşmeye başlayan mermiler sebebiyle arabaya bindirilmiştir. Arabada yalnız kalan Süleyman Askeri yola çıkacağı sırada bir silah sesi işitilmişti, silah gürültüleri arasında bu hadise normal karşılanmış ve kimsenin dikkatini çekmemiştir. Ancak bir müddet sonra arabaya yaklaşıp içeriye göz atanlar birdenbire şaşırıp kalmışlardır. Zira Süleyman Askeri’nin tabancası elinde ve ağzı kanlar içinde cansız yatmaktadır. Nuhayle’deki komutanlık karargahına götürülmüş, aynı gece sırtındaki üniformasıyla çadırının içinde kazılan mezara defnedilmiştir.

Verdiği emirleri, can korkusu taşıyan askerleri layıkıyla yerine getiremiyorlardı. Fatih’in, Yavuz’un askerleri böyle mi olmalıydı… Ey bu toprağın çocukları; kalbinizden Süleyman Askeri Bey gibi milletin fedakar  kahramanları eksilmesin; ancak o zaman bu vatanın kıymetini bilebilirsin.

Dr. M. Niyazi Özdemir


 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)