Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
27 Mayıs’ın Bilinmeyenleri (Mehmet DÜLGER)

 

Yarım yüzyılı arkasında bırakan, etkileri bugüne kadar devam eden ve siyasî istismarın ortasında yer alan 27 Mayıs, hakkında ayrıntılı olarak hâlâ fazla bir şey bilinmeyen ve sistematik olarak hâlâ araştırılmamış, - bana kalırsa da- bir şeyler bilinmesi ve derinden araştırılması pek de istenmeyen bir askerî müdahalenin adıdır.



Müdahalenin hemen akabinde çıkarılan “Tedbirler Kanunu” ile darbenin mağduru Demokrat Parti (DP) hakkında, olumlu izlenim bırakabilecek hiçbir konudan bahsedilmemesi, 27 Mayıs sorumlularını sorgulayacak hiçbir konunun dile getirilmemesi, söz konusu bu kurallara riayet edilmemesi halinde faillerin 5 yılı bulacak “ağır hapse” mahkum edilecekleri öngörülmüştü. Bu sebeple, aradan nisbî olarak hayli zaman geçtikten sonra, tek tük baş veren yüzeysel birkaç ifade, çalışma vb. dışında, 27 Mayıs hakkında, sıcağı sıcağına gerçekleri ortaya çıkarmak, derin tartışmalara girişebilmek mümkün olmadı. Kaldı ki, ülkede hüküm süren siyasî hava, bütün istikrarsızlığına rağmen, sadece bu konuda, sıkı duruyordu. Askerî vesayet, 27 Mayıs ve sonrasının dile getirilmesini ve tartışılmasını her türlü vesile ile engelliyor ve mukabilinde, yeni bir darbenin tekrarına kadar varabilecek tehditler ileri sürmekten geri kalmıyordu.
 
İlk ABD tanıdı

27 Mayıs 1960’ta, Türk Ordusu içinde, sınırlı bir ihtilalciler gurubunun  ki, buna “cunta” deniyordu  bir zümre taassubunun esiri olarak, bünyesine “Evet Efendimci” bazı sivil unsurları da katmak suretiyle yaptıkları hükümet darbesi, NATO’nun desteklediği bir tasarruf oldu. 1952’de NATO üyesi olan Türkiye, ittifakın bünyesi içinde, kendisini, hep, eşit haklara sahip bir ortak olarak telakki etmiş, NATO ilkelerini samimiyetle benimsemiş, kendisine düşen görevleri fedakârlıkla yerine getirmiş, bu görevlerin gerektirdiği güç ve imkânlara sahip olabilmek için de var gücüyle gayret göstermişti. Jeo-stratejik konumu, silahlı kuvvetlerinin müessiriyeti, köklü devlet geleneği ve çevre bölgeler üzerindeki ağırlığı itibariyle İttifak’ı güçlendiren ve bu yüzden, önemli bir yere sahip olması gereken Türkiye’nin, maalesef, aleyhte hesapların konusu olduğu gözlendi.

27 Mayıs 1960 sabahının ilk radyo bildirisinde, darbenin güçlü sesinin, Türk milletine, “hareketin NATO’ya, CENTO’ya bağlı olduğunu” ilân ettiğine şahit olduk. Akabinde, Amerika Birleşik Devletleri askeri darbeyi tanıyan ilk devlet oldu. Bu, ülke içinde, 1957 Genel Seçimleri’nden sonra yaratılan ve dozu git gide artan, çatışmacı, bağnaz, barışmaz tek taraflı görüşlerin mahsulü gerginliklerin ötesinde, o günlerde, varlığı pek de sezdirilmeyen, ama doğurduğu sonuçları son derece önemli olan bir duruşun ifadesi idi. Bir yurtiçi ve yurtdışı ittifakın işbirliğini gösteriyordu.

