KIZILELMA İTTİFAKI BİR DAYATMAYDI

ÜLKÜ OCAKLARI GENEL BAŞKANI  ALİŞAN SATILMIŞ:

KIZILELMA İTTİFAKI… Sulandırılmış bir dayatmaydı… Bir zamanlar Ülkücülerin kanını döken, rahmetli Türkeş’in tutuklanmasını, MHP’nin kapatılmasını isteyenlerle birlik olmak bir hataydı, bizim hatamızdı, yaptık. Böyle bir hata içerisinde olmamak gerekirdi…

* Ülkücüler PKK kamplarında APO’yu ziyaret edip hatıra fotoğrafları çektiren Doğu Perinçek’le nasıl oldu da bir ‘Kızıl Elma İttifakı’ içinde bulunabildiler?

Şeytanla melek barışmaz. Muhafazakar demokratlık nasıl sulandırılmış bir dayatmaysa, ‘Kızıl Elma Koalisyonu’ da aynı şekilde sulandırılırmış bir dayatmaydı. Birinde İslam’ı Protestanlaştırmaya yönelik sulandırma söz konusudur, diğerinde ise milliyetçiliği ulusalcılığa indirgemeye yönelik sulandırma söz konusudur. Nihat Sami Banarlı’nın Türkçe’nin Sırları’nı okumadan, Oktay Sinanoğlu’nun Bye Bye Türkçe’sini okursanız köksüz bir iştigaliyet ortaya korsunuz. Erol Güngör’ü okumadan Erol Manisalı’yı okumak da aynı arızalı durumdur. Ülkücülük değer yönelimli bir siyasi hareketse, bir duruşsa, ne ‘Kızıl Elma ıttifakı’ ülkücülüğe, ne ülkücülük ‘Kızıl Elma ıttifakı’na yakışır. Bugün bir şey olmamış gibi yaparak omuz vermeye çalıştığımız insanlar, bir zamanlar ülkücülerin kanını döken, rahmetli Türkeş’in tutuklanmasını, MHP’nin kapatılmasını isteyenler. ‘Kızıl Elma ıttifakı’ Türkiye’nin birliği beraberliği açısından bile yapılmış olsa yine de yanlıştır. Fiil ve davranışlar kadar bunların hangi değerlerle beslendiği de önemlidir. Karşınızdaki milletin değerlerini tanımıyor, kabul etmiyor. Biz millet değerlerini kabul etmeyen inkarcı bir anlayışla bir araya gelemeyiz. Bu bir hataydı, bizim hatamızdı, yaptık. Böyle bir hata içerisinde olmamak gerekirdi. Ülkücüler olarak bizim abesle iştigali bırakıp bir an önce asıl davamız olan Türk İslam ülküsüne geri dönmemiz gerekir.

*  Türk İslam ülküsünden koptunuz mu ki geri dönmekten söz ediyorsunuz?

Bu geri dönme değil, zaten oradaydık. Zaman zaman insanlar bağlı oldukları inanç sistemleriyle ilgili akıl tutulmalarına yakalanabilirler. Ülkü’yü idrak etme ve ortaya koymada kırılmalar olabilir. İslamsız bir Türk anlayışı olmayacağını, Türkün hayat damarının İslam olduğunu, bu hayat damarından beslenmeden sağlıklı bir bünyeye ve sağlıklı bir dünya okumasına sahip olunamayacağını bilmemiz gerekir. 1980 öncesi ile sonrası arasında bir karşılaştırma yaptığımız  zaman 80 sonrasında birtakım insanların daha seküler bir ülkücülük anlayışıyla öne çıktıkları vakidir. Bu durum sadece ülkücüler için değil tüm toplumsal kesimler için geçerlidir. Son yirmi yıldır ülkemizde tek dünyalı bir hayat anlayışı dayatılır oldu. ıdeallerimizi unutturmaya çalışanlar olduysa da hatırlatmayı sürdürenler de olmuştur.

