Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
“Çocuktum, ülkücüydüm…

Çocuktum ülkücüydüm, Faruk Kurtbaş’ın ilk romanı. Bu roman, Anadolu çocuğunun çileli düşünsel yolculuğunun güzel bir örneği. Ama Türk sağına dair şimdiye kadar yazılan romanların tümünden farklı. Kurtbaş, karakterleri idealize etmemiş, aksine onları tüm doğallıkları; zaaf ve erdemleri, kırılma ve yanılsamaları ile ortaya koymuş. Ve ortaya da sürükleyici, harika bir roman çıkmış.



Olaylar, olgular ve portreler; yazarın düşünce ve yazıdaki olgunluğu eşliğinde bir hüzün, bir neşe, bir kasvet, bir coşku yolculuğuna dönüşüyor. Kitap; İstanbul Üniversitesi Siyasal bilgiler fakültesi öğrencisi Cemal’in, kendisinden ve kendi penceresinden 80’li yılların ortalarından, 90’lı yılların ortalarına kadar olan bir süreçte yaşananları, 80 öncesi ülkücü karakterlerin izdüşümleri eşliğinde adeta tiyatral bir üslupta anlatıyor.

Kurtbaş’ın romanı, Michel Tournier’in Kutsal Ruh adlı felsefi romanındaki bir ifadeye adeta nazire yapıyor. Tornier orada derki; “çünkü, gerçeğe yalnızca eylemimiz önem kazandırmakta.” Gerçekten(hakikatten), kesinlikle emin olan bir mantalitenin, eylemleriyle onu önemli kılma çabasının adı olsa gerek ülkücülük. Evet, bir de yazarın çok iyi betimlediği gibi, onlar bizim mahallenin erken büyümüş çocuklarının hüzünlü öyküsü.

Karanlık köy gecelerinden, cin ve peri kızı hikayelerinden, kuran kurslarından, köye ulaşan “anarşik”lerden başlayıp, şehre, büyük şehre, oradan siyasal çelişkilere, ideolojik açmazlara, oradan yakın tarihe, uzak tarihe, dine, imana, felsefeye, büyük tahkiyelere, kırılmalara ve kendine dönüşe ulaşan bir serencamın öyküsü.
Kurtbaş’ın romanı, bence ülkücülüğe dair şimdiye kadar yazılanların ötesinde bir ilk olma özelliğine haiz.

Şahsını tanımaktan büyük bir onur duyduğum yazar, Türk siyasal tarihi konusundaki vukufiyetini bilgece romanına yansıtmış. Yazarın bilgeliği, okuyucuyu bir ideolojinin kılcal damarlarında nefis bir renk yolculuğuna çıkarıyor. Yolculuk esnasında arka fonda okuyucuya; umutsuz gri, karanlık kurşuni, hazan sarılığı, zümrüt, turkuaz, yeşil, mavi renkler eşlik ediyor. Her bölümde, farklı bir renk ya da iç içe renkler ama değişmeyen bir hüzün müziği sizi sarmalıyor. Önyargıların çatırdadığı bir yolculuktan sonra, ‘kanın rengi gerçekten kırmızı mı?” diye sorabilirsiniz.

Roman, hayatın içinden gerçek portrelerin, kendi içlerinde ve çevrelerinde bulmaya çabaladıkları ‘anlam arayışı’nı göstermesi bakımından psikolojik tahlillerle harika bir derinlik içeriyor. Roman, İstanbul’un anaforlarla dolu dünyasında, bir yandan var olmak, ayakta kalmak, bir yandan davaya bağlı kalmak, bir yandan karnını doyurmak, öte yandan entelektüel ilgilerini geliştirmek şeklindeki maceranın, milliyetçi sağ gençlik insanının ruhu üzerinde oluşturduğu çizikleri gözler önüne seriyor. Kentin, çoğulcu yapısının ideolojinin sınırlarına ve satıhlarına yaptığı etkide roman boyunca hep ön plana çıkıyor. Kadın-erkek ilişkileri de en az ideoloji-insan ilişkisi kadar yalın bir şekilde gözler önüne serilmiş. Ülkücü hareketin içindeki evrimleler, farklı kişi ve kişilikler üzerinden anlatılmış. Siyasal islamcılığa, liberalizme, cemaat dindarlığına geçişler, bu süreçlerdeki diyaloglar da engin bir ruh haliyle anlatılmış romanda.

