ÜLKÜCÜLÜĞÜMÜZÜN YENİ UFUKLARI

ÜLKÜCÜLÜĞÜMÜZÜN YENİ UFUKLARI

1- Türk Milliyetçiliği, Fransız ıhtilali’nden sonra ortaya çıkan “nationalism”den insan, zaman ve medeniyet anlayışı bakımından farklıdır. Aradaki bu farklılıklar çok derindir.

2- Orhun Kitabeleri’nde geçen “Bütün Türkleri topladım; az milleti çok kıldım” hitabı Batı’daki herhangi bir toplumun milliyetçilik geçmişinde bulunmayan bir idraki ve millet gerçeğini ortaya koymaktadır. Göktürklerden bu yana milliyetçiliğimizin temeli olan “az milleti çok kıldım” düsturunca devrî olarak birçok baskın unsur etrafında değişken “büyük birlik” stratejileri ve ortak tarih, ortak coğrafya, ortak medeniyet inşaasında farklı üsluplar geliştirilmiştir.

3- Türk milleti, özenme, özümseme ve kendine uyarlama kabiliyeti ile içine girdiği her kültür ve medeniyet dairesini Türkleştirmesini bilmiştir. Türk milleti bu medeniyet dairelerinin ana unsurlarına köklü bir düşmanlık sergilemediği halde millet olarak onlardan farklılıklarını muhafaza edebildiği için bugünlere kadar gelmiştir. Türkler, Çin, Hind ve ıran medeniyet dairelerini nisbeten, Arap (İslam) medeniyet dairesini ise tamamen dünyanın en muhteşem kültür coğrafyası haline getirmişlerdir. Başlangıçta Halife’nin askeri olarak vazifeye atılanlar, köle veya asker olarak girdikleri bu dairenin daha sonra halifesi olmuşlar ve Osmanlılar döneminde dünyanın en büyük barış sistemlerinden biri olan Nizam-ı Âlem’i insanlığın hizmetine sunmuşlardır.

4- Bugün insanlığın içerisinde bulunduğu en büyük tehlike, “ılahlaşma” girişimleridir. Bu Allah’a koşulan “şirk” yüzünden, insanlık yok olmaktadır. Çağdaş şirk, bütün çağların en fazla kan dökücüsü haline gelmiştir.

5- “Globalizm”, liberalizmle başlayan kapitalizme varan ve sonunda emperyalizm olgusuna erişen Batı’nın çirkin yüzüdür… Liberalizmin, emperyal bir canavara dönüşmesi karşısında “Batı’nın bir vicdan muhasebesi” olarak ortaya çıkan sosyalizm(ler)in de son yüzyılda günahsız Doğu’ya ihraç edilmesi, Batı’nın kendi ürettiği kısmi insaniyetten bile nasibini alamadığını göstermektedir.

Henüz çocukluk aşamasında iken Sosyalizm(ler)i bir başka emperyal canavara döndürenler onu yeni bir din haline getirmişlerdir. Kendini “ılah” yerine koyan Batı, belki bu sosyalizm(ler)le işlediği liberalist, kapitalist ve emperyalist günahların muhasebesini yapabilecekken bundan da sıyrılarak yeni bir fitne silsilesi üretmiştir. Bu anlamda Doğu’nun sadece Türk ve Müslüman coğrafyaları değil, tamamının liberalist-kapitalist-emperyalist halkalardan birine dahil olması düşünülemez.

Tarih boyunca bütün hareketliliğini “bölünük” olmaktan alan Batı, bugün Yahudi -AngloSakson ittifakı ile “küresel hakimiyet”i hedeflemiştir. Bu, daha çok şirk, daha çok fitne, daha çok zillet demek olup buna taraf olan, yardım ve yataklık edenler de, böylesi bir günahı kabul edenler de bizden değildir.

6- Türk Milliyetçileri, Büyük Doğu halkası içinde yer alan halklara yönelik bütün düşmanlık ve hesaplarını -şimdilik- rafa kaldırmalıdır. Türk Milliyetçiliği, hiç bir etnik milliyetçilikle örtüşmeyecek kadar büyük bir boyuta sahip olup Kürt, Arap, Çerkez vs. milliyetçiliklerin karşıtı olan basit bir etnik kimlik değildir. Hepsi içiçe olan, aile, şehir, millet, Türkiye, Oğuz, Balkan, Kafkas, Ortadoğu, Türkistan, İslam ve Büyük Doğu dairelerinden oluşur ve bu daireler bir diğerinin yok edicisi değildir. Her dairenin şuurlu hareketi Türk milliyetçiliğini her daim etkin ve bir medeniyet olarak canlı tutacaktır.

