ÜLKÜCÜLERLE AKINCILARIN ÇATIŞMASI -2

ÜLKÜCÜLER VE AKINCILAR

Ülkücü hareket tertemiz bir kaynaktan samimi duygularla çıkmıştı. Fakat bilhassa 1970’li yılların ikinci yarısında bu harekete giren, sızan türlü insanların çalışmasıyla ülkücü hareket belli yerlere çekilmeye çalışıldı. Önce ülkücü gençler sonra Akıncı gençler silahlı olaylara teşvik edildiler. Ondan sonra kontrol edilemeyen bir anarşi ve kaos ortamı oluştu.

Üniversite talebeliğim yıllarında MTTB’ye giderdim. Sinema Kulübünde çalışmalarım olurdu. Milli Görüş teşkilatı da o zamanlar müstakil olarak kurulmuştu. Yurtlarda aktiftiler. Güçlü bir teşkilatları vardı. Okulumuzda da bu gruptan çok az da olsa arkadaşlarımız vardı. Milli Görüşçülerden de MTTB’de bulunanlar vardı. Bunlarla temasımız olurdu. Aramızda o yıllarda her hangi bir çatışma yoktu. Anlaşmazlıklar 1977’den sonra fikir tartışmalarının kavgalara dönüşmesi ile başladı.

Akıncılar ile Ülkücüler arasındaki çatışmalar sanıldığı gibi sadece Metin Yüksel’in vurulması olayı değildir. Türkiye’nin her yerinde kimi ölümle biten birçok kavgalar oldu. Rize’de bile bu olaylar yaşandı. Artık Akıncılar da silahlı eğitim kampları kurmuş, adam yetiştiriyorlardı. Erbakan bu tür konulara başından beri karşı olduğu halde çok büyüyen teşkilatını her zaman gerektiği gibi kontrolü altında tutamıyordu. Bu mana da ülkücülerin yaşadıklarını gecikerek Akıncılar da yaşadılar.

ÜLKÜCÜLERE CAMİDE DAYAK

Mersin İmamhatip’te okuyordum. O sıralar Müftü Köprüsü’ne yakın, Deniz İnzibat Karakolu’nun yanındaki bir caminin Kur’an Kursuna ait yurdunda kalıyordum. Bu caminin yönetimi destek verdiği için Akıncılar yurdu ele geçirmişlerdi. O gün, üç arkadaş çarşıdaki Anadolu Lokantasına yemeğe gitmiştik. Sık sık bu lokantaya gittiğimiz için oradaki bir garson ile samimiydik. Garson, yemek sırasında bize “Dikkatli olun bugünlerde size saldıracaklar.” dedi. Yurtta istenmiyorduk. Bu sebeple aramızda sürekli bir gerginlik vardı. Yemekten sonra biz yurda geldik. Namaz vakti yaklaşmıştı. Ben caminin bahçesine indim. Abdestimi almış, ezanın okunmasını bekliyordum. Bu arada diğer arkadaşlarım da gelmişlerdi. Birden, nereden geldiklerini görmediğim on – on beş kişi ortaya çıktı, içlerinde bizim okulun talebeleri de olan bu kişiler, bize saldırdılar. İyice bir dayak yediğimiz, uzun süren bir kavga oldu.

Camidekiler araya girmek istediklerinde Akıncılar onları da tehdit ediyorlardı. Bu arada ben, izi hâlâ alnımda duran, bir darbe aldım. Kanlar içinde kaldım. Yanımdaki arkadaşımın kolu o kavgada dirsekten çıktı ve daha sonra da sakat kaldı. Bunun üzerine diğer ülkücü arkadaşlarımla o yurttan ayrılmak zorunda kaldık. Ülkücü arkadaşlarım Cengiz, Kamil, Mehmet ve Hataylı ile birlikte bir ev aramaya başladık. Yaz aylarında Mersine gelerek hurdacılık yapan ve diğer zamanlarda evi boş duran Niğdeli ülkücü bir abimize ait Osmaniye semtindeki bir evde bilâbedel kalmaya başladık. Erdemlili Cengiz’in maddi durumu iyiydi. Evin eşyalarını o tamamladı. Zaten birçok ihtiyacımızı da bu arkadaşımız karşılardı. Orada kalmaya başladık.

Bu kavgadan sonra bize saldıranlardan tanıdıklarımızı takibe başladık. O gün Boluspor- Mersin İdmanyurdu maçı vardı. Müftü Köprüsü’ne yakın olan stadyum inşaat halindeydi. Bunlardan birinin maça gideceğini öğrenmiştik. Çevrede dolaşıp onu ararken, derenin denize döküldüğü yerdeki kamışlıkta bunu gördük. Hemen gidip başına dikildik. Teferruatını vermeyeceğim. Orada onu imam hatipli ülkücüler olarak, hem de fetvasını vererek ve ibretlik olacak bir şekilde cezalandırdık. Bu olayın Akıncılar üzerinde çok büyük etkisi olduğunu, bir daha yalnız gezmeye korktuklarını daha sonra onların arasından çıkıp bize katılan bir arkadaşımızdan dinlemiştim.

