Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
Şiir’im, Nerde Kaldın Güvercinim? (Oyhan Hasan Bıldırki)

Şehit öğretmenlerimiz için

Yağmur, bütün gece yağdı. Akşam alacasıyla birlikte çisem çisem başladı, gecenin ortasında şimşeklerin ve gök gürültülerinin arasında bütün haşmetiyle çıkıp geldi. Ne yağmur, ne yağmur? Sanki pencerelerdeki camlar, hayatlarının en büyük işkencesi altında takırdıyorlardı. Yağmur, çocuğunun sırtını ovuştura ovuştura yıkayan işini bilir ana gibiydi. Hiçbir takırtıya, sızlanmaya aldırmadı, bildiğini yaptı. Yağmur hızını artırdıkça, ninnilerini de yükseltti. Keyfince yağdı.



Evimizde, sokağın bitişiğindeki meydanı gören penceredeydik ikimizde. Dışarıda sıralanmış gökkuşaklarının altında, çisem çisem yağmura yakalanmış Şiir’i gördük. “Şiir”imizi, kızımızı gördük. Şiir, kendi dünyasında uçuyor; besbelli, bayram ediyordu. Arada ellerini açıyor, avuçlarında biriktirdiği damla sularını; eline yüzüne, gözüne saçına sürüyordu.
Beklemedin, pencereyi açıp seslendin:
– “Şiir, çabuk içeri gel!” diye çıkıştın.
Şiir omuzlarını çekti. Böyle yapmakla içeri gelmeyeceğini anlatmak istiyordu.
Üstelik sana fakat belki de ikimize birden kafa tutan Şiir’le başa çıkabilecek miydik?
– “Şiir, çabuk içeri gel!”
– “Şiir, duymadın mı?”
– “Çabuk içeri gel!”
Emirle karışık bu çağrıların hepsi de, yağmur damlalarının fiskeleriyle eziliyor, eriyor, duyulmuyordu.
Şiir, kendi dünyasında uçuyor.
Keyiflenmiştim.
Senin gözlerinde bin bir telaşın resimleri arkası arkasına akıyor, akıyordu. Gözlerinde öfkeni bastırmak isteyen bakışlarınla, bana baktın, omzuma dokundun.
– “Bak şu Şiir’in yaptığına! Evdesin ya, senden arka buluyor.”
– “Varsın bulsun! İnsanın bir arka çıkanı olmalı. Hayat yolu, türlü dikenle dolu.”
– “Felsefenin sırası değil şimdi. Şiir, bizim kızımız. Üşütürse?”
– “Üşütsün!”
– “Ciddi misin?”
– “Evet!”
– “Üşütür yatar kalırsa, onunla sen ilgileneceksin. Bunu unutma.”
Yağmur, hiçbir takırtıya, sızlanmaya aldırmadan, yağdıkça yağdı.
Toprak yıkandı, yeni uyanışlara, kim bilir belki de yeni yanışlara hazırlanmak için.
Toprak yıkandı!
Şemsiyesiz, hızla merdiven basamaklarından iniyordun. Yavruna kanat germek istiyordun. Belki de kayıtsızlığıma kızıyordun.
Camlar buğulanmıştı. Şiir’i ve seni seçemiyordum. Aklıma geleni yaptım ve avucumun içiyle camdaki buğuya dokundum. Camda tutunmaya çalışan iri damlacıkların arasından meydana baktım. Kimsecikler yoktu.
Yağmur, kesilmişti.
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”
“Bugün, okul bitti. Yıllardır hep ben okudum, yakında yurdumun bütün çiçeklerini okutanların arasına katılacağım.
Annem, dünya tatlısı. Babam, beyefendi. İkisi de okumuş olmalarının verdiği cesaretle, beni okuttular. Öğretmen oldum. Bilinen sebeplerden ötürü, her ikisi de gözlerinin önünde olmamı, dizlerinin dibinde oturmamı istiyor. Gerçi bu konuda beni dizginledikleri falan da yok. Son kararı bana bırakıyorlar. Nedense gözlerinde endişenin bulutları dolaşıyor, kalplerinde uzak korkuların askerleri. Ülkemde olan bitenler, terör belâsı huzurlarını kaçırıyor.
Ben, korkusuzum. Cesaretimi annemden aldım. Umut pınarım, babam.
Arkadaşlarla karar verdik. Atamalarımız nereye yapılırsa yapılsın, oraya gidecek, yurdumuzun bütün çiçeklerini bilgimizle sulayacak, onlara ışık olacağız.
