MEHMET SAİD MUTLU

SANDIKLI’DA KATLEDİLEN MİLLİYETÇİ BİR AYDIN

Dostlarımın daveti üzerine bir süre önce Afyon’un Sandıklı ilçesine gitmiştim. Oradayken ülkücü şehitlerimizden Sandıklı Asri Mezarlığı’nda medfun İbrahim Türkeş’in mezarını ziyaret ettik. Asri Mezarlık, oldukça eski ve büyüktü. Annesi ve babasıyla birlikte yatan İbrahim Türkeş’e kabri başında dualarımızı ettikten sonra araçla girdiğimiz mezarlıktan yürüyerek çıkmayı tercih ettim.

Mezarlıkta Bir Kabir

Mezarlığın ana kapısının hemen sağ başköşesinde koca bir çam ağacın dibinde, kaidesi mermerden, üstü ise yeşile boyanmış demir kafesle çevrili bir mezarın yanından geçerken arkadaşım Recep Çil, “Hakkında pek fazla bilgim olmamak beraber bu mezarda yatan kişi, Sandıklı halkının çok sevdiği bir eczacıymış, alçakça öldürüldüğü için halk ona vefa göstererek hemen bu girişe defnetmiş. Herkes mezarlığa girince bu mezarın başında mutlaka bir fatiha okur” diyerek kısa bir bilgi verdi. Mezarın fotoğrafını çektim. Sonra kendisine bu şahıs hakkında araştırma yaparak bulduklarımı paylaşacağıma dair söz verdim. Mezarın üstündeki demir kafese dikine asılı 120 x 40 cm. uzunluğunda bir kitabe vardı. Üzerinde hafifçe sağa yatık küçük bir Ayyıldız olan ve altında Mehmet yazılı kitabede, yukarıdan aşağı doğru Said Mutlu yazıyordu. En altta ise yine yatay yazılmış “Eczacı 1932-1967” ibaresi mevcuttu. Yani, 35 yaşındayken öldürülmüş.

Mehmet Said Mutlu Kimdir?

Mehmet Said Mutlu, 1932 senesinde Eskişehir’in Odunpazarı ilçesine bağlı Sevinç köyünde üçü erkek biri kız dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğmuş olup bölgenin tanınmış ve zengin ailelerinden bir olan Müftüzadelere mensuptur. Annesi tarafı da Muttalıp köyündendi. Çok küçük yaşta önce babasını sonra da babasını kaybetmesine rağmen hali vakti yerinde olan ailenin büyükleri kardeşlerini ve onu okutmuştur. İlk tahsilini memleketinde Turan İlkokulu’nda tamamladıktan sonra İstanbul’a Galatasaray Lisesi’ne yatılı olarak gönderilmiştir. Lise bitince de “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir” inancı ile eczacı olmak ister ve İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ne kaydını yaptırıp oradan mezun olur. Uzun boylu, kumral saçlı, oldukça yakışıklı bu genç, askerliğini yaptıktan sonra Sandıklı’da doğduğu köyün ismiyle Sevinç Eczahanesi’ni açmıştır.

Gençlik Yılları

İstanbul’da uzun süren talebelik yıllarında dini ve siyasi mahfilleri ziyaret ederek oralardan feyz almıştır. Önce, Türk Kültür Ocağı’na üye olur. Bu dernek, Nisan 1950’de başkanlığını Bekir Berk’in yaptığı sırada aynı amaçtaki birçok derneğin bir çatı altında toplanması ile Milliyetçiler Federasyonu’na katılır. Senesi dolunca 1. Nisan 1951’de Fatih’teki Rüstempaşa Medresesi’nde Milliyetçiler Federasyonu iki gün süren ilk büyük kurultayını yapar ve farklı isimler taşıyan beş dernek kendini feshederek bundan böyle Türk Milliyetçileri Derneği ismini alır. Said, bu derneğin de hareketli üyelerinden biridir.Türk Milliyetçiler Derneği’nin başkanlığına o zaman DP. Isparta milletvekili olan, 3. Mayıs 1944 sanıklarından Sait Bilgiç genel başkan seçilir. Bu tarihten sonra Balıkesir Lisesinde okurken Nejdet Sançar’ın talebesi olan Bekir Berk’in milliyetçi kuruluşlara ilgisi azalmaya başlar. Hatta derneklerde beraber olduğu gençlere de tesir ederek onları Üstad Saidi Nursi etrafında toplama gayreti içerisine girer. Said Mutlu da bu gençlerden birisidir.

