Hosgeldiniz: Yusufiye
 İçindekiler
· Ana Sayfa
· Yazarlarımız
· Haberler
· Arama
· Arşiv
· Anket
· Güncel Konular
· Sitelerimiz
· Ülkücü Şehitler
 Başbuğ Albümü
 Yazarlarımız
· Recep Küçükizsiz
· Hasan İlter
· Lütfi Kirecçi
· Selim Çoraklı
· İlhami Erdoğan
· Oyhan Hasan Bıldırki
· Kenan Eroğlu
· Dr. Mehmet Güneş
· Muhittin Arar
· Dr. Turan Güven
· İhsan Kurt
· Ali Baykan
· Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
· Dr. Özcan Yeniçeri
· Mustafa Köker
· Ahmet Er
· Dr. Yunus Zeyrek
· Dr. A. Bican Ercilasun
· Dr. Ahmet Turan Alkan
· Adnan İslamoğulları
· Abdurrahim Karakoç
· Dr. M. Niyazi Özdemir
· Remzi Çayır
· Nevzat Kösoğlu
· Ozan Arif
· Dr. Ali Koçak
· Ali Yaşar
 İHANET DOSYASI
 Ülkücü Şehitler
 
12 EYLÜL İSTİRDATLARIM (Adnan İslamoğulları)

Binlerce  meçhûl tebessüm...
 
“Ama neler olup bittiğini
hiçbir âyetten
hiçbir vakit anlayamayacak
şehrin insanları...”
 
Geçen sefer merhum İsmail Şimşek’i yazmıştım... Bu kez hepsini yazacağım, çünkü bir dahaki seneye ömrümün olup olmadığını bilmiyorum, onları yazacağım... Beynime hücûm eden kelimeleri onlara sunacağım, istedikleri gibi oynasınlar kelimelerle...



Ömrüm olduğu ve elim kalem tuttuğu müddetçe, her 12 Eylül yıldönümünde kalemime karalar bağlayıp, kara yazılar yazacağım. Kelimeleri karalara boyayacağım... Evimin balkonuna küçük ama kapkara bir bez asacağım... Belki, yalnız ben bileceğim niye asıldığını o bezin, fakat asacağım, onların mâtemini tutacağım her 12 Eylül gününde, onların ve onlardan yıllardır ayrı yaşayanların, onların arkalarında bıraktıkları sevdiklerinin, onları sevenlerin... Şehrimin kabristanını ziyaret edeceğim o gün, altında yüzlerce yıllık kemikleri barındıran şehrimin kabristanını, bir taraftan beni burada unutan dostlarımı düşünerek...
 
Yola yakın bir kısmıydı, orada medfundu onların bir kaçı, yan yana, omuz omuza, koyun koyuna yatıyorlardı... Yusuf İmamoğlu’nu, Yücel Kapusuz’u, Taner Kalkancı’yı; hepsini, binlercesini  temsîlen ziyaret edeceğim, otlarını temizleyip, belki birer çiçek ekeceğim, sulayacağım topraklarını... Sonra... Sonra oturup orada öylece kalacağım; şehrin gürültüsünü duymadan... Onların yaşayamadıkları hayatlarını tahayyül edeceğim, yeni hayatlar tasavvur edeceğim onlar için... Bizim yaşadığımız, ama onların yaşayamadıklarını onlar için yaşayacağım; orada öylece kalıp kalacağım...   
 
Ömrümün sonuna kadar yazacak yerim olacak mı, bilmiyorum fakat, yayınlanmasa da, yayınlayacak bir yerim kalmasa da bir gün, ben yine de yazacağım, bir köşede saklayacağım. Denize, meçhûle  atılmış bir şişenin içindeki mesaj gibi, bir gün bulunabilme ve okunabilme ihtimaline bile olsa yazacağım. Bir gün ihtiyarlayacağım, elim kalem tutmayacak, klavye ile münasebetim olamayacak belki, lâkin ben yine de birisini bulacağım ve ben söyleyeceğim, o birisi yazacak. Hafızalardaki o siyah-beyaz filmi tekrar seyredeceğim, 12 Eylül istidratlarımın kaydını hep tutacağım, tutup hafızamın bir köşesine attıklarımı da yazacağım. O siyah-beyaz filmin kahramanı, şübbân-ı vatan’ın hâtıraları karşısında diz çökeceğim, temennâ ve dua edeceğim.
 