Türk milliyetçiliğinin bu büyük birlik ve coğrafya eksenli temeli Anadolu’nun bütünlüğünü herşeyin üzerinde tutar. Bu manada Anadolu’daki bir Kürt, Kazakistan’daki bir Kazak’tan bize daha yakındır ve öyle olmalıdır. Bu folklor, dil, inanç, coğrafya, ortak yaşama iradesi ve birçok milliyet umdeleri bakımından da böyledir.

Elbetteki milliyetçiliğimizin soya tealluk eden bir ilkesi vardır ama bunun bile geçtiğimiz çağda Almanların ileri sürdüğü “büyük birlik projesi”nin bir malzemesi olduğu da unutulmamalıdır. Bizim için de soy umdesi geniş bir coğrafyada birlik talepleri için engin bir ortam hazırlamaktadır; fakat diğer umdelerin ondan geri kalmayan ve daha reel-politik zeminde gözle görülür avantajları ve öncelikleri inkar edilemez bir gerçektir.

7- Empeyal güçler, Türk milliyetçiliğinin başarılı olamaması için onun umdelerini ve ortak paydalarını ayrı ayrı takdim etmektedirler. Geçen yüzyılın başında Şark meselesi bahanesiyle Türkleri Balkanlardan hatta Anadolu’dan atmak hevesi, Batı’nın iğrenç yüzünü ortaya koymuş olmasına rağmen; Batı Türk ımparatorluğunun çökmeğe başlamasıyla birlikte Doğu Türk ımparatorluğu ihtimalinin evrensel bir proje olarak hayat bulamaması sonucunda reel-politik zeminde Anadolu coğrafyasına razı olmuş bir milli mücadele ve ardından cephede yenilmediğimiz ama karşısında ruhen yenilgiye uğradığımız Batı’ya karşı bir stratejik sosyoloji kurgusuyla ileri sürülen “Batı medeniyetindenim” çözümlemesi, işimize yaramadığı gibi Batı’ya da bize karşı uygulayacağı programlar için ilham vermiştir.

Sultan Galiyev’in her Asya halkı için öne sürdüğü Sosyalizm-İslamcılık ve Milliyetçilik şeklindeki kurtuluş reçetesi, emperyalistler tarafından hep bir birinin zıddı yapılmaya çalışılmıştır. Geçen yüzyılın başında gerçekleşmeyen formülün artık hayata geçirilmesi için önümüzde büyük bir fırsat vardır: bu, bir birine zıt gibi gösterilen üç umdenin et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmayacağı, biri olmazsa diğerinin olmayacağının bilinmesidir.

Türk milliyetçileri bu sacayağının idrakinde olmayarak bu üç umdeyi birbirine zıt görmeye devam ederlerse biriken enerji içeride patlayacak ve asla başarılı olamayacaklardır… Oysa bu üç sacayağı dengesine kavuşturulursa; insan, zaman ve medeniyet terkibine ulaşılarak karşısında hiç kimsenin duramayacağı bir güç ortaya çıkacaktır.