Demokrasiye darbe

14 Mayıs 1950 Genel Seçimlerinde, Türk milleti, kendi iradesi ile, sükunet içinde, bir iktidar değişimini sağladı. Artık, Türkiye gerçek demokrasi yolunda ilk adımını atmış oluyordu. Beklenen, bir demokrasi anlayışı çerçevesinde, iktidar ve muhalefet kurumlarının oluşmasına, sabırla herkesin yardımcı olması idi. 27 Mayıs 1960’a kadar geçen 10 yıl içinde, maalesef bu hedefe ulaşılamadı. Kabaran arzular, sabırsızlıklar, tahammülsüzlükler, genç Türk demokrasisinin kök salmasını engelledi. Belirli sonuçlara ulaşma uğruna, birtakım çevreler bazı ümitler beslediler ve ne olabileceğini etraflı düşünmeden, ciddi girişimlerde bulundular. Ülkeye hayır getirmediği sonradan ortaya çıkan bu teşebbüslerin en önemli sonucu, Türk milletinin elinden, hür iradesi ile seçtiği ve görevlendirdiği bir siyasi iktidarın, onun rızası alınmadan alaşağı edilmesi ve bu suretle, demokrasinin, milli iradenin ciddi şekilde zarar görmüş olmasıdır. Buna ilaveten, 27 Mayıs darbesi sonucunda:

Türk Silahlı Kuvvetleri zaafa uğratıldı: Ordu ile millet karşı karşıya getirilmeye çalışıldı; Türk milletinin sağduyusu ile bu tehdit aşıldı. Org. Rüştü Erdelhun (Genelkurmay Başkanı), Org. Tekin Arıburun (Hava Kuvvetleri Komutanı), Oramiral Sadık Altıncan (Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı), Org. Suat Kuyaş (2. Ordu Komutanı), Org. Nazmi Ataç (sırası ile 3. ve 1. Ordu Komutanı), Org Nurettin Aknoz… cuntacılar tarafından tutuklanan komutanlar arasındaydı. Astları tarafından rütbeleri sökülüp hakarete uğradılar. Daha sonra da rütbeleri ‘er’ statüsüne indirildi. Muhtelif rütbelerdeki 7.000 subay emekliye sevk edildi ve emekli tazminatının tutarı olan miktar ABD’den hibe olarak alındı. 235 general ve 5.000 subayın kurduğu Emekli İnkılap Subayları Derneği (Eminsu Derneği) uzun yıllar boyu, ellerinden alınan haklarının iadesi için uğraştılar, ama başarılı olamadılar.

“Halkın demokrasisi”, “askeri vesayet demokrasisine” dönüştü: Sivil siyasete denge ayarı verme iddiaları, halkın demokrasisine son verip askeri vesayet demokrasisini kurumlaştırdı. 27 Mayıs 1960’ı izleyen 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 darbeleri ile, Nisan 2007 muhtırası, bu kurumlaşmanın kanıtlarıdır. Türkiye, yarım yüzyıl boyunca, silahların gölgesinde ‘demokrasicilik oyunu’ oynamak zorunda bırakılmıştır. Bir ölçüde, Türk Silahlı Kuvvetleri de bunun bedelini ödemiştir :  Türkiye’nin dış savunması ile görevli olan bu kurum, bütün gücünü ve enerjisini iç siyasete ayıran bir kurum haline gelmiş, Genelkurmay Başkanlığı makamı, adeta bir parti merkezi gibi çalışmıştır.

Üniversite zaafa uğratıldı: Bilim ve üniversite sindirildi. 147 öğretim üyesi, tek bir kararla üniversitelerden emekli edildi. Üniversiteyi derinden etkileyen ve büyük bir zaafa uğratan bu karar, pek çok kıymetli bilim adamının küsmesine, bir kısmının yurt dışına gitmesine ve sonuç olarak, yükseköğretimin yıllarca kendisini toplayamamasına sebep oldu.