Kararım kesin. Hiç kimsenin dizinin dibinde oturmayacağım.
Mezuniyet törenime annem, babam ve büyük annem birlikte geldiler. Ne kadar sevindim, anlatamam. En yakınlarım, başarımı kutlama günümde beni yalnız bırakmadılar. Üstelik, onlardan sakladığım bir sırrımı da öğrendiler.
Üniversite birincisi olmuştum.
Kepler atıldı, tören bitti, hep beraber eve döndük!”
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”
Aklım bu seste ama gelen giden yok.
“Görev yerimdeki ilk günüm… İlk derste yurdumun bütün çiçekleriyle tanıştım. Bilgiye aç kızlı erkekli bu çocuklar, cesaretimi kamçıladılar. Hepsi de birer ateş parçasıydı. Hepsi de benimle birlikte kanatlanıp uçmak istiyorlar. Hepsi de benimle birlikte umut denizinde gerçeği aramaya çıkan gemilerden birine binebilmenin çaresini arıyorlar. Hepsi de daha güzel günlere ulaşmanın ilk seferindeler.
Benim gibi.
Ben de ülkemi daha güzel günlere ulaştırmanın ilk yolculuğuna çıktım bugün.
Altın anahtarın peşindeyim.
İlk günün heyecanından olmalı, günün nasıl geçtiğini anlayamadım.
Son dersin bitişini bildiren zille birlikte, birkaç arkadaşımla beraber kaldığım evimin yolunu tuttum.
Yurdumun çiçeklerinden hemen hepsi, peşimdeler.
Benimle birlikte yürüyorlar, benimle birlikte duruveriyorlar.
Aralarında, Türkçenin dışında bir başka dille de konuşuyorlar. Bu, benim için hiç de önemli değil. Nasıl olsa ben onlara, Türkçe ders verecektim ve bu dili de hepsi biliyordu.
Yolun bitiğini anladıklarından olmalı, hepsi çil yavrusu gibi sağa sola dağıldılar.
Arkadaşımın açtığı kapıdan, içeri süzüldüm.”
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”
Aklım bu seste ama gelen giden yok.
“Günler geçtikçe, birbirimizle kaynaştık. Aramızda teklifsiz dostluklar başladı. Birbirimizi anladıkça, daha bir başkalaştık, sevgi dolu yüreklerimizi birbirimize açtık.
– “Şiir. Ne kadar güzel bir isim bu böyle?”
– Gerçekten mi?
– “Kimin aklına gelmiş de bu ismi vermişler size?”
– Annemin.
Bu sözle birlikte, gözlerim buğulandı, nemlendi fakat heyecanımı kalbime gömdüm.
– “Annenizi özlediniz mi?”
– Eh, biraz!
– “Yalandır öğretmenim, çok özlemişsinizdir.”
– Aranızda anneme benzettiklerim var. Onlara baktıkça teselli buluyorum.
– “Avunuyorsunuz demek?”
– Öyle! Avunuyorum.
Gözlerimdeki nemleri saklamak için, hemen konuyu değiştirdim.
– Adının Şiir olmasını isteyenler parmaklarını kaldırsın da göreyim?
Havaya kalkan bütün parmaklar, daha öne çıkmak ve ilk önce görünmek için yarışıyorlar.
– Sizin de isimleriniz çok güzel. Değil mi Gülsarı?
– “Cemile’nin de?”
– Nerden biliyorsun?
– “Bir keresinde öyle demiştiniz öğretmenim.”
– Başka?
– “Yıldız’ın.”
– “Menekşe’nin.”
– “Gülfidan’ın.”
– Ya erkeklerden?
– “Onlara çiçek adı takılmamış ki öğretmenim.”
İlktir isimlerle o ismi taşıyan insan arasındaki ilişkiyi düşündüm. İsimlerden bazılarının insanın aynası olduğunu biliyorum.
Aklımda yüzlerce ayna parıl parıl.
Yürüyorum.
Yürüyorum.
Güneydoğu’nun bu bölgesinde akşam, erkenden bastırıyor. Güneş daha çabuk adımlarla, uzayıp giden ovanın sonunda ya da ulu dağların ardında aniden kayboluyor.
Anılarımı paylaştığım ev, akşam alacasıyla boyanmış bir yüzle, ama ışık ışık yanan bir çift gözle bana gülümsüyor.
Kapı ha açıldı, ha açılacak bir vaktin kucağında.”
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”