Saidi Nursi’ye Bağlılığı ve İtirazı

İstanbul’da tanıştığı Saidi Nursi’ye genç yaşta bağlanır. Onu gerek İstanbul’a geldiğinde gerekse yurdun diğer yerlerinde olduğu zamanlar fırsat buldukça gider ziyaret eder. Fakat, 1951 senesinde İstanbul’da düzenlenen bir kongreye katılan Muhammet Hamidullah’ı dinledikten sonra ona ilgi duyarak eserlerini okumaya başlar. Onun, 1952 senesinden itibaren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir profesör sıfatıyla gelerek verdiği İslâm tarihi, İslâm müesseseleri tarihi, mukayeseli dinler tarihi ve İslâm hukuku derslerini ve konferanslarını takip eder. Artık, Muhammed Hamidullah’ın hayranıdır.İnatçı bir karakteri olduğu gibi çok soru soran, bilmediği meseleleri derinliğine öğrenmek isteyen ve tam bildiği konuları hatalı söyleyen kim olursa yaşı, makamı ne olursa olsun ona itiraz eden bir mizaçta olduğu için bir gün Saidi Nursi’yle de tartışır. Fransızca yayınlanmış eserlerini okuduğu Muhammed Hamidullah’ın, islama ilmi bakış ve yaklaşımından etkilenmiştir. Ona göre, ülkemizdeki islami kitaplar, bilimsel nesnellikten uzak, hakikat ile hurafelerin sarmaş dolaş olduğu faydasız eserlerdir. Bir görüşmesinde “Risale-i Nurların yetersiz ve medrese tarzı çalışmaların islama yeteri kadar hizmet etmediğini” Saidi Nursi’nin yüzüne söyleme cüretini gösterir. Üstad tarafından hiddetle azarlanırsa da bu sevdasından vazgeçmez.Keza, içi millet sevdasıyla dolu olan Said Mutlu, Saidi Nursi’nin “Siyaset, kalp ve ruha zarar verir, birlik ve beraberliği bozar” düsturu ile de pek barışık değildir. 1956’da başkanlığını yine 3 Mayıs 1944 sanıklarından olan Fethi Tevetoğlu’nun yaptığı Komünizm ile Mücadele Derneği”ne üye olur. Bir kaç yabancı dil bilen, okumayı çok seven ve inandığı gibi yaşamayı prensip edinmiş birisidir. Son derece zeki olan bu gencin bütün meşgalesi Türk islam aleminin meseleleridir. Ona göre memleket, “söylediğini yaşamayan, nefsine tatbik etmeyen liderlerin, alimlerin sıkıntısını çekmektedir. Bunlar, vatan, millet ve dava derler, vatanı ve islamı kurtarmaktan bahsederler ama kendi nefislerini kurtarmak için hiçbir gayret sarf etmezler.” Ailesinin isteği ile bir ara evlenmek ister ve bu hususta birkaç teşebbüste de bulunur. Bir ziyareti esnasında durumundan muttali olan Saidi Nursi, ‘Şimdi evlenmeyin, evlenmenizi biraz tehir edin. Biraz ilme ve dine hizmet edin. Yaşınız hele otuz beşe gelsin, evlenmeyi o zaman düşünürsünüz.’ der. O tam bir inanmış ve farklı kişiliği ile bu arada ablasının bulduğu çok güzel gelin adaylarını bile dini yönden imtihan ederek, reddeden birisidir.

Türkeş ile Görüşmesi

27 Mayıs darbesinden sonra Saidi Nursi’nin yanında tanıdığı bir kaç arkadaşının ısrarlı ricalarını kıramaz ve birlikte Ankara’ya, daha önceden tanıştığı Alpaslan Türkeş’i ziyarete giderler. Türkeş’e, 23 Mart 1960’da Şanlıurfa’da vefat eden Saidi Nursi’nin darbeden sonra bilinmeyen bir yere nakledilen mezarının akıbetini soracaklardır. Türkeş, onlara “cenazenin Saidi Nursi’nin kanuni mirasçısı ve kardeşi Abdülmecid Hoca efendinin bilgisi dahilinde olan bir yere gömüldüğünü” söyler. O buna inanır ama Saidi Nursi’nin bir kardeşi olduğunu bile bilmeyen yanındakiler Alpaslan Türkeş’e inanmazlar. Zaten o da sonsuz bir sevgi ve saygı duyduğu üstadın ölümünden sonra cemaatten tamamen kopar ve kendini tamamen Muhammet Hamidullah’ın eserlerinin tercüme ve neşrine adayacaktır.