*  Bir zamanlar ülkücülerin yolunu aydınlatan Dündar Taşer’ler, Seyit Ahmet Arvasi’ler, Erol Güngör’ler gibi hatırı sayılır entelektüeller vardı. Şimdi ülkücü hareketin fikrî alanında bir irtifa kaybı, bir kısırlık mı yaşanıyor?

Ülkücü hareketin Türkiye’deki algılanışı ve misyonu hep birilerinin tanımlamasına bağlı şekillenmiş, gelişmiş.  Esasen sizin de söz ettiğiniz aydınların ortaya koyduğu düşünceleri tartışıp bir anlamda referans almadığımız müddetçe eksik bir ülkücülük ortaya çıkar. Türkiye toplumu açısından baktığımız zaman ülkücü hareket kısır bir hareket değil. Bu toplumdaki çözülme, daralma, sıkışma, eksilme, irtibat kopukluğu ülkücü harekete de sirayet etmiş vaziyette. Bu sirayetin neticesinde de bir yabancılaşma söz konusu olmuş. Bu yabancılaşma günümüzde ciddi sıkıntılara yol açtı. Bu sıkıntılardan da bir şekilde özümüze dönerek kurtulmak gerekiyor. Zihinsel bir arkeolojik kazı yapmak gerekiyor.

*  70’lerde ‘Sol’un  ihanete varan davranışları yüzünden Sağ ile mücadelemizi erteledik’ anlayışında olan ülkücüler  bugün kiminle ne adına mücadele ediyor?

Bir kere ben Türk ülkücüsüyüm. Sağ sol kavramları Türkiye gerçeği içinde içeriksiz kavramlar. Algısız, kör kavramlar. Türkiye’de liberalizm, kapitalizm, ya da bir avuç mutlu azınlığın heveskarlığı adına konuşan insanların kendilerini sağ olarak tanımlayıp, bizim adımıza konuşuyormuş gibi algılanmaları ülkücü hareketin yanlış anlaşılmasının en önemli sebeplerinden biridir. Türkiye’de sağ statükodan yanadır ve emperyalizme karşı adam gibi hiçbir  tepkisi yoktur. Anti emperyalist bir kimliğe sahip olması gereken ülkücü hareket adına konuşan birtakım insanlara baktığımız zaman uzlaşmacı, statükodan, sistemden yana tavırlar içinde olduklarını  görüyoruz. Evet Sol’un ihaneti bitmedi, buna  Sağ’ın ihaneti de eklendi. Biz bu milletin dünya milletleri arasında layık olduğu yeri almasının  önündeki bütün engelleri yıkmaya her zaman hazırız. Bu milletin değerlerini küçümseyen, bu milletin değerlerini hiçe sayan, milletin kendini ifade etmesinin, yönünü bulmasının önünü tıkayan herkesle kavgamız sürecek.

*  Kavganızda “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganının önemli bir yeri vardı…

Sloganlar toplumların kendi özgüvenini ifade etmesinin önemli bir aracı. Mesela geçmişte gene söylediğimiz bir slogan vardı: ‘Savaşımız vurguncu düzenedir düzene.’ Bu düzen bu milletin değerlerini yok sayıyorsa, bu milletin değerlerini baskı altına alıyorsa, bu milletin olmazsa olmazlarına kamusal alan, sivil alan işaretlemesi yapıyorsa, her alanda kendi komplekslerini de tescil etmeye de çalışıyorsa, ülkücülerin buna tavır koyması gerektiğini düşünüyorum. Benim birey olarak sosyal sorumluluklarım var, imanımı tavra dönüştürmezsem imanımda şekk ve şüphe olur.

*  Ülkücüler neden sürekli  silah ve şiddetle anılıyor?

