ALMANYA HATIRALARI -12

MASUM BİR ÖLÜM

Federasyonda kalan Türkmen başkan, Suat, Metin ve bendim. İlhan hocadan kaldığı söylenen biricik portatif yatağı Türkmen başkana vermiştik. Kimimiz camide halıların üstüne kıvrılıp yatıyor, kimimiz bir koltuğu yatak yapıyorduk. Bu garipliğimiz hepimizi üzüyordu. O sıralar bir işi için Frankfurt’a geldiğinde federasyona uğrayan Esslingen’den Necmi, bir yerde benim kurtarıcım oldu. Onunla beraber Stuttgart’a dönmeye karar verdim. Diğer arkadaşlar orada kaldılar. Ayrılırken Suat kulağıma “Cevat’a da söyle bir defter lazım” dedi.

Kurultay 23 Mayıs’ta yapılmış ardından Almanya’nın kuzeyinden güneyine doğru inen bir takvimle okulların kapanış tarihlerine göre ayarlanmış işçi izinleri, yani yaz tatili başlamıştı. O sıralar Cevat yeni bir eve taşınmıştı. Ahmet izine gideceği için onun evinden Cevat’ın yanına geçtim. Bölge başkanı Baki abi biraz rahatsızdı. O sıralar Cevat da çalışmadığı için bütün günümüz teşkilatlarda geçiyordu. Baden Württemberg, Almanya’da en çok teşkilatımız olan ikinci bölgeydi. İzin öncesi hepsini ziyaret ederek hem kurultay izlenimlerini öğreniyor hem de izin sonrası programlar için öngörülerini alıyorduk. Herkes artık Ozan Arif’in federasyon konserlerine çıkmasını istiyordu.

O gün teşkilata geldiğimde Resul bana “Müjgan Yenge akşam seni görmeye gelecek, sakın bir yere ayrılma” dedi. Kimdir tanımıyordum ama arkadaşlardan ismini duyuyordum. Cevat’a sordum. Onun çok fedakar bir ablamız olduğundan ailece bu davaya gönül verdiklerinden bahsetti. Meğer benden önce bu bölgeye gelen bütün kaçaklara annelik, ablalık yapmış. Akşam kocası İbrahim Abi ile çıkıp geldi. Bana askerden dönmüş oğulları gibi sarıldılar. Tatlı dilli, heyecanlı ablamız Sinop Boyabatlıymış. “İllaki seni eve götüreceğim bizde kalacaksın” diye tutturdu. İbrahim Abi de ondan farksız “bizim oraları da görmelisin” deyip duruyordu. Bu aşırı ilgi ve sevgiden sıkılmış, sıkışmıştım. Yardım edip beni kurtarsın diye Cevat’ı işaret ettim. “Ben misafirim, bu konuyu başkan ile görüşün” dedim ama Cevat daha ilk cümlesinde “Tabii yenge sizinle gitsin” demesin mi? Az sonra birlikte aşağı indik. Onlar alışveriş yaparlarken bakkalı çalıştıran Resul’e usulca “Yaktı beni Cevat” deyince “Çok iyi olmuş, git orada birkaç gün dinlenirsin” diyerek biraz olsun tedirginliğimi giderdi.

Ditzingen’deki eve vardığımızda Bayraktar çiftinin çocukları Emel ile Vural bizi kapıda karşıladılar. Yemekleri yedikten sonra uzun bir sohbet yaptık. Karı koca sabah işe gidecekleri için beni çocuklara emanet ettiler. Artık bütün günüm bu gençlerle geçiyordu. Bu küçük ve şirin beldenin çarşısını pazarını, dağlarını mezarını hep gezdim. Hafta sonu bahçede mangal yaktılar. Yakınlarda oturan birkaç ülkücü aileyi de çağırdılar. O günümüz çok güzel geçti. Akşam çay keyfi yaparken Cevat’ın telefonu ile benim bu güzel tatilim sona erdi. Federasyonun ilk defa düzenlediği Hac kafilesi için acilen bir pankart yazılacakmış. Üç, dört gün süren tatilim böylece bitmiş oldu. İbrahim Abi sabahleyin beni teşkilata götürdü.

