ÖLÜMÜNÜN 32. YILINDA DÜNDAR TAŞER

ÖLÜMÜNÜN 32. YILINDA DÜNDAR TAŞER

<Taşer, bizim tarihimizdeki “Veli” ve “Alp” tiplerinin her ikisinin özelliklerini üstünde taşıyordu.> Prof. Dr. Erol GÜNGÖR

Bundan 32 yıl önce Türk Milliyetçiliği hareketinin unutulmaz büyüğü Dündar Taşer”i kaybetmiştik. Hem de hiç beklenmedik bir şekilde, hiç beklenmedik bir sırada, ona duyulan ihtiyacın dalgalar gibi kabardığı bir anda aramızdan ayrılıverdi. “Takdir” dedik ama, her 13 Haziran yüreğimizi ince bir sızıyla burktu. Dündar Taşer’i tanıyanlar, onun değerini çok iyi bilirler.

Yüreği, imanı ve heyecanı tarifsiz olan bu büyük insanla şahsen tanışmayanlar, hele bugünkü genç nesiller; onun hakkında çok az şey bilirler. Hatta bazıları için o sadece bir isimden ibarettir. Tabii böyle olmasının sebebleri var. Her şeyden önce, bu büyük insan, çok genç yaşta ve vakitsiz aramızdan ayrıldığı için eser veremedi. Böyle olunca da, onun şahsiyetini ve fikirlerini öğrenmek imkanı kalmadı. 1969-1972 yılları arasında “Devlet Gazetesi”nde yayınlanan aktüel fıkraları olmasa, elimizde hiç bir döküman bulunmayacaktı. “Mesele” adını taşıyan bir kitapta toplanan bu fıkraları okuduğumuzda, onu bütün özellikleriyle tanıyabiliyoruz. Dündar Taşer, görüşlerini açık ve netleştirmiş bir düşünce ve aksiyon adamıydı. Kendisini tanıyan herkesi hayran bırakan keskin zeka ve ifade kudretiyle en ince detayları basit ve kısa cümlelerle hemen ortaya koyuverirdi.

“Milliyetçi Hareket” başlıklı yazısında, milli meselelerin çözümü için benliğimize dönüşü esas sayarken, neşterle işin özünü şöyle anlatmaktadır: “Türk”ün cemiyet kumaşındaki yırtıklarını, kendi ipliği ile örmek… ”

Onun milleti tarif ederken içine girdiği coşkunluğu hissetmemek mümkün değil. Yine aynı yazıdan bu bölümü birlikte okuyalım: “Millet, yapma bir varlık değildir. Ne kahramanlar, ne alimler, ne de sanatkarlar bir millet imal edemezler. Millet, binlerce sene içinde kanın, imanın duyguların birleşmesi ile yoğrulmuş ve müşterek kıymet hükümleri halinde billurlaşmış, müşterek davranışlar halinde görünmekte olan, haz ve elemi beraber tadan, birbirinden haberi yokken de, bir biri gibi olan bir varlıktır.”

Çok geniş bir müsamaha anlayışına sahip olan Dündar Taşer, kişi olarak taşıdığı bu vasfını, milletinden aldığının şuurunda idi. Bu konuda ölçüyü şöyle koymuştu: “Türk Milletinin bir büyük özelliği de, başka millet ve dinlere müsamaha göstermesidir. Onun nizamını bozmadığı, ona tahakküme kalkışmadığı sürece yabancılar Türk”ten yalnız şefkat, merhamet ve himaye görmüşlerdir. Bu şartlara riayet edildikçe de görmeye devam edecektir… Milliyetçi Hareket Liderleri için, azınlıkları ve etnik grupları kesecek, ezecek gibi isnatların bir iftiradan öte manası olmak mümkün değildir. Çünkü bu milleyetçiliğin vasıflarına aykırı olur.”

Bu açıklamalar yapıldıktan sonra prensip şöyle vaz”edilmektedir: “Milli Hareketin temel vasfı: Türk’e zarar vermeyene müsamaha, Türk’e fayda vereni himayedir.”