ÜLKÜCÜLER ANLATIYOR

“Pertevniyal Lisesinde bizimle beraber okuyan on beş kişi kadar Akıncı vardı. Bir gün bunlarla oturduk ve konuştuk. “Gelin güç birliği yapalım, birleşelim.” dedik. Onlar, “Buna biz karar veremeyiz gelin abilerimizle görüşün.” diyerek bizi bir camiye davet ettiler. Kalkıp Horhor’daki Kızıl Minare Camii’ne gittik. Üstte odaları varmış, beş kişiydik, yukarı çıktık. Orada beş kişi vardı. Az sonra abileri geldi. Biz, oturup okulda nasıl birlikte hareket ederiz diye konuşacağız, sanıyorduk. Abi, hize “Hurmanın ve Zemzem’in faziletleri” gibi abuk sabuk bir şeyler anlatmaya başladı.

Derken ezan okundu. “Haydi abdest alıp namaz kılalım.” dedi. Biz de ona, “Peki, okul işini ne zaman konuşacağız”, diye sorunca “Biz hiç bir olaya karışmayız.” dedi. Bunu üzerine namazı da kılmadan orayı terk ettik. Komünistler okulda olsun dışarıda olsun zaten bunlara hiç ilişmiyorlardı.


İslam ülkücülüğün tam ortasındaydı. Ama biz İslamcı değil, Müslümandık. içimizde az da olsa farklı düşünenler vardı. Mesela, içimizde bazı Türkçüler, davaya kuru Türkçülük gözüyle bakarlardı. Bunlar ibadetlerini yapmayan, İslam’ı pek önemsemeyen tiplerdi. Ben Türklük ile Müslümanlığı hiç ayırmadım. O zamanlar MSP’nin de burada teşkilatı vardı ama bunların tamamı cesaretsiz, korkak insanlardı. Mesela bir Cuma namazı sonrası caminin önünde olay çıkmıştı. Az önce beraber namaza durduğumuz bu insanların hepsi pır diye kaçıp gittiler.


İTÜ’de okuduğum ilk yıllarda okulumuz sık sık kapandığı için genellikle Postanenin oradaki Camlı Kahvehaneye giderdim. Orada her üniversiteden ve değişik şehirlerden gelmiş çoğu ülkücü olan öğrenciler toplanırlardı. İçimizde solcu olsa bile münakaşa ortamı olmazdı. Ama Akıncılar bizimle çok tartışırlardı. Onların işi gücü fitne çıkarmaktı. Tartışmak için hemen saçma sapan bir soru sorarlardı. “Bir olay olsa ve iki kişiden birine kan vermen gerekse Müslüman olmayan Türk’ü mü, Türk olmayan Müslümanı mı seçersin?” derlerdi. Ben her zaman Türk’e veririm diyerek onları azarlardım. Ülkücüler arasında din ve Atatürk tartışmaları pek öne çıkmazdı. Daha çok Turan üzerine hayallerimizi konuşurduk.

ITÜ’de sağ ve sol grubun haricinde bir de İslamcı grup vardı. Biz bunlara ‘Ecmainler’ derdik. Ecmainlerin içinde benim akrabam olan kimseler de bulunuyordu. Bunlar öğrenim hayatları hiç kesintiye uğramadan solcuların hâkimiyetindeki okulda okuyarak mezun oldular. Solcular da okulun içerisinde onları kullanır, istedikleri gibi sevk ve idare ederlerdi. Dışarı çıktıklarında bazen bunlarla Teşvikiye Camii’nde karşılaşırdık. Kimisi bizimle selamlaşmaktan bile kaçınırken bazıları da bize ders notlarını verirdi. Bunlar da örgütlüydüler. Olaylara asla karışmazlardı, her zaman seyirci olurlardı. Komünistler onlara, emir ve yaptırımlarını kabul ettikleri için ses çıkarmıyorlardı. “Buraya gelin.” dediklerinde bunlar gidiyorlardı. “Okulu boşaltın.” deniyordu, bunlar da gidiyordu. Hiç bir şekilde karşı koymadılar ve direnmediler.


Teşkilatlara gidip geldiğim zamanlar beş vakit olmasa da namazları kılıyordum. Kuran kursu sonrası ve îmam Hatip’te okurken buna daha çok dikkat ediyordum. İslam bizim için ulvi bir gayedir. Zaten kendimizi Türk İslam ülkücüsü olarak tarif ediyoruz. İslam uğrunda her şeyimizi gözümüzü kırpmadan feda edeceğimiz bir kutsalımızdır.

Siyasal İslamcıları, bayrak ve devlet düşmanları ile ortak bir paydada buluştuklarını düşündüğüm için sevmiyorum. Bizim kutsal değerlerimize gerektiği gibi sahip çıkmayan İslam’ı sadece namaz kılıp oruç tutmak bir de mensup olduğu grubun dünya görüşünü sorgulamaksızın bu doğrultuda hareket etmek sanan geleneksel İslamcılarla da hiç anlaşamadım.

Karakterimin de bu tür insanlarla bir araya bulunmaya müsait olmadığım gördüm. Benim mücadeleci, itiraz eden, tavır koyan bir mizacım var. İslamcılar okulumuzda dinimize ve mukaddesatımıza hakaret eden öğretmenlere bile karşı çıkmıyorlardı. Bunlar emperyalizme karşı neyin mücadelesini verebilirlerdi ki..? Çevremde bunlar çoktu ama onlarla şahsi dostluğum devam etse de fikri bir ortaklığımın olmayacağı o zamanlar belli olmuştu.

(Kaynak: Ülkücü Hareketin Malul gazileri – 1.cilt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.