Aklım bu seste ama gelen giden yok.
“Bu gece, içimde bir sıkıntı var. Akşam alacasıyla birlikte, dağların gölgesi büyüdükçe giderek artan hüznümün orduları kalbimdeki bütün kaleleri kuşattı. Gevşedim ve birdenbire daha da yaşamak için isteksizleştim. Buna sebep ne annemden aldığım mektup, ne de bizimle aynı yaşta olan yerli hanımlardan Selma’nın bize gelip söyledikleriydi. Sığınacağım hiçbir liman yoktu. Kendimi sokaklara atsam, kadın başıma bunu da burada asla yapamazdım.
Güneşe kızdım. Ne vardı erkenden çekip gidecek? Ne vardı bütün ışıklarını da beraberinde götürecek? Huzmelerinden birkaçını bize bırakamaz mıydı sanki? Bıraksa, şanına noksan mı gelirdi?
Derken hem Ayşegül, hem Işık; sanki sözleşmişler gibi kapıda göründüler.
Koştum, kapıyı açtım. Birlikte mutfağa geçtik.
Yemekti, çay kahve zamanıydı derken, kalbimdeki hüzün kalelerinin birer birer yıkıldığını gördüm, eriyip yok oluşunun heyecanını yaşadım. Üstelik bir şeyi de sezdim bu akşam. Hiçbirimiz dereden tepeden konuşmuyorduk. Ülkemin dört köşesinde, doğusunda batısında, güneyinde kuzeyinde; ışık ışık, aydınlık pencereler ardı ardına açılsın diye neler yapmamız gerektiğini tartışıp kararlaştırdık.
Ayşegül ve Işık, aydınlık pencerelerin süslediği sevgi ve barış dolu bir dünyanın düşlerini çabucak görebilmek için erkenden yattılar. Ben kıpır sapır ettim, bulaşıkları makineye doldurdum. Düğmeye dokundum.
Uyuyamadım. Kafamda kararlaştırdığımız sevgi ve barış dünyasının resimleri uçuşuyor, kalbim yepyeni, sımsıcak duygularla dolup taşıyor.
Bulaşık makinesinin sesi kesildi. İnanır mısınız bu sesin insana cesaret verdiğini kesilince anladım? Yeni korkunç bir sessizlik başladı. Düşüncemi bu sessizliğin yorumunu yapmaya odaklayınca, gittikçe sevgi ve barış dünyasının resimlerinin sönmeye yüz tuttuğunu gördüm. Bu noktadan sonra geri dönmenin önemi kalmamıştı.
Şimdi Selma’nın söylediklerinin sırası mıydı?
İpini koparanı, kulaklarımda ses olup yankılandı. Korkmadım ama çekinmeye başladım. Sessizlikten ürperir oldum. Başımı çevirip arkama baksam, korkunun sayısız askerleriyle yüz yüze geleceğim duygusuna kapıldım. Kızları uyandırıp, ortalığı velveleye vermekten de çekindim.
– “İçimizden bazıları, Türkçe ders vermenizden hoşlanmıyormuş!”
– “Aklınızı çelmek istemem ama başınıza başka işler açılmasından korkuyorum.”
– “Hani yolunuzu keserler, önünüze çıkarlar!”
Korkunun sayısız askerleri birer birer geldiler, omuzlarıma çöktüler.
Dışarda ayak sesleri var.!”
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”
Aklım bu seste ama gelen giden yok.
“Birdenbire ne oldu bilmem, korkunun sayısız askerleri çekip gittiler. Hafifledim. Hemen dışarı çıkmak, az da olsa geceyi aydınlatan yıldızlara bakmak istedim. Telaşlanmıştım. Sanki biri, o yıldızları teker teker yerinden indirmiş, gecenin gözlerini kör etmişti. Gönlümde Samanyolu’nu, Ülker’i, Demirkazık’ı görme isteği kanatlanmıştı. Ah şimdi, onlardan birini görebilsem, yaşadığıma inanacaktım.
Öyle ama, ne pencereyi, ne kapıyı açabilirim gecenin bu saatinde. Açsam, gören olur, kim bilir ne der? Üstesine arkadaşlarım da uyanır… Onlara da kıyamam. Evdekilere telefon açsam, bu saatte hiçbirine ulaşamam. Üstelik telaşlanırlar, belki de bütün mahalleyi ayağa kaldırırlar.