Tahayyülâtımın başrollerini yalnızca ve yalnızca onlara vereceğim, figüranlara yer olmayacak tahayyülâtımın içinde, onların yarım kalan hayatlarının devamını çekeceğim gönül kameramla; diğer renkleri kapatacağım, siyah ve beyaz filtreler açık kalacak, eskiden olduğu gibi siyah-beyaz bir film çekeceğim...
 
Okulu yarım kalanlara okullarını bitirteceğim. Kimisi mühendis olacak, kimisi savcı, kimisi doktor, kimisi öğretmen, okuyamayanlar ise tüccar olacaklar. Arabalar alacağım onlara, ailece gezmelere gidecekler, pikniklere gidecekler. Top oynayacaklar, mangalda et pişirip yiyecekler. Eski okul günlerini, eski Ocak günlerini konuşacaklar, zaman zaman bodrum veya teras katlarındaki bekâr evlerinde buluşturacağım onları, sahanda yumurta pişirecekler... Libya Caddesi’ne götüreceğim, ister Sivas Yurdu’na, ister Giresun Yurdu’na, ister Adana Yurdu’na, ister Kayseri Yurdu’na, isterlerse Niğde Yurdu’na hatta isterlerse hepsini Site Yurdu’na götüreceğim onları, o gün istedikleri yurtta kalacaklar... Yurt kantinlerinde demli çay ve filtreli sigara içecekler, derin derin nefesler çekerek gâhi gülecekler, gâhi hüzünlenecekler, ama yapacaklar bunları, gözlerini arkada bırakmayacağım, kursaklarında takılı hiçbir şey kalmayacak onların.
 
Güzel kızlarla tanıştıracağım onları, bir görüşte âşık olacaklar ve birbirlerini delicesine sevecekler. El ele yemyeşil kırlarda gezecekler, evlilik hayalleri kuracaklar. Onlar da papatya falına bakacaklar ve falın sonu hep ‘seviyo’ çıkacak. Evlerinin kaç odalı olacağından duvarlarını hangi renk boya ile boyayacaklarına, evlerinin salonlarına alacakları masif televizyon sehpasının ayarlanabilir üst zemininden televizyonlarının üzerine koyacakları dantelâya, balkonlarına yerleştirecekleri küpeli ve begonya çiçeklerinden antrelerine serecekleri kök boyalı ve Türk motifli kilimlerine, duvarlarına asacakları resimlerinden, hat levhalarından iki tekli, bir ikili koltukları ve bir üçlü kanepelerine, buzdolaplarının üstüne yapıştıracakları meyve süslerinden mutfak raflarına serecekleri kanaviçe işlerine kadar tüm teferruatını planlayacağım onların hayatının.
 
Bir muhallebicide tavuk göğsü ısmarlayacağım onlara. Birbirlerine sevgi ile bakacaklar, düğün davetiyelerinin listesini yapacaklar tavukgöğsü tatlılarını yerlerken. Düğünlerinde en yakın arkadaşları arasından hangisinin, kendilerine Kur’an-bayrak ve kılıç vereceğini de kararlaştıracaklar tabîi ki. Ya üniversite yıllarındaki okul başkanları, ya Ocak başkanları veya bir başka büyükleri verecek kutsal hediyelerini ve her ikisi de öperek başlarına koyacaklar. Bunları konuşurken heyecanlandıracağım onları, kalplerinin atışları hızlanacak. Akşamın alacasında veda ederken birbirlerine, kaçamak ve masum bir öpücük konduracaklar yanaklarına, hafifçe; bunu da tattıracağım onlara. Evlerine çekilecekler ve o günün büyüsünü hayal ederken tatlı, huzurlu ve deliksiz bir uykuya daldıracağım hepsini.
 