Romanın önemli kahramanlarından birisi olan Gökalp Solmaz, bir yerde, “bizim hikayemiz daha yazılmadı…, “bin dokuz yüz altmış, seksen arası henüz değerlendirilmedi” derken, bir başka yerde de “biz bu devleti devlete rağmen savunduk, öyle olduğu için de yığınla sopa yedik devlet babadan” der. Bu yargı, bizi zorunlu olarak, 20. Yüzyılın ilk yarısında imparatorluktan ulus devlete derin bir kırılma sonucu geçiş yapan bir toplumun genlerinde dolaşan büyük rüyaların kaynağına yönlendirir.

Anadolu’nun köylerinde, kasabalarında, küçük kentlerinde doğup, ovalarında, yaylalarında koşan, dağlarının yamaçlarında koyun otlatan, her türlü mahrumiyete mahkum edilen fakir Türk çocuklarını büyük Turan ülküsüne sürükleyen saikleri romanda yakalamak mümkün ayrıca. Romanda ironik bir biçimde Cüneyt Arkın filmlerine atıfta bulunulması misak-ı milli sınırlarına sığmayan bir özgürlük arayışı mı? Devlete rağmen devleti savunan ve hiçbir zaman devlete küsmeyen bir yoldur ülkücülük. Belki de devlete küsseydi 80 sonrası Türkiye’sinin en önemli sivil toplum örgütü olurdu ülkücüler. Ama onlar devlete küsmediler. Bu kadar iyi niyetli olmanın, aslında onların ideallerindeki devletin yanında bu devletin belki de yardıma muhtaç bir himmet dede olmasından olabilir mi?

Enver Paşa’nın, Cemal ve Talat Paşaların ruhları, heyecan ve ülküleri de dolaşır sayfaların arasında. Ve Cemal bir gün oturur, Talat Paşa’ya manifesto gibi bir mektup yazar. Gültekin Kızıldeniz, 80 darbesi sonrası hapishanelerde yatan ülkücülerin halini gözler önüne seriyor. Durali Dede, Cevdet, solcu Selahattin hoca, Hakan Dağtanımaz… ilginç karakterlerle örülü bir dünyada yolculuk mümkün bu romanda. Darbe öncesi ve sonrasının köy realitesi kitapta harika bir sosyolojik analiz şeklinde karşımıza çıkıyor.

Kitap muhteşem bir sonla bitiyor. Yazar, aslında bu romanı yazarak büyük bir yükün altına girmiş. Çünkü, bu roman kesinlikle devamının yazılması gereken bir içeriğe sahip. Gençlik dönemi ülkücüsünün romanı bu. Okuyucu yazardan 2000’li yılların ülkücülerini/ülkücülüğünü yazmasını bekliyor şimdi. Başta da değindiğim gibi, romandaki  dil konusunda çok şey söylenebilir. Unutulmamalı ki bu yazarın ilk romanı. Sanki konunun özgünlüğü zorunlu olarak kendine özgü bir dili zorunlu kılmış.

Pek çok konuda görüşlerimiz de farklılıklar olsa da, değerli dostum yazar Faruk Kurtbaş’ı bu yazın emeğinden dolayı tebrik ederim. Ve bu ülkenin suyu arayan çocuklarına salık veririm.

Güngör Kızılbağ

 

Eserin ismi... Çocuktum, Ülkücüydüm

Yazarı.............Faruk Kurtbaş

Yayın Tarihi.....2010

ISBN.9944172486

Sayfa Sayısı.......271

 

 

 

Çocuktum, Ülkücüydüm... (Cazim GÜRBÜZ)

İşkenceden geçip işkencecisini merak eden, işkence sonrasında ihtilam olduğunda erkekliği duruyor diye mutlu olan bir kuşak... Bekleyişinin rengini, beyninde yaşadığı depremler ve benliğini kasırga gibi sarsan duygusal infiallere bırakan sevdalılar... Hapishaneden çıkıp Karabağ’a gidenler, hapishaneden çıkıp çek-senet tahsiline gidenler... “Ey Ulu Gökalp, Yüce Akçura, Bilge Ağaoğlu”  diyenlere inat,  “en bedava kimlik”  haline geldiği için milliyetçi olan yumurta topuklular... İnsan akınını işleme kapasitesi ve dönüştürme becerisi sınırlı teşkilatlar...

