NEREDE O YİĞİTLER..?

İnsan ömründe en kutlu olay kainatın sırrı, alemlerin efendisi Hz. Muhammet (SAV)’ın sırrına ermektir. Elbette onun sırrına ermek bir bedel, sabır, metanet, vekar, iman, irade ve şecaat ve kayıtsız şartsız Hakk’a teslim olmayı gerektirir. İnsan devamlı bir arayış içerisindedir. Hayatla ölüm arasındaki gözle görülmeyen ancak gönülle hissedilebilen bir yol vardır. Biz buna Hakk Yolu diyoruz.

Yüce Yaradanı yeryüzünde sevmeyen bir kula rastlayamadım. Lakin, Yüce Yaradan’ın sevdiği seçilmiş kulları bulmak da kolay olmadı. Kendisine aşık olmuş kullarına bir çok imtihan verdi. Onları yoklukla, varlıkla, zulümle, ölümle, acıyla, sevinçle sınadı. Sadece “La ilahe illallah” diyenler kazandı. Hakikatin sırrına erenler sustu. Aynı Hazret-i Ali gibi… Kainata padişah olmaktansa Hakk’a köleliği tercih ettiler. Kimden bahsediyorum diye sorarsanız “Vatan sevgisi imandandır.” Hadisinin sırrına eren Alperenlerden, Ülkücülerden, ülkücü olmanın bedelini Taş Medrese’lerde çile çekerek demir leblebiyi çiğneyenlerden, artık ruhu bedenine sığmayan Türk dünyasının yanık yürekli bozkurtlarından, Ülkücülerin efendisi Yusufiyelilerden bahsediyorum.

Türk İslam davasının yetiştirdiği öyle gönül erleri var ki, onları tanımayı nasip ettiği için Allah’ıma binlerce defa şükrediyorum. Bu iman ordusunun içerisinde öyle birisi var ki, otuz yıla yakın irtibatımız esnasında kafamdaki pası, beynimdeki putları, gönlümdeki kiri, ruhumdaki lekeyi çıkarıp beni huzura kavuşturdu. ışte bu gönüller sultanı da bir Yusufiyeli… Birgün kendisine “Yusufiyeli olmak ne demek?” diye sordum. Bana aklımın ve mantığımın çok uzaklarında fakat benliğime bir nefesten daha yakın hakikatleri açınca can-ı gönülden Yusufiyeli olmayı diledim.

www.yusufiye.net sitesinde Ülkücü Hareket’in bayraklaşan devlerini ve mücadelelerini okuyorum. Ülkücü Hareketi temsil eden kadroları da bir halı gibi yere serip gönül gözüyle inceledim. O halının desenleri renkleri arasında dolaşırken kah Erzurum’un Baş Bar’ını oynamak geldi içimden, kah Köroğlu gibi Çamlıbel’e çıkmak… Zaman içinde yolculuk yaptım. Tanrıdağ’ına varıp Kürşad’ın huzurunda diz vurdup emir aldım. Döndüm geldim Yesi’ye… Hoca Ahmet Yesevi’nin önünde boyun büküp “ Duyduk ve Uyduk…” dedim. Kanatlandım kuş oldum Şeyh Edebali’nin halkasına girdim. Sarı Saltuk’a yoldaş, Dursun Fakih’e kardaş oldum… Nene Hatun ile Rus kovaladım, Şahin Beğ ile birlikte Fransız yaraladım. Bir mübarek Ramazan’da iftar vakti Ruhi Kılıçkıran, kahpe bir kuşatmada Önkuzu oldum. Karlar boranlar içinde bir avuç inanmışın omuzunda Hakk’a giden Mustafa Erol, bir meyus gecede baba oğul Haşatlı, Ağrı da Kılıçaslan Ankara’da Sazak oldum. “Ben gidiyorum, ardımdan ağlamayın” diyen Pehlivanoğlu ile kahpe düzenin sehpalarına yürüdüm.

Onların acısını aşkını gönlünde hisseden bütün kardeşlerime selam olsun. Gün oldu arza sığmadık, gür sesimiz gökleri doldurdu. Sefere gideni kutladık, kalana ağladık. Şimdi ne oldu ki, parçalandık. Hala uyuyor musun? Bak sen parçalandın vatan bölünüyor, seni uyutan <piyaz> efendiler devlet(?) için senin kanını satıyor, tarihini peşkeş çekiyor. Ya ayağa kalk, ya git… Bıçak kemiğe değil ruhuma saplandı. Dur hele yoksa, Alperenlerin ahı semadan karşılık buldu da birilerinin başına sarayları mı yıkılıyor..?

N’olur ana yetişir,
Kapanma tabutumun üstüne bu kadar
Kapanma ana, yıldızları göremiyorum

Ahmet Bulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.