Düğünlerini de yapacağım. Çok kalabalık olacak düğünleri. Fakültelerindeki tüm arkadaşlarını, Ocak başkanlarını, tüm Ocak yöneticilerini çağıracağım düğünlerine, hepsi de gelecekler. Hep birlikte halay çekecekler, şiirler okuyacaklar, türküler söyleyecekler; tıpkı ‘eski gecelerimiz’de olduğu gibi. Hem yeni moda giydireceğim onları, İspanyol paçalı pantolonlarını çıkartacağım, büyük yakalı gömleklerini de, dışarıdan cepli ceketlerini ve ayrıca kocaman kravatlarını da atacağım; bizim giydiklerimizden giydireceğim onları. Kendi ceketimin yakasına bir Kartal, onların ceketlerinin yakalarına da bronz bir Bozkurt rozeti olacak, tıpkı siyah-beyaz filmlerde olduğu gibi...
 
Hemen ilk yıl çocukları olacak, erkek, kız; pek çok çocuk, binlerce... Ülkü olacak kızların çoğunun adı, bir kısmının Selcen, İlkay, Aybike, Elif ve daha nice isimleriyle cıvıl-cıvıl, güzel mi güzel, şirin mi şirin kız çocukları... Saçlarını öreceğim kızlarının arkalarından iki belik. Puantiyeli elbiseler alacağım o küçük kızlara; etraflarında dönecekler ve etekleri uçuşacak, saçlarına kelebek tokalar, renkli pensler takacağım, beyaz rugan ayakkabılar, kırmızı çizgili beyaz çoraplar  giydireceğim.
 
Erkek çocuklarının, Kürşat olacak, Alperen olacak, Yağmur olacak, Ersagun olacak, Aybars olacak, Alp olacak, Buğrahan olacak, Atsız olacak, Yûnus olacak, hep olacak isimleri. Onları da LC Waikiki’den giydireceğim, tıpkı bizim çocuklarımız gibi. Takım elbiseler giyecekler büyükler gibi, içinde beyaz gömlekleri olacak... Yakalarına lastikli papyon takacağım, onlar da siyah-beyaz puantiyeli olacak muhakkak. Siyah rugan pabuçlar alacağım pırıl pırıl, saçlarına jöle süreceğim küçük delikanlıların ve arkaya tarayacağım saçlarını, çok ama çok yakışıklı olacaklar, yüzlerine bakmaya, hele-hele öpmeye kıyamayacağınız kadar yakışıklı olacaklar. Gözleri ışıl ışıl parlayacak... Babaları ve anneleri kıvanacaklar çocuklarıyla. Birbirlerinin çocukları evlenecekler ileride, kocaman bir aile olacaklar, akraba olacaklar...
 
Yeni çıkan müzikleri de dinleteceğim onlara. Sezen Aksu’nun ‘Ben sende tutuklu kaldım’ şarkısını onlar da bilecekler, söyleyecekler. Cem Karaca’nın artık sufî müzik yaptığından bahsedeceğim onlara. Benim hoşuma gitmese de, Galatasaray’ın UEFA kupasını aldığını da söyleyeceğim, kim bilir aralarında Galatasaraylılar vardır ve bundan memnun olurlar, bu ihtimali de ıskalamayacağım, onları mutlu etmek için ne gerekirse yapacağım. Haa sahi, sevinin, pek çok Türk devleti kuruldu diyeceğim, esir değiller artık. Nasıl da sevinecekler!..  Ama ben yine kendi topraklarımı özleyeceğim, Kartalların ülkesini, İlirya’yı…     
 
Hepsini yapacağım onlar için. Bir tek şey hariç; hiç ama hiç kötü haber vermeyeceğim onlara. Ne Körfez depreminden bahsedeceğim, ne Galip Abi’nin öldüğünden...
 