Bilim haysiyeti yerle bir edildi: Hiçbir hazırlıkları olmadan darbe hareketine girişenlerin daveti ve “Bir iştir oldu. Haydi, buna bir hukukî kılıf bulun” talimatına uyan ve adeta bir fetva makamı olarak görev yapan ünlü hukuk hocalarının, darbeyi meşru ilân eden beyanları bir yana, oluşturdukları ve çeşitli önyargılarının izlerini taşıyan bir komisyon,1924 Atatürk Anayasası’nı yok saydı ve “Yeni Anayasa”nın çerçevesini hazırladı. Türkiye tabiî gelişme ahenginden ve Atatürk’ün çizdiği tedrici olgunlaşma çizgisinden koparıldı. Bilim konusunda zihinler bulandı. Kavram kargaşası tohumları ekildi.

Türkiye’nin adalet mekanizması derinden yaralandı: Kurulacak ihtilal mahkemesinin başına getirilmesi düşünülen, zamanın Yargıtay Başkanı Recai Seçkin, darbenin tasarruflarını istenilen hukukî zarfa koyamayacağını ifade etti ve büyük bir vakarla görevinden istifa ederek emekliliğini istedi. Kurulan Yassıada Mahkemeleri’nin başkanlığına, idari bir tasarruftan dolayı Adnan Menderes’e husumet besleyen Salim Başol,  mahkeme başsavcılığına ise, ahlaki zaaflarından dolayı Balıkesir’den koyduğu adaylığı DP tarafından kabul edilmeyen Ömer Altay Egesel getirildi. Bu iki kişi, “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!” diyerek cuntanın bütün istediklerini tereddüt göstermeden mahkemede yerine getirdi. Alay eder gibi “Yüksek Adalet Divanı” adı verilen bu vicdansız ve merhametsizler topluluğunun serencamını, ciltler dolduracak bu büyük trajediyi hukuk tarihi mutlaka yazacaktır. Böylelikle, adalet mekanizmasında, tezahürleri günümüzde de görülen olumsuz bir çığır açıldı.

Zıtlaştırma ve bölme komplolarına zemin hazırlandı: Devlette ordu ile milleti, siyasette DP ile CHP’yi zıtlaştırarak toplumu bölme gayretleri gündeme sokuldu. DP ve Adnan Menderes, sert muhalefet ve darbe yolu ile ülkenin bölünmeye çalışıldığının farkında idi. Şevket Süreyya Aydemir, o dönemde, DP yanlısı Havadis ve Zafer gazetelerinin tirajının 70 bin, muhalefet yayınlarının tirajının ise 1.5 milyon olduğunu yazıyor. Adnan Menderes, idamı sırasında “Hiç kimseye kırgın değilim!” diyerek büyük devlet adamlığını göstermiş, söz konusu gayretlere set çekmeye çalışmıştır. Siyasî hayatımızdaki çok büyük çalkantılara rağmen, toplumumuzun büyük bir çoğunluğu, toplumda bölünme teşebbüslerine itibar etmemekte ve “Menderes Barışı”nı hâlâ sürdürmektedir. Diğer yandan, 27 Mayıs Darbesi’nin, ülkede, zıtlaştırma ve bölme senaryolarının oynanması için verimli bir zemin hazırladığı inkâr edilemeyecek tarihî bir gerçektir. Sağ-sol çekişmeleri bu ortamda sahnelenmiştir.
 
27 Mayıs 1960 Darbesi’nin tasarruflarından birisi de, bir müddet kullanılıp sonra unutulmaya terkedilen “2.Cumhuriyet” esprisi içinde “Yeni Türkiye” kurmak ve bunu bir “Yeni Anayasa” ile tescil etmekti. Çoğunluğu belirli yüksek idareciler ve muhtelif kademelerdeki siyasetçileri ile Yassıada ve Balmumcu Kışlası’na “tıkılan” Demokrat Parti’nin siyasî rakibi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) mensuplarından oluşan bir Kurucu Meclis, “kardeş kavgasını önleme” iddiaları ile iktidarı gasp eden iradenin temel görüşlerini “1961 Anayasası” belgesine yerleştirdi. Bu görüşler, CHP’nin 1959 Kurultayı’nda belirlenen “İlk Hedefler Beyannamesi”nin hemen hemen aynı idi. “Yeni Anayasa’da”, millet iradesinin kullanılması, millet iradesine hesap vermesi söz konusu olmayan “organlar” ile paylaşıldı. Çifte Meclis (Büyük Millet Meclisi ve Senato) getirildi. Senato’ya, hayat boyu üye olmak üzere, Meclis’in açılması ile hukuki varlığı sona eren Milli Birlik Komitesi üyeleri yerleştirildi; halk bunlara “temelli senatörler” adını verdi. Anayasa’ya, sivil siyasetle eşdeğer bir ağırlık kazanan kurum olarak, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) yerleştirildi. Danıştay ve Yargıtay’a yürütmeyi sınırlandırma imkanları tanıyan görevler verildi.