Ne yapsam ki?
En iyisi, yatağıma uzanıp uyumaya çalışmak.
Yatağıma uzandım. Sayısız mertek saydım ama yine uyuyamadım. Aklımın karanlıkta kalmış köşelerinde uyuyan korkularım aniden uyanıp ayaklandılar. Doğruldum, yatağımın üstünde bağdaş kurdum. Ellerimle kulaklarımı bastırdım. Boşuna uğraştığımı anladım. Daha başka neler yaptımsa da korkularımın seslerini kesemedim.
– Ah şu güneş, ne zaman doğacak?
Yeniden Selma’nın söyledikleri çın çın kulaklarımda.
Hepsi gizlendikleri yerden çekip çıkıp geldiler. Yüreğimi kanatan birer mıh oldular.
Ortalık çılgın bir sessizliğin egemenliğine boyun eğmiş. Hiçbir köpek havlamıyor. Güzelim sabahı karşılayan onlarca kuş ötüşmüyor.
Bu ayak sesleri de nerden çıktı şimdi?
Aman Allah’ım kapının önünde birileri var!”
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”
– “Geldim anne!”
Aklım bu seste ama gelen giden yok.
Sabahı, bütün televizyonlar bangır bangır. Bütün gazetelerin baskı makineleri yeniden çalışıyor. Kim bilir kaçıncı defadır daha öncekilere benzer haberi seslendiriyor ya da ak kâğıtlara yazıyor:
“…’de aynı okulda görevli Şiir, Ayşegül ve Işık adlı öğretmenler dün gece beraber kaldıkları lojmanda şehit edildiler. Yetkililer uzun süre taranan lojmanın daha sonra kısmen yakıldığını belirtiler ve şehit edilen öğretmenlerimizin kanlarının yerde kalmayacağını söylediler.
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”
Hani nerdesin? Nerde kaldın bir tanem?
Herkes döndü, sen gelmedin.
Yüreğimde hiç kesilmeyen hasret yağmurları. Kanatlanıp uçup giden Şiir’imizin belli belirsiz resimleri… Biliyorum senin de öyle. Yıllardır sustun, ne bir şiir, ne bir hikâye yazdın. Yarana tuz bastın. Şiir için insan hakları mahkemelerine başvurmadın. Tazminat mazminat istemedin. Aklına düşenleri sen de benim gibi sadece kalbine gömdün.
– Gömdün de ne oldu? Bana söyler misin?
– Ne oldu?
– Biliyorsun kimseden hiçbir beklentimiz yoktu. Sadece arada sırada hatırlanmak istiyorduk.
– Evet öyle.
– Sonrası?
– Hatırlanmayı bırak, şimdi azarlanmaya başladık. Şiir’imizin, Ayşegül ve Işık’ın ve ötekilerin kanlarını yerde bırakanlar; iki laflarının birisinde bizi azarlar oldular.
– Sadece bu kadar mı?
– Hayır! Dağdakileri düze indirmenin sevdasına düştüler.
– Davul zurna dövdürmezler inşallah!
– Bilemem.
Dağdakilerden ilk öncüler iner inmez, adı belirsiz bir bayramın davulları dövdürüldü. Ünlü büyüklerimiz konuştukça konuştu. Yaptıkları işten büyük keyif aldılar.
Oysa benim yüreğimde hasret yağmurları… Gittikçe hızını artıran, sonsuza kadar sürecek olan hasret yağmurları. Hasretimizin yağmurları…
Camlar yeniden buğulandı. Dönenleri izlemeye çalışıyorum. Aralarında hiçbir tanıdık yüz yok. Sağa sola bakınsam da, gözlerimi umutla iri iri açsam da, Şiir’i, Ayşegül’ü ve Işık’ı seçemiyorum. Aklıma geleni yaptım ve avucumun içiyle camdaki buğuya dokundum yeniden. Camda tutunmaya çalışan iri damlacıkların arasından meydana baktım.
Sisler!
Sisler!
Ah bu ziller!
Ah, bu ziller…
Kapı zili çın çın:
– “Geldim anne!”
Aklım bu seste ama gelen giden yok.
Nerde kaldın, güvercinim?

Oyhan Hasan Bıldırki

 

 

 

 

 

 

 



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)