Yeni dergileri, gazeteleri vereceğim onlara; ‘Bakın diyeceğim, siz yokken sizden sonrakiler ne dergiler, gazeteler çıkardılar, neler yazdılar; okuyun...’. Okuyacaklar... Tekrar ‘Bakın’ diyeceğim, ‘Sizleri unutmadılar, tek tek, isim-isim, memleket-memleket, okul-okul, fakülte-fakülte, mahalle- mahalle hatırlıyorlar sizi’...
 
Gülümseyecekler, hepsinin birden dudaklarına bir ‘tebessüm’ konacak. Kimse anlayamayacak, kimseler yorumlayamayacak, kimseler tanımlayamayacak onların dudaklarının kenarına konuveren ‘tebessüm’ü. Bir ‘meçhûl tebessüm’ olarak donuverecek onların dudaklarının kenarında, öylece kalacak.   
 
Hey hât! Bitecek bu tasavvurât.. bu tahayyülât... Gerçeğe döneceğim... Bir bakacağım onlar yok... Şehrin gürültüsünü duyacağım o ân, karışacağım o gürültüye, bu taşra şehrinde beni unutan dostlarımı hatırlayacağım yine, içim burkulacak... Hayat devam edecek... Nereye kadar? Bilmiyorum...
 
............
 
Onlar, kaderin zannımca bir “zevebân” noktası’nda hem-hâl ettiği kimselerdi, arkadaşlarımızdı. O esnâda, bir mermiyi hissettiklerinde vücutlarında veya kör bir bıçağın keskinliğini, ya da lânet olası bir urganın boğazlarını sardığını hissettiklerinde; mukadderâtları müstenîden ve mütekâbilen inkişâf ediyordu.
 
Merâmımı tebyîn bâbında rahat değilim. Zorlanmaktayım... Fakat bu zorluğun rağmına size seslenmek lüzûmunu hissettim. Doğrusu bu his, nezdimde mümtazdır, zirâ “ifade”nin tekmil veçhelerine isteksiz ve bîgâne bulunduğum şu lâhzada, şu satırları derc’etmek sûretiyle bir görevi ifa ettiğimi de söyleyebilirim.
 
Mutasavvıfenin sıkça bâhis bulunduğu “inikâri nispet” sırrı galiba onların aralarındadır. Istırap hülâsa edilmiyor. Hem üç beş satır neyi belli edebilir? Nasıl edebilir? Kaldı ki ben bî-tâb... ve susmak üzereyim. Böyleyken hangi kelimeye neyi söyleteyim? Vâkıa, başlarken istidrat dedim. En iyisi siz bunları istidrâdımın sesi bilin ve öylece duyun. O vakit bir yâd-gâr bırakmış ve ihtimal ki siz karilerime mahrem/müsteâr ömürlerimizin nabzını duyurmuş olacağım.      
 
Kader onları bir felâketin hizâsında buluşturdu. Ne çâre ki biz, üzerinden “ateş kesilir geçse sâbâ” bu yerin galiba sâkini olduk. Nicedir bir “sâbite” etrafında durup durmaktayız. Ama onlar, şâhidim ki tâkat getirip bir “gülşen-gâh-ı ismet”e yürüdüler. Hâtıraları ise kalemimize aksedenler...
 
‘Onlar, evvel gidenler’. Bizden önce gidenler. ‘Evvel giden ahbâba selâm’ olsun diyordu şairin biri. Bu kez isim vermeyeceğim, hepsine selâm olsun. Hâtıraları önünde saygı ile eğiliyor ve temennâ ve dua ediyorum...
 
Ve’s-selâm...

Adnan İslamoğulları



 Login
Üye Adi

sifre

Hala hesabiniz yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayitli bir kullanici olarak, yorum ayarlari ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksiniz.
UNUTMAK TÜKENMEKTİR (Yusufiye Derneği Genel Merkezi)