Tarihi seyrimizi özetleyişi ve ruhumuza huzur veren yorumlayışı bir başka idi. Rahmetli “Biz Kimiz” başlığı altında yazdığı fıkrada asırları bakın nasıl özetliyor : “Her güz batıya, kuzeye doğru bir koşu asırlarca devam etti. Bu koşu, talan, istismar, koşusu değil; müsamaha, adalet ve huzur tesisi için. Bu devrede Osmanlı hünkarı Berri ve Bahrin”, ”Sultan-ı iklimi Rum, Halife-i Ruyi Zemin” sıfatları ile yeryüzünde kendine muadil otorite tanımadı. Karlofça bu uzun koşuda tökezlenen bir nokta oldu. 16çç’dan sonraki bütün çabalar, bütün düşünceler, o noktayı geçmek, o engeli aşmak için aranan çareler, ileri sürülen fikirlerin kavgasıdır. Ne tedbirler düşünülmedi: Sünnet adına Kadızadeliler ortaya çıktı. Çakşır haram, kavuk haram, kaftan haram. Bunlardan soyunursak her iş yoluna girer dediler. Avrupacılar türedi: Pantolon giyer, pelerin taşır, fes vurunsak mesele çözülür dediler. Ne kadızadeliler islamı anlamıştı, ne de Avrupacılar batıyı. 25 milyon kilometrekarelik vatanı birleşik tutmak için taklitten başka tedbir düşünen olmadı. ısyanlar, ihtilaller, sokak kavgaları oldu. Birbirimizi kırdık, sultanları kestik, nihayet kendi ordumuzu top ateşine tuttuk. Mısır gitti, Cezayir gitti. Bu yitirme devri 150 yılda bizi Sakarya sahiline getirdi.” Bu kisa özetlemeden sonra, “Velhasıl 300 senedir kandaki mikrobun deride açtığı yarayı tedavi ile uğraşıyoruz.” demek suretiyle, şekilcilik yerine öze ve sebebe yönelmeyi istiyordu. Bu isteğini ise şöyle ifadelendiriyordu:

“150 senedir her türlü uygulanan şekil kavgalarını terk zamanı gelmiştir. Milli şuur, Milliyetçi Hareketi doğurmuştur. Bu hareket Şeyh Edebali gibi gönül pirlerini, Çandarlı Hocapaşa gibi ilim Ülkücülerini beklemektedir. Bu bekleyiş demiri eritene kadar sürecektir. Ergenekondan demiri eritince çıkmıştık… Demiri eritinceye kadar sabır…”

“Halk ve Müesseseler İkiliği” başlıklı yazısında şekilcilik uğruna kaybettiklerimizi ve içine sürüklendiğimiz çıkmazı net bir şekilde anlatmaktadır. ılgili bölümü aynen alıyorum: “Tanzimattan sonra kurulan müesesseler Türk Milletinin tarihi köklerine bağlı olmadan batıya benzemek için teşkil edilmiş olduğundan, milletin menfaatlerine, itikadlarına, inançlarına aykırı bir gelişme takip etti. Bu kurumların mensupları milletin üstünde, ona hizmet için değil onu islah için vazifeli kimseler olarak davrandılar. Böylece sabit maaşlı, merkeze bağlı, milletten kopuk bir zümre ortaya çıktı.”

ıçtimai meselelerin kökleri çok derinlerde olduğu için, çözümlerinin de tarihi derinliklere dayanan çağdaş imkanlarla mümkün olduğunu anlayıncaya kadar tazeliğini koruyacak olan yukardaki tesbite katılmamak mümkün mü? Dündar ağabeyimizin “Gençlik” başlığı altında 28.12.1970 tarihinde yayınlanan yazısının son paragrafı, tekrar tekrar okunmaya değer:

“Milliyetçi gençlerin birçoğunu tanırım; ifratları-tefritleri, hataları-sevapları ile. Türkiye”yi bütün meseleleriyle yüklenmeye gönüllü ve güçlüdürler. Solcu gençlerin sapmaları büyüklerin günahıdır. Kimi siyasi manevra için, kimi siyasi denge için, kimi de siyasi çıkarları için gençleri bu yola ittiler. Hala da itiyorlar. Milliyetçilik solculuktur diye gençlerin tabii ve irsi hasletlerini istismar eden hainler de, bu gençleri daha da sola çekmektedirler. ımparatorluk devrindeki, Çarlığa hizmet eden Rum ve Ermeni azınlığın rolünü, Cumhuriyet devrinde, Sovyetler için bu gençlere verdiler. Ama asıl suçlu, idealsiz, heyecansız, yüreksiz sorumlulardır.”

Evet 32 yıl önce aramızdan ayrılan Dündar ağabeyimizi hatırlarken, fikirlerini, davasını nasıl anladığını daima incelemeli ve yazmalıyız. Bugüne kadar yapılmayan bu görev bundan sonra yerine getirilmeli. Büyüklüğü, ikramda, vermekte gören; her vasfı Türk kültür ve medeniyet değerleriyle aynileşmiş olan bu büyük insanı tanıyıp da unutmak mümkün mü? Asalet sahibi herkesin yardımına koşan, vefa duygusunda zirveye çıkmış olan, kendi muhtaç iken başkasına veren, isteyeni geri çevirmeyen; her saati, dakikası milleti düşünmekle geçen; inancı, heyecanı, öfkesi, muhabbeti milli ve insani olan Dündar ağabey, huzur içinde uyu… Çünkü, sen gönüldaşlarınla daima berabersin.

Sadi Somuncuoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.