Ülkücülerin Ebu Cehil düşmanlığı toplumsal kabulde tartışılmaz bir gerçek. Ama beraberinde Hazret-i  Muhammet (s.a.v) muhabbetinin de oluşması gerekir. Hem Ebu Cehil düşmanlığı, hem Hazret-i Muhammet muhabbeti bir Alp Eren tipini ortaya koyar. Birileri kendilerini sadece Alp tipiyle özdeşleştirdiklerinde ülkücüler şiddet yanlısıymış gibi algılanabiliyor. Bu, ülkücülüğün, Türk milliyetçiliğinin kendi duruşunun beslendiği kaynakla yeterince ilişkilendirilmemesinin bir sonucudur. Ülkücüler kendi kaynaklarına indikleri zaman, kaynaklarla ilişkilerini sağlıklı olarak tesis ettikleri zaman, Alp’in derinindeki Eren’i de içeren doğru bir tavır ortaya koyacaklar ve bu tür yanlış algılamalar ortadan kalkacaktır.

* Türkiye hassas dönemler yaşıyor. 80’li yıllarda tepki gösteren, sokaklara dökülen ülkücüler bugün neden bir şey söylemiyor, ciddi bir tavır ortaya koymuyorlar?

Dünyada ideolojiler bir içe dönükleşme süreci yaşıyor. Dolayısıyla Türkiye’de de bir  refleks körelmesi söz konusu. Ülkücüler de bundan nasiplerini aldılar tabii, olaylar karşısında gerekli tavrı ortaya koydukları söylenemez. Bunu kırmak için silkinip  kendimizle tekrar yüzleşmemiz gerekiyor. Ülkücü hareketin kendini bir medeniyet tasarısıyla ilişkilendirecek bir sosyal sorumluluğu var. Bu ülkede açlık, adaletsizlik, ahlaksızlık varsa söylenecek sözümüzün, konulacak tavrımızın olması gerekir. ‘Fırat kenarında bir kuzuyu bir kurt kapmışsa, ben ondan sorumluyum’ idrakini  oluşturmalıyız. Eğer bir beldede bir Müslüman açlıktan ölmüşse o beldenin bütün Müslümanları sorumludur. Bu idrake ulaşmanın yolu İslam’ın sahih kaynaklarından beslenerek milli bir tavır koymaktır.

*  Bir İslamcı gibi konuşuyorsunuz…

Ben aynı zamanda bir İslamcıyım tabii. İslam benim olmazsa olmazımdır. Benim giyinikliğimin adıdır İslam. Türk’ün giyinik halidir. Karşılaştığı soğuğa, yağmura, sıkıntıya karşı bir kalkandır İslam. Haddini bilmezsen, misyonunu idrak etmezsen rahatsızlıklara düşersin. Kur’an  benim  referansımdır. Çünkü ben Müslümanım. Bireyin fiil ve davranışları değerlerden bağımsız olamaz. Değerleri disipline eden ilahi kaynağın adı da Kur’an’dır. Benim gibi düşünmeyen birileri Kur’an’i kavramları sahipleniyor diye benim bu kavramlardan uzak durmak gibi bir kompleksim olamaz. Bizim kültürümüz Türk-İslam kültürüdür.

*  İslam kaynaklarından beslenmek ile Turancılık ideali birbiriyle çelişmiyor mu?

Ülkücülerin Turan ideali de aslında bir iman hareketidir. Dünyanın pek çok yerinde Türkler  hala baskı ve zulüm altında. Birileri çağdaşlık adına, postmodernizm adına bir şeyleri dayatıyorlarsa onlara karşı biz de inadına Turan, inadına Türk, inadına Müslümanız diyoruz. ınandığı gibi yaşamayan yaşadığı gibi inanmaya başlar. ınandığını yaşaması engellenen bütün mustazaflar gibi müstekbirlere karşı nasıl bir kıyam ortaya koyulması gerekiyorsa Turan ideali de aynı ideali ortaya koymayı gerektirir. Hayat iman ve cihattan ibarettir çünkü. O zaman alnı secdeye değenlerle alnı secdeye değenleri lânetleyip küçümseyenleri iyi tanımlayıp saflarımızı belirlemeliyiz. Bugün bir saflaşma yok, saflaşmayı dillendirenler saf olarak algılanıyor. Kendi dilimizle, kendi kavramlarımızla konuşamıyoruz ama artık vakit geldi. Kendimiz gibi olma vakti

* AKP iktidarı ?