Türkiye’nin yakın tarihinde, hesabımıza yazılacak en büyük utanç vesilesi olan siyasî infazların yapılmasında başrolü oynayan ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. Cumhurbaşkanı olarak görev yapacak, eski Genelkurmay Başkanı Org. Cevdet Sunay’ın başında bulunduğu Silahlı Kuvvetler Birliği, cuntanın katı eylemlerini yürütüyordu. Yeni Meclis’in açılması bazı şartlara bağlandı, bu şartların yerine getirilmemesi halinde askeri rejimin kalıcı olacağı tehdidi savruldu. Skandal bir Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde, “1961 Çankaya Protokolü” siyasi partilerin elini kolunu bağladı. Milli Birlik Komitesi Başkanı olan Org. Cemal Gürsel’in karşısına aday olarak çıkacak Prof. Ali Fuat Başgil, Alb. Sıtkı Ulay’ın tabancalı tehdidi ile önce Ankara’yı, sonra Türkiye’yi terk etmeye zorlandı.
 
Yassıada Mahkemeleri
 
Ayrıntıları eşi görülmedik bir trajediyi oluşturan Yassıada Mahkemeleri ile ilgili iki konuyu zikretmek isterim:
Yıllar önce, Yavuz Donat’ın merhum Aydın Menderes ile yaptığı bir mülakatta, Aydın Menderes, DP’nin kuruluşu sırasında, babasının Aydın Çakırbeyli Çiftliği’nde 40.000 dönüm arazisi bulunduğunu, bunun 5.000 dönümünü oradaki köylülere bağışladığını, 27 Mayıs 1960’da tevkif edildiği sırada elinde sadece 3.000 dönüm arazi kaldığını söylüyor. Demek ki, Adnan Menderes, darbe sırasında ileri sürülen iddiaların aksine, parayı adeta yutan siyasi faaliyete, sahip olduğu araziyi satarak siyaset için gerekli harcamalarına kaynak sağlamıştır ve hiçbir kamu kaynağına el uzatmaya tenezzül etmemiştir.

Yassıada’da, çok haksız olarak adı “Mister yüzde 10”a çıkarılan ve güya bu komisyonların karşılığını İsviçre bankalarına yerleştirdiği iddia edilen merhum Fatin Rüştü Zorlu, kendisini, Yassıada’da bu konuda soruşturmaya gelen yüksek rütbeli subaylara, bir “umumi vekâletname” vermiş ve konuyu İsviçre’de kendilerinin araştırmalarını istemiş, bulduklarını da kendilerinin almasını talep etmişti. Tabiî, Mahkeme’ye hiçbir sonuç getirilemedi ve Fatin Rüştü Bey hakkında çıkarılan söylentiler çirkin birer iftira olarak tarihte yer aldı.

Hukuki çelişkiler

Yassıada’nın gerek davaların kurgulanması ve yürütülmesi, gerek infazların yapılması konularındaki hukukî çelişkilerini tasvire sayfalar yetmez. DP erkânına isnat edilen hırsızlık, yolsuzluk, hak ihlali gibi ithamlar ispat edilemediğinden, sonunda “Anayasa’yı tağyir ve tebdil etme teşebbüsü” davası açıldı. Çelişkiye bakınız ki, Atatürk’ün 1924 tarihli Anayasası’nı askıya alan ve yerine “Geçici İhtilal Anayasasını” ikame eden 27 Mayıs darbecileri, “1924 Anayasası’nın zorla değiştirilme teşebbüsü” ithamı ile DP mensuplarını yargıladılar! Buna rağmen, henüz Yassıada mahkemeleri devam ederken, Atatürk’ün 1924 Anayasa’sı ilga edildi ve 1961 Anayasası hazırlandı.

