ALMANYA HATIRALARI -11

AVRUPA TÜRK FEDERASYON 15. KURULTAYI

Sabah erkenden kurultay salonuna geldiğimizde çevre teşkilatlardan gelen onlarca arkadaşımızın gerekli hazırlıkları yapmak üzere orada bulunduklarını gördüm. Suat ile beraber salona girerken birçok görevli önceden kararlaştırılması gereken bazı hususları sormak üzere etrafımızı sardılar. Başbuğ ne tarafta oturacak, protokola kaç sıra sandalye dizilecek, Düsseldorf Ülkü Ocağı’nın kurultay için özel olarak hazırladığı pankartlar ve posterler nerelere asılacak, iç ve dış güvenlik nerelerde duracak gibi daha çok güvenlik ve salonun düzeni ile ilgili konularda Suat gerekeni söyledi. Tribünlerin yetmeyeceği düşünülerek salonun içi de sandalyelerle dolduruldu.

Bir ara yanımıza gelen bir grup ülkücü sinirli bir şekilde kadınlara ayrılan bölümü beğenmediklerini söylediler. Suat ‘Başbuğumuzun kadın ve çocuklara önem verdiğini onlara yakın olmak istediğini, bu sebeple sahneye en yakın yerin kadınlara ayırıldığını’ söyledi. Merakla onların ne diyeceğini bekliyordum. Birisi öfkeli halde “Olur mu öyle ya… Herkes sahneye bakıyor, bizim kadınlarımızı seyirlik mi yapacaksınız?” dedi. Çok acayip bir gerekçeydi. Suat gayet sakin bir şekilde “Peki haklısınız diyelim, şimdi siz gösterin bakalım salonun neresini kadınlara verelim?” Adamlar salona döndüler birisi en arka taraftaki girişi gösterdi. Suat “Bak, giriş ile tuvaletler yan yana. Orası kurultay boyunca ayakaltı olur” deyince vazgeçtiler ama başka bir yer de gösteremedikleri için çekip gittiler. Sonraları buna benzer yüzlerce olaya şahit olacaktım. Yeri geldikçe onları da anlatacağım.

Bu arada koşarak yanımıza gelen bir arkadaşımız bizi acilen dışarı çağırdı. Suat bazı teşkilatları kurultayda yiyecek içecek satmaları için görevlendirmiş ama görevli olmayan bazı teşkilatlar da satmak için yiyecek getirmişler. Yanlarına vardığımızda Gummersbach’tan Metin kavgaya başlamıştı bile. Biz gelince kavga durdu. Suat görevlilere satış yerlerini almalarını söyledi. Diğerlerini de başına topladı. Birisi anlatmaya başladı: “Teşkilatın kirasını ödeyemiyoruz, borca bir tosun alıp kestik. Kavurma yapıp getirdik. Bunu mutlaka burada satmamız lazım…” derken bir başkası “Bize geçen seneden söz verilmişti, onun için