1980 sonrasında, milliyetçiliğe musallat olan liberalizm ve dincilik virüsleri. Seksen sonrası, liberalizmi bir kurtuluş gibi gören eski ülkücülerin arayışları, kahırları, geçmişe veryansın ederek geleceği kurtarma yanılgıları... İdeolojik sarsılmalar, kaymalar, tartışmalar, bütün bunların yol açtığı açmazlar, çıkmazlar, bunalımlar... Şuuru, şuuraltıyla geç tanışanlar, hiç tanışmayanlar, dava kadar hayatın da değerli olduğunun bilincinde olmayanlar... Ayrılan nizamcılar, kalan âlemciler...

Hangi ülkücü ve hangi ülkü? Ülkü birdi de; algılama, anlayış, biçim mi farklıydı? Herkes kendi türküsünü der gibi kendi ülküsünü yazıp yaşayıp, dayatıp oynuyor muydu yoksa?

Bu soruları kaç kişi sordu içinden, bunu bilmiyorum, dışından soranaysa pek az rastladık, sorunca da Arif Nihat Üstad’ın deyimiyle  “Lügatlardan çıkardılar niçini, dediler nene lazım.” 

Bu çetin ve netameli soruları bir yazar sorabilirdi yüreklice ve de hakkıyla. O yazar vardır, bulunmuştur, gözümüz aydın. Adı: Faruk Kurtbaş. Son yıllarda kana kana, doya doya içerek ve “aziz ol, aziz ol, aziz ol” diyerek okuduğum en güzel romanda soruyor bu çetin ve netameli soruları, yanıtlarını da veriyor kapsamlıca, derince, yolunca, kimi kez aykırıca, alaylıca ve sertçe. Romanın adı  “Çocuktum Ülkücüydüm”, Tibyan Yayıncılık tarafından yayımlanmış.

Soran, yoran, vuran bir beyin Faruk Kurtbaş, çevresiyle ve kendisiyle hesabı bitecek gibi değil, her yargısı yeni bir dava doğuruyor. Çözümlemelerinde tarihe başvuruyor sık sık, bu durum çözümlemelerini temelli ve dayanaklı kılıyor.  “Eski Ülkücü yeni Jöntürk Cemal” diye tanış ettiği kahramanı, bir ideal ve idol arayışının zorunlu sonu gibi.

Benim ana memleketimden Kurtbaş, Karslı. Ülkemizin şaka ve nükte deposu, tatlı şive kovanı illerimizden olan Kars’ın yöre ağzını ustalıkla yedirip yerleştiriyor satırlarına. Belleğine depoladığı fıkralık olayları iyi karikatürize ediyor, günle bağlantısını kurup iğneliyor, dalga geçiyor, gediğine koyuyor taşı. Olayları ayrıntı kaçırmadan veriyor, insanları kameradan daha net ve de ruhlarıyla betimliyor. Vurgunların vurgun yediği, karaborsa platonik aşklar yanında, tensel doyumların getirdiği doyumsuzlukları gülmece de katarak sergiliyor, sorguluyor.

Faruk Kurtbaş’ı yürekten kutluyorum, kitabını mutlaka okumanızı diliyorum, istiyorum. Birkaç da olumsuz eleştirim var, onlarla bitireyim: 65. sayfada “ilim-bilim” denmiş, eşanlamlı iki sözcük gereksiz yere bir araya getirilmiş. 8. sayfada  “diyerkâmlık”  sözcüğünün yerine neden  “özgecil” dememiş, şaşırdım ve üzüldüm, daha Türkçe ve Karslıca olurdu. 188. sayfadaki “tebeddül” sözcüğünün yerine de “dönüşüm” ya da  “değişim” denebilirdi.

Cazim GÜRBÜZ

 



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)