ÜLKÜCÜLERE ÖĞÜTLER

ÜLKÜCÜLERE ÖĞÜTLER

Ülkücüler, artık netice vermeyen bir takım kısır çekişmeleri bir kenara bırakıp, asli hedefimize yönelmelidirler. Esas hedefimiz, aziz milletimizi layık olduğu şerefli mevkiye taşımaktır. Bilinsin ki, bu hedefe ermek için sarf edeceğimiz gayretlerin karşılığı, sadece Allah’ın rızasını kazanmaktır. Zafere ulaşırız veya ulaşmayız; bu Hakk’ın bileceği bir husustur. Bize düşen, mücadele etmektir. Zira; Allah, bize zaferi değil mücadeleyi emretmiştir. Şimdi, bu mücadelede bir Ülkücünün kendine düstur edinmesi gereken esasları sıralayalım:

Allah’a Kulluk Şuuru:

Ülkücü Hareketin saflarında, hele hele teşkilat kademelerinde yer alan herkes; Allah”a kulluk vecibelerini eksiksiz yerine getirmeye, tavizsiz-tevilsiz, ihlaslı bir müslüman olmaya azami derecede gayret sarfetmelidir. Şayet gayemiz sadece Allah”ın rızasını kazanmaksa; bilmemiz gerekir ki; “O”na kul olunmadan rızası kazanılamaz.”

Kulluk şuuru; sadece belirli zaman dilimlerinde üzerimize farz olan ibadetlerimizi ifa etmek değildir. Hepimiz biliyoruz ki; camilerimizin kapısından içeri adım attığımızda içimizi bir huzur kaplar. Tertemizdir camilerimiz. Saflık ve huşu makamıdır. ıliklerimize kadar hissederiz kulluğumuzu. “ıyyake na”budu ve iyyake nestain” (yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz), derken, ruhumuz titrer. Ama; namazımızı bitirip de dışarı çıktığımız anda, unutuveririz bunları. Yani, sadece günün beş vaktinde camide geçirdigimiz bir, birbuçuk saatlik zaman dilimi boyunca mı kuluyuz, Allah”ın? Haşa! Bu durumda yapılacak tek şey var: “ıyyake nabudu ve iyyake nestain”i”, hayatımızın her anına, bulunduğumuz her mekana şamil kılmak… ışte bu kulluk şuurunun temel esprisidir.

Feragat (Haklarından vazgeçme):

Dava adamlığının önde gelen icaplarından birisidir feragat duygusu. Hiç çekinmeden ve gururla diyebiliriz ki; Ülkücü gençlik geçmişi, hal ve geleceğiyle tam bir feragat timsalidir. Ancak zaman zaman, fert olarak hataya düşmekteyiz. Kendimizce geçerli saydığımız bazı bahanelerin arkasına sığınarak; “benden bu kadar, hep ben mi feragat edeceğim? Biraz da başkaları feragat etsin” deyiveriyoruz. Bu sözü söyleyen bir insanın, feragat iddiasında bulunması saçmalıktır. Zira, feragatin ölçüsü veya miktarı yoktur. ıyilik yapmak, lütufta bulunmak, yardım etmek fiilerinden çok farklı bir şeydir feragat.

Boş geçecek olan bir saatlik zamanını dava uğruna bir şeyler yaparak geçirmek feragat değildir. Aynı şekilde; cebindeki ihtiyaç fazlası üç-beş kuruşu, dava uğruna sarfetmek de değildir. Çünkü, o bir saat de, üç-beş kuruş da ihtiyaç değildir. Yapılan sadece bunları boşa sarfetmemiş olmaktır. Bu da güzel bir meziyettir ama “feragat bunun da ötesinde bambaşka bir haslettir.” Bir cümleye sığdırmaya çalışırsak; “ihtiyacı olandan vazgeçebilmektir.” ışte bu ölçüler içerisinde idrak edeceğimiz bir feragat şuuru, asıl hedefimize giden yoldaki meşalelerimizden biri olacaktır.

Sevgi (Allah rızası için sevmek ve Allah rızası için buğz etmek):

Garip bir tecellidir, kendine sahte mabutlar icat eden insanoğlunun gönlünden silinmeye yüz tutan Allah korkusuna paralel olarak; yine insan oğlunun gönlünü yavaş yavaş terk eden muazzam ve mukaddes bir duygudur sevgi. Anne, baba, kardeş, eş-dost ve akrabayı sevmek, bir yaradılış gereği olup doğuştan gelen bir duygudur. Bu halkayı genişleterek; soydaşını, dindaşını ve dahası “yaratılanı, yaratandan ötürü” sevecek kadar gönül enginliğine sahip olmak ise, ancak bir dava adamının meziyetidir. Ve yazıktır ki, bugün insanlık aleminin içinde bulunduğu duruma bir göz attığımızda; böyle bir gönül enginliği bir yana, başta belirttiğimiz doğuştan var olan anne, baba, kardeş, eş-dost ve akraba sevgisi bile yavaş yavaş gönülleri terketmektedir. Sevgisizliğin hakim olduğu bir dünyada başarılı olmak için „yaratılanı, yaratandan ötürü sevmek“ düsturunu gönlümüze nakşetmeye mahkumuz.

Türklüğün İtibarını ve Menfaatlerini Gözetmek:

Aksiyoner Türk Milliyetçiliği Hareketinin mensupları olarak; Osman Gazi”nin vasiyetnamesinde söylediği gibi, “Bizim davamız kuru bir cihangirlik davası değildir…” diyorsak, her şartta Türklüğün itibarını ve menfaatlerini gözetmek zorundayız. Fert veya toplum olarak karşılaştığımız her hadiseyi bize yakışıp yakışmadığına baktıktan sonra milli menfaatlerimize uygunluğu açısından değerlendirmemiz gerekir. Fert veya zümrelere sağlanan geçici faydaları, milli menfaatlerin üzerine çıkartmak doğru değildir. Bu duruma, düşenler gaflet içerisindedirler. Hele bunun devamlılığı, “ihanet”tir.

Türklüğün Her Meselesi ile İlgilenmek:

“Dünyanin neresinde bir Türk varsa, bizim ilgi sahamız içerisindedir.” Neme lazımcılığı, vurdum duymazlığı kendilerine şiar edinmiş; miskinliği ve pısırıklığı hayat felsefesi olarak benimsemiş bir takım kuş beyinliler için bu cümle, ırkçılığın bir ifadesidir. ıdrak yoksunu bazı müctehitlik iddiasındakilere göre insanı dinden bile çıkarır bu cümle. Elfaz-ı küfür”den sayacaklar nerdeyse.

Bu kuşbeyinli tekfir uzmanlarına haykırıyoruz: Hayır! Biz, ne ırkçıyız, ne de islamın dışındayız. Yegane gayemiz; ehl-i sünnet çizgisinde Kuran-ı Kerim”in rehberliğinde yürüyerek, Türk milletini yeniden Allah’ın Askerleri yapmaktır. Bu sebeple; ilgisiz ve münzevi bir hayat felsefesini kabullenmiyor, Türklüğün her türlü meselesine ilgi duyuyor ve tekrar ediyoruz: Dünyanin neresinde bir Türk varsa bizim ilgimiz dahilindedir!

Ana başlıklar altında ifade etmeye çalıştığımız bu esaslar çerçevesinde geliştirilecek bir hareket tarzıyla, önemli mesafeler katedeceğimize inanıyoruz. Gayret bizden tevfik Allah”tandır.

Zihni Açba

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.