Anayasa Davası’nın en büyük dayanaklarından biri olarak da 1924 Anayasası’nın hükümlerine uygun olarak, TBMM tarafından kurulan Tahkikat Komisyonu gösteriliyordu. Tahkikat Komisyonu, görevini tamamlamış, raporunu yazmıştı. Raporun, o sırada tatilde olan TBMM’de tartışılması bekleniyordu. 27 Mayıs darbesi geldi. Söz konusu raporun savunma delili olarak reddi ve Yassıada duruşmalarında okutturulmamasına karşılık Tahkikat Komisyonu’nun başkan ve üyelerine 14 idam cezası takdir edilmesi izah edilemeyecek bir hukuk garabetidir.

Diplomasi zarar gördü

Yassıada davalarındaki diğer bir hukuksuzluk da, Mahkemenin “Dışişleri konularını, dava konuları arasına almama” kararına rağmen, devrin Dışişleri Bakanı’nın idama mahkûm edilmiş olmasıdır.

Yassıada’yı neresinden tutalım?

Yassıada trajedisi, ansiklopedilere sığmayacak acı, ızdıraplı ve dramatik olduğu kadar, bazan insani, hatta komik sayısız olayla doludur. Bunu bugün göz ardı edip, Yassıada’ya, tarihte hiç olmadığı niteliği atfederek “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ismini uygun görenleri ve Ada’yı eğlence ve turizm merkezi haline dönüştürmeyi düşünenleri teessüfle karşıladığımı ve bu konuda yalnız olmadığımı da, özellikle, belirtmek, benim için bir vicdan borcudur.

Sadece birkaç tanesini, çok genel olarak dile getirdiğim 27 Mayıs döneminin yarattığı gerilimler, tesbih tanesi gibi birbiri ardına sıralanan pek çok bunalımın kâh kendisi, kâh sebebi olarak, Türkiye’nin siyasi istikrarını, kalkınmasını, refahının yaygınlaşmasını, sosyal eşitsizliklerinin giderilmesini geciktirdi. Mükemmellik sıralamasında, dünyada  6. sıraya yerleşen Türk diplomasisi, bir gecede Üçüncü Dünya ülkesi konumuna düşürüldü ve dış politikada, Türkiye’nin itibarı yıllar boyu zedelendi. Milletin ve dünyanın zihnini bulandırarak siyasetin makul temellere dayanan yüksek seviyeli bir hizmet faaliyeti niteliği kazanmasının önünü tıkadı. 1950-60 arası “halkın demokrasisi ile oluşan TBMM,” 1960-80 arası “parti delegeleri demokrasisi ile oluşan Meclis”, 1980’den sonra ise, “parti liderlerinin oluşturduğu Meclis” oldu.

Darbenin asıl sebepleri

Türk halkı, eski tarihinden getirdiği “kurultay ve oylama”, İslam tarihinden getirdiği  “adalet, istişare ve karara biat” kültürüne ilaveten, 1908’den beri devam eden seçim geleneği sayesinde, demokrasiyi benimsemiş ve siyasi zihniyetine yerleştirmiştir. Halkın seçtiğinin halkın elinden alınması, oy ile gelenin silah ile götürülmesi anlamına gelen “darbe”, halkın, üst yönetimlere ve ilişkide bulundukları çevrelere şüphe ile bakmasına yol açmış ve demokrasiyi, önemli ölçüde zaafa uğratmıştır.