8- Türk milliyetçileri Ziya Gökalp’ı aşmışlardır. Bu, aşma Gökalp’ın önemini inkar etmek değildir. Gökalp, geçen yüzyılın başında Osmanlıcılık, İslamcılık ve son olarak Türkçülük gerçeği ile yüzleşen bütün Osmanlı-Türk aydınları gibi fikri çile çeken biridir. Onun Türkçülük çizgisi de Batı yerine Doğu Türk emperyası ihtimaline dayanır. Türkçü-Turancı çizginin daha sonra Türkçü-Türkiye’ci çizgiye dönüşmesi de yine onun sosyolojiyi stratejist olarak biçimlendirme çabasındandır. Batı’ya “fazla üzerime gelme ben de sendenim” diyen bir stratejidir bu. Yine de bir sentezleme çabası vardır: “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim”der. Bunun yanında “Batı medeniyetindenim” diyebilmek için de medeniyetin beynelmilel olduğu varsayımını şekillendirmeye çalışır. Eğer medeniyet ve kültür tariflerini değiştirirsem ve kültür vazgeçilmez ve milli olur; medeniyet de daha öncesinde sıkça vurgulandığı gibi fen ve teknik olarak algılanırsa o zaman bu tarif değiştirmeler işe yarayacak ve medeniyet değiştirme projesi yeni milliyetçilik heyecanında kendini bulacaktır. Gökalp çok da haksız sayılmaz. Belki de herşeye rağmen medeniyet değiştirme projesi kültürü de, dini de, hayat görüşünü de her şeyi herşeyi değiştiriyor olsa da; bu gizli senaryolar sosyolojisine de yüzyıl öncesinden işaret ediyor demektir. Öyle ya Kızılelma da zaten sürekli gündemde olan bir şey değildir ki. Türkler eğer bu büyük medeniyet değiştirme projesini Batı’ya ram olma biçiminde değil de, Batılı olma olarak yansıtabilselerdi, belki içine girilen medeniyet dairesinde daha öncekilerde olduğu gibi bir kanatlanma mevzubahs olacaktı. Bu belki de komünizm heyulasının olduğu dönemde Batı üzerinde bir yeni Türk globalizmi olarak hayata geçirilmesi gereken ve fakat şimdi zamanı geçmiş bir plan olarak değer taşıyabilir yine de. Fakat bugün artık Türk milliyetçiliğinin dev gövdesini taşıyan 3 temelin sağlama almalıdır.

Bu anlamda “liboş” ve Amerikancı (daha doğrusu derin Amerika’ya fazla yüklenmeden onun yönetimini eline geçirmiş AngloSakson-Yahudi çetesinin maşası) olma zilleti Türk milliyetçilerinin çözmesi gereken en birinci problemdir. Çünkü Türk milliyetçilerinin liberal olması mümkün değildir.

Milliyetçi, İslamcı ve sosyalist birikimin birbirine çok yakın olan derin ve köklü ideolojik bir zemini bulunmaktadır. Bu yakınlık bütün ülke coğrafyasındaki sözde bölünük gibi duran etnik kimlik aidiyetlerini ve ideolojik ayrımları ve her çeşit siyasal yapılanmayı evrenseli kucaklayan yerellikle, Ülkücülük’te bütünleştirecektir.

9- Osmanlı ımparatorluğu’nun son dönemindeki Üç Tarz-ı Siyaset ve onun Cumhuriyet kurulurken ve sonrasında ortaya çıkan Anadoluculuk ve Kemalizm gibi meşru çocukları yeni siyaset tarzları kurarak, artık burada barınabilmenin gereklerine bakmalıdırlar.

Kemalistler, 20. yüzyılın pozitivizm modasında kalarak hala “80 yıllık yeni devlet” edebiyatı yapmaktan vazgeçmelidir. Aydınlarımız emperyalist Batı’nın empoze ettiği suni düşmanlıklardan kurtularak köklerini yeniden tanımaya, anlamaya ve sevmeye çalışmalıdırlar. Türk tarihi, Oryantalistlerden kopyelenerek değil kendi kaynaklarımızdan araştırılarak yeniden yazılmalıdır.

Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Mehmet Akif olmaya özenmenin hiç bir faydası yoktur. Yapılması gereken yeni ve orijinal bir terkiptir, yeni program ve yeni stratejidir. Geçmişi çok iyi tahlil edenler, eskiyi taklide kalkışanların oyununu çabucak bozduğundan yeni senaryolar, onlarca hayranlıkla izlenmekten öte bir tehditle karşılaşmayacaktır. Bu açıdan bakılınca otuz yıl boyunca sürdürülen pratik politik Türk milliyetçiliği siyasetinin de taklit edilmemesi gerektiği açıktır. Artık ne Alparslan’ı, ne Fatih’i, ne Abdülhamid’i, ne Atatürk’ü geriye işletmekle bir yere varmak mümkündür.

Beklenen bu yeni çağrı, heyecan, ihtilal, inkılap ve dirilişin muştusu olacaktır. Yine bu meyanda “bir zamanlar kartaldık” nostaljisiyle yapılacak istişarelerden de bir fayda umulmamaktadır.

Kuşakları bütünleştiren ve onları önce ortak bir paydada sonra da bir strateji ve eylem planında buluşturan zemine ihtiyaç var. Keza, figüratif unsurların iktidar suçlarının sayılıp dökülmesi yerine, fikir unsurlarının piramitteki yerlerini almaları zarureti vardır.

Lütfi Şehsuvaroğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.