AKP’nin içinde gerçekten milli refleksi gelişmiş olan insanlar da var. AKP bugün artık Milli görüş hareketi olmaktan çıkmış tamamen ANAP’laşmıştır. Sosyal meselelere değil, ekonomiye yoğunlaşmış bir hareket AKP. Kurulduktan 6 ay sonra, daha kendisini tanımlama fırsatı bile bulamadan iktidara gelen bir parti üzerinde dünya dengeler sistemine yön veren güçlerin etkisinin olmadığı söylenemez. AKP’nin Türkiye’yi nereye götüreceği de pek belirgin değildir.

Ya sizler nasılsınız beyler!

Bize soruyorlar zaman zaman „nasılsınız, ne alemdesiniz?“ diye. Kimler mi? Tanıdıklar canım… Niye mi? Her halde taşlaşan vicdanların zaman zaman yosunsuz kalmasından! Biz de fazla meraklanmasınlar diye halimizi beyan edelim. Ama fert fert değil hepsine birden. Kıssadan hisse alınırsa, ne mutlu bize. Hoş kimseden bir beklediğimiz yok ya… Yaşıyoruz hüzün gezegenlerinin atmosferinde.

Devri zamanenin vefasızlığının, derya olup volkan olup, ta yüreğimizin derinliklerinde işlenip veremden ciğerleri parçalanip öksürük nöbetine tutulanlar gibi biz de histeri nöbetine tutuluyoruz, zaman zaman… Ama hiç bir zaman inanç zafiyeti geçirmiyoruz.

Etrafımız beton duvarlarla çevrili, en uzun mesafe yirmi adım. Ama ufkumuz çok geniş, bedenle olmasa bile düşünce olarak çok uzun seyahatler yapıyoruz. Böylece bir daha hiç yaşayamayacağımız geçmişimizi yaşıyoruz.

Ahde vefa duygularının can pazarlarında bile kaybolmayıp, zorunu oyunu bozmadığı, en değme pazarlamacılara taş çıkartan satışçılardan olmadığı “yolumuz; hastaneden, hapishane, mezarlıktan geçer” deyip bayraklaşan mücadelemizin destanının yazıldığı, acılı günleri yaşıyoruz.

Tabiri caizse sonra birden uyanıyoruz ve yeniden mekanın havasına dalıyoruz, günlerimiz bu minval üzere geçip gidiyor. Neden burda olduğumuzun her zaman idrakindeyiz. Mahpusa düşsek bile karşıt düşüncenin sistemiyle hiç bir zaman bütünleşmeyiz. Onunla her sahada hesaplaşma hınç ve azminden hiç bir zaman vazgeçmeyiz. Varsın kimimiz zindanda, kimimiz de bir gün dönümünün şafağında üç ayaklı sehpalarda can versin. Ne demiş şair; “Sen yanmazsan, ben yanmazsam karanlıklar nasıl çıkar aydınlığa…”

Ya sizler nasılsınız Beyler!

Rahat mısınız? Mal, mevki, makam, şan, şöhret, durumunuz nasıl? Bir an evvel köşeyi dönmeye bakın, gerisinin ne önemi var? Bu kör olası memlekette, sonuna kadar iyi olanlara pek rastlanmaz; sadece bir zaman iyi olanlar oldukça çoktur. Mutlu bir yaşantı, konforlu bir hayat sürerken, sıfırları kabarık çek yapraklarına zorlu imzalar atmak varken… Bütün meşakkatlerin, çilenin, ızdırabın hamisi olmak neyinize sizin! Değer mi kutsal inançlar için, bunca mağduriyete..? Bize sorarsanız değer beyler değer..!

Eğer yaşamak nefes alıp vermekse o işi hayvanlar da yapıyor. Ama gerçek mutluluk bizce “yaratılış gayesinin idrakinde, bir hayat sürmektir.“ Önce kışı yaşayalım ki, baharın kıymetini iyi bilelim. “Sana uzaklarını anlatmak isterdim aslında memleketimin.”

Alişan Satılmış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.