Bugün hâlâ, 27 Mayıs’ın tortularını, günlük hayatımızda olduğu kadar, siyasi hayatımızın, kurullarımızın, adalet ve bürokrasi mekanizmalarımızın zihniyetlerinde taşıyoruz. Kimi karar ve eylemlerimiz, davranışlarımız, o günleri hatırlatan işaretler taşıyor. Bize, aşılması güç görülen engeller yaratıyor. Diyalog kuramıyoruz. Başkasını dinleyemiyoruz. Bizden farklı olana anlayış, hoşgörü ve itibar gösteremiyoruz. Çatışmaya hazırız. Sabırsızız. İdarede ilim, ehliyet ve liyakat sahibine saygı gösteremiyoruz. Kıyıcılık, kayırmacılık, istismar, yolsuzluk ve adaletsizlik hâkim oldu. Devlete hizmet edecek kişinin, “ehil” olacağına, “bizden” olması daha önemli…
Bu vasıflar, önümüzdeki “demokrasi” ve uygarlık yolunun, daha bir müddet, bizim için uzun ve zahmetli olacağını gösteriyor.

Şurası iyi bilinmelidir ki, burada sıraladığımız bütün olayların ötesinde, 27 Mayıs Darbesi’nin asıl sebepleri şöyle sıralanabilir: Bütün engellemelere rağmen, Türkiye’nin sanayileşmesinde, tüketim malları ithal ikamesini tamamlamakta ısrar etmiş olması, Türkiye’nin mali denetimine dış finans çevrelerinin hâlâ tam el koyamamış olması, Batı’nın vermediği kredi ve teknolojilerin Japonya ve Rusya’dan aranması, Kıbrıs sorununun çözümünde, Türkiye’nin çok başarılı bir çözüm noktasında bulunması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutasının NATO denetimine geçmesi arayışları, Soğuk Savaş’ın sağ- sol çatışmaları ile içeride ve dışarıda yönetilmesi olarak özetlenebilecek dünya stratejisinin uygulanmakta olmasıdır. 1958’den itibaren gittikçe yoğunlaştırılan iç olaylar, yukarıda anılan sebeplere nisbetle tali ölçüde kalmakta idi. Mesela, “olaylar” dendiğinde, Lozan Meydanı’nda toplananların sayısının 3.000’i geçmediği bilinen bir gerçektir. Harp Okulu öğrencilerini sokağa dökenler, “darbe” dışında bir çözümün düşünülüp uygulanmasına engel olmuşlardır.

‘İlk demokrasi şehitleri’

Bu yol Türkiye’yi, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın şahıslarında, “ilk demokrasi şehitleri” kaderine sürükledi. Eğer hukuki kaynağı bulunmayan mahkemeler, ispatlanamamış suçlardan, kaale alınmayan deliller, yaptırılmayan savunmalar ortamından, insana verilebilecek en ağır cezalar çıkmışsa, yarın daha büyük ve ispatlanabilen suçlar işlendiği zaman, bir Devlet ne yapacaktır ? Adaleti çözümsüzlüğe gömen bu kararlar, siyasette, yargıda ve idarede yozlaşmanın yolunu açmış, Türkiye’yi “hukuk Devleti” olma yolundan alakoymuştur.


27 Mayıs günü Türk milletinin iradesine karşı büyük bir suç işlenmiştir.  55. Yılında 27 Mayıs, halen yargılanmayı beklemektedir… Tarihte gıyapta yapılan mahkemelerin ve hak iadelerinin  örnekleri vardır. 27 Mayıs Hükümet Darbesi faillerinin, Milli Birlik Komitesi’nin, darbeden sonra kurulan, hakim ve savcıları sonradan tayin edilen mahkemenin ve bu mahkemede alınan kararların, “Hukuk Devleti” anlayışına uygun olarak yargılanması, tarih önünde, Türkiye’nin, vicdanlara ve demokratik rejime ödemesi gereken hayati bir borçtur.

Bu yazıyı, özellikle, gençler için, düzgün giden bir yolda, sapmanın ve aşırılığın kimseyi bir yere götürmeyeceğini, çözümleri hızlandırmayacağını, aksine, bizi, telafisi güç, hatta imkânsız gecikmelere duçar edeceğini göstermek için kaleme aldım. Zira, benzer olayları, yarım yüzyıl önce de yaşadık. Makul olan, bunlardan ders çıkarmak ve tekrarına mani olmaktır.

Mehmet DÜLGER



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)