Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Mana ve Madde (Dr.Mehmet Niyazi Özdemir)

Gökleri arşınlayan, bir atom bombasıyla binlerce kişiyi öldüren, şifasız hastalıklara çare bulan insan zekâsı, hayatın basit sorularına karşı acizdir. Evrenin başı ve sonu hakkında bilgisi neredeyse hiç  yok, yılın her günü doğan güneşin sadece bir tabiat kanunu olduğunu söyleyebiliyor; o güneşi oraya kimin koyduğu konusunda söyleyebilecek hiçbir şeyi yok. İnsan nereden geliyor, nereye gidiyor, ölüm nedir, ölümden sonra insanı nelerin beklediğine dair bir cevabı bulunmuyor.



Duyu dışı idrakleri, önceden sezmeleri, rüyanın hayatımızdaki yerini ne izah edebiliyor ne de kavrayabiliyor. Mezar karşısında insanın durumunu, en sevdiğinin o karanlık kuyuya gidişini, orada onu hangi maceraların beklediğini ilim izah edemez, böyle durumlarda en imansıza bile din bir teselli kaynağı olarak gelir.

Müspet bilimlerin hayat bakımından bir düsturu, bir ahlaki değeri yoktur; gayeleri madde üzerindeki perdeyi kaldırmak, onun sırlarını yakalamaktır. Atom fiziği alimi, keşiflerin ahlaki neticelerinden sorumlu değildir. Bilim adamı, insanlığın bugüne kadar bilmediği gerçeği ortaya koyabilir; ama onun neticelerini din tayin eder. Bu da, seviyeli bütün cemiyetlerde bilim ve dinin atbaşı gittiğinin bir göstergesidir. Bunlardan birisi eksildi mi, diğeri ağırlığını koyar; dolayısıyla cemiyetin dengesi bozulur; ya imansızlık, ya da yobazlık cemiyetin kaderi haline gelir.

Rahmetli Peyami Safa’nın bu milleti nerelerden getirdiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Maddeyi baş tacı eden diplomalılar, arkalarına hükümetleri ve bütün basını alarak bu milletin boğazını sıkıyorlardı. Asırlarca zaferden zafere koşmuş, büyük medeniyetler ortaya çıkarmış bir milletin geldiği nokta bu idi. Necip Fazıl ancak arada bir basında görünebiliyordu, Said Nursi, Süleyman Efendi Hazretleri dağda bayırda polislerle mücadele ediyorlardı.

Peyami Safa bir romancıydı; o günün şartlarında geçimini temin edebilmek için gazetecilik de yapıyordu. Felsefenin girift problemlerini ele alıp milletin yolunu açmak onun ne işineydi. Ama mesele öyle değildi; milletin kader günleriydi. Ötüken Yayınevi’nin derlediği, makalelerinden oluşan “20. Asır Avrupa ve Biz” adlı eserinde, Whittaker’in Fransızcadan tercüme edilen “Dünyanın Başı ve Sonu” kitabından şunları almıştır: “Bizden evvelki nesillerin fiziksel telakkilerinin artık terk edilmesi, tabii olarak ilim adamlarının kainata felsefi bakış ve yorumlarında bir değişiklik vücuda getiriyor. On dokuzuncu asrın son yarısı ilmi maddeciliğin ilkbaharı idi. Bu akide, mekanda yer alan kaba maddenin tek gerçek olduğunu, bazı hareket ve hallerinin hadise gölgesi bulunduğunu gösteriyordu. Fakat maddenin kendisi  çöktü ve corporudenların matematik teorisi haline dönüştü. Çünkü matematik de hiç şüphe yok zekanın bir ameliyesidir. Modern fizikçi ve matematikçilerin felsefi hareket istikameti ilmi maddeciliğin tam zıddına çevrilmiştir.” Bu paragrafı alıp koyduktan sonra kendisi de ilave yapıyor: “Maddenin yıkılması, ilmin yıkılması demek değildir. Modası geçmiş nazariyeleri ilim zannedip manevi değerlere saldırmaların yıkılması demektir. Nazariye geçer, ilim kalır. Batı medeniyetinin seviyesi bunu anlatmaktadır.”

Peyami Safa, imkansızlıklar içinde imkan hasıl ediyordu. Bir makalesinde, on dokuz yıllık yazı hayatında kendisine bir haftalık tatil vermediğini yazıyor. Bu imkanlar arasında yıllarca “Türk Düşüncesi” dergisini çıkardı. Bu, ilim dünyasına açılan bir kapı idi. Derginin Aralık 1935 sayısında, Einstein’ın  “İlim ve Din” adındaki makalesinden şunları iktibas ediyordu: “İlim bize, yalnız olayların birbirlerine nasıl bağlı olduklarını ve kendi şartları altında nasıl bulunduklarını  gösterir. Fakat bellidir ki olanın bilgisi bize olması gerekeni öğretmez.”

Peyami Safa, Einstein’a göre de insana hedefini gösterenin din olduğunu söyledikten sonra şöyle devam ediyor: “Hedefi din tayin eder; fakat hangi vasıtalara başvurması lazım geldiğini en geniş manada ilimden öğrenir. İlim, hakikati tamamıyla bilmek isteyenler tarafından kurulabilir. Fakat bu duygunun da kaynağı dindir. Bu derin imana sahip olmayan bir alim tasavvur edemiyorum. Durum şöyle bir hayal ile ifade edilebilir: Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür.”

“İlimle Din Arasında Kavga Var mı?” adlı bir makalesinde Peyami Safa şöyle diyor: “İlim vakıaları, din değerleri bildirir. İkisi de ayrı planda bir hakikat sahasıdır. İlim bütün arzularımızı gerçekleştirmenin vasıtalarını ortaya çıkarır, iyi arzularımızın da kötü arzularımızın da. Tercih hükümlerini din verir. Yalnız ahlak gibi bu hükümleri vermekle kalmaz, ona imanını da verir; dini ahlakın laik ahlaktan daha temelli ve sağlam olması bundandır. Din ve ilim sahaları ayrılmış olduğu için aralarında mücadele imkanı kalmamıştır. Birbirlerine karşı yalnız saygı vardır.”

Ey koca Peyami Safa; bu dünyada körler arasından bir kuyruklu yıldız gibi geçtin; diplomalı evlatlarımız seni anlayamadılar; ama milletin feraseti bugün bile seninle beraberdir. Elbette bir gün bu diyarda şafak sökecektir; Ruhun şad olsun…

Dr.Mehmet Niyazi Özdemir



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)