Cevat malzemeleri önceden hazırlamıştı “Yarın sabah hacılar bu pankartı alıp Frankfurt’a gidecekler haberin olsun” dedi. Baktım kurşun kalem ile cetvelimiz eksikti. Onu da gençlerden Bekir bir yerden bulup getirdi. Ben hemen çalışmaya başladım. Önümde 110 x 800’e biçilmiş en iyisinden bir Amerikan bezi vardı. Harf büyüklük hesabını yaptıktan sonra bismillah çekerek çizmeye başladım. Hava kararmadan çizim işini bitireyim diye uğraşıyordum. Saatlerce dizlerimin üstünde emekleyerek uğraştım. Çizim işi bitsin, boyamaya yardım edecek adam bulunurdu. Akşam olmuştu. Mola vermek için kalktım, bir sigara yaktım. Pankarta bakıp “Çok şükür az kaldı” derken kapı açıldı.

İçeri hiç tanımadığım iki kişi içeri girmişti. Doğruca yanıma geldiler. Selam verip “Recep sen misin?” diye soran öndeki “Canım gardaşım” diyerek boynuma sarıldı. Diğeriyle de kucaklaştık. Pazarcı esnafı olan bu arkadaşlar Doğu Almanya’dan geliyorlarmış. Benim burada olduğumu bir yerlerden duymuşlar. Schramberg’teki evlerine gitmeden teşkilata uğrayıp beni görmek istemişler. Sefa abi ile biraz sohbet ettik ama benim aklım bitmeyen pankarttaydı. Ona durumu söyledim. “Hiç problem değil, sen çizmeye devam et, ben boyarım, bu arada sohbete devam ederiz” dedi.

Tekrar pankarta başladık. Onlar boyuyor ben çiziyordum. Yorgun oldukları yüzlerinden gözlerinden belli oluyordu ama hiç aldırmıyorlardı. Bir ara Sefa abi arkadaşına “Sen bırak şurada biraz uyu, işimiz bitince ben seni kaldırırım, giderken kamyonu sen sürersin” dedi.

Sefa abi Akçakocalıydı. 1990’un sonlarında iki Almanya birleşince doğu pazarlarında esnaflığa başlamış, ayakkabı satıyordu. İstanbul’da yetişmiş güngörmüş samimi bir ülkücüydü. Anlattığına göre işleri çok iyiydi. O günlerde el çantası büyüklüğünde olan cep telefonunu ilk defa onda görmüştüm. Sefa Abi ile sabaha kadar hem çalıştık hem konuştuk. Doğu Almanya ile ilgili anlattıkları çok ilgimi çekmişti. Nitekim daha sonra oralara gidip uç beylerimiz olan ülkücü pazar esnafı ile ilk ülkücü teşkilatı kurmamıza o sebep oldu diyebilirim. Doğu Almanya’daki çalışmalardan Talat dayıdan, Papa Çarli, rahmetli Adnan, Abittin ve Melik Gazi Abilerden, Soner’den daha sonra bahsedeceğim.

Sabah birlikte kahvaltı ettikten sonra Sefa Abi gitti. Bana kısa bir süre sonra ayakkabı getirmek için İstanbul’a gideceğini söylemişti. Ona “İstanbul’dan gelince bana haber verirsin, birlikte doğuya gideriz ayrıca senin defterine de ihtiyacımız var” demiştim. Fakat arası çok sürmedi, federasyondayken bir gün acı haberini aldım. İstanbul’da menfur bir cinayete kurban gitmişti. Allah rahmet eylesin. Seneler sonra Sefa Abinin köyüne giderek kabrini ziyaret ettim. Ruhu şad olsun.

Hazırladığımız pankartı yukarıda kurumaya bırakmıştım. Hacca gideceklerin gelmesini beklerken kuşluk vakti Cevat çıkıp geldi. Federasyon o sene Zübeyir Koç hocamızın öncülüğünde ilk defa hac organizasyonuna başlamış. Gerekli resmi müracaatları yaparak hac kotası da almış.

Teşkilatlarımızda görev yapan hocalarımızın gayretiyle 106 hacı adayı toplayabilmişler. Daha sonraki yıllarda bu hac organizasyonu işi iyice yerleşip kurumsallaşacak ve federasyona önemli bir gelir sağlayan faaliyet olarak devam edecekti.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.