Kitap Tercüme ve Yayın Faaliyetleri

1959 yılında Sandıklı’da eczacılığa başladıktan sonra zamanının büyük bölümünü İslâmî ilimler alanında yayınlar hazırlamak, anadili gibi bildiği Fransızcası ile Muhammed Hamidullah’ın yazılarını tercüme etmekle geçirir. Önce “Kuran-ı Kerim Tarihi”ni tercüme eder. Yağmur Yayınevi 1965 yılında bu kitabı basar. Tercüme için para istemez. Yayıneviden verilen bir miktar kitabı da dini kurumlara ve okullara hediye eder. İslâm Peygamberi’nin ilk cildini çevirdikten sonra 1966 yılında kendi parası ile kitap olarak bastırır fakat herkesin alıp okumasını sağlamak için “beş lira gibi sembolik bir fiyatla satması şartıyla” kitaplarını İrfan Yayınevi’ne verir. Hazırladığı eserin müslümanlara yapabilecek en büyük hizmet olduğuna inanmaktadır. O yıllarda islamı ilmi metotlarla ele alıp incelemek ülkemizde pek alışılmış durum değildir. “İslâm Peygamberi”nin birinci cildinin ilk baskısı kısa zamanda tükenir. Bu kadar çok ilgi gören kitabın ikinci baskısı olduğu kadar ikinci cildi de merakla beklenir. Ama bir türlü çıkmaz. Çünkü eserin ikinci cildinin tercümesiyle uğraştığı günlerde menfur bir saldırı sonucu Mehmet Said Mutlu öldürülür. Vefatına kadar ikinci cildin ancak yarısını tercüme ederek daktiloya çekmiştir. Geri kalan kısmı da Muhammet Hamidullah’ın İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslâm Araştırmaları Enstitüsü’ndeki asistanlarından biri olan Salih Tuğ tarafından tamamlanarak ancak 1969 yılında yayınlanabilir.

Neden Öldürüldü?

İlim aşıklısı, kendini tamamen milletine ve İslâma hizmete adamıştı. Kitap tercüme ve baskı işleri için sık sık işyerinden ayrılırdı. Bu sebeple eczahanesini yanında çalıştırdığı Mehmet Erdem ismindeki kalfasına emanet etmişti. Abdestli namazlı diye çok güvendiği biri olan kalfası ise kasadan sürekli para çalıyordu. Bu durumun çok önceden farkına vararak kendisini uyaran dostlarını “Müslüman çalmaz” diyerek pek ciddiye almamıştı. Ama bir gün tesadüfen bu hırsızlığa kendisi de şahit olunca onu işten çıkardı. Bu kalfa da daha sonra azmettirdiği oğlu Hüseyin’e bir gece vakti evinin kapısında pusu kurdurup, onu tam kalbinden vurdurdu. Olaydan hemen sonra baba-oğul ve yardımcıları yakalanıp tutuklandılar. Eskişehir mahkemesinde iki sene kadar süren bir yargılamadan sonra kalfaya ve oğluna taammüden adam öldürmek suçundan idam cezası verildi. Oğlanın yaşı küçük olduğu cezası 10 yıla çevrildi.

Ahlakı

O, Allah korkusunu iliklerine kadar hisseden ve günahlardan kaçınan tavizsiz bir mizaca sahipti. Tanıyan herkesin sevdiği biriydi, nitekim Sandıklı’da eczacılık yaparken de bütün halkın sevgilisi olmuştu. Bu sebepsiz değildir. Bölgedeki bütün fakirlerin listesini çıkarmış, onları koruyup gözeten bir insandır. Yıllık kazancından devlete vergisini tam ödediği gibi, malının ve canının sadakası olan fitre ve zekatını da bu insanlara dağıtır. Alçakça öldürülmesi Sandıklı’da çok büyük bir infial ve üzüntüye sebep olur. Halk ona sahip çıkarak, ailesinden cenazesinin memleketine değil Sandıklı’ya defnedilmesini ister. Ulu Camii’de yapılan cenaze törenine bütün Sandıklı halkı katılır. O kadar ki, tabutu iki kilometre uzaktaki mezarlığa kadar eller üstünde taşınır. Ulu Camii imamının “O. sağlığında sağcıların lideriydi. Bu sebeple sağ başa defnedilsin” şeklindeki tavsiyesi ile mezarlığın girişinde sağ başköşeye gömülür.Allah rahmet eylesin. Ruhu şad mekanı cennet olsun.

Recep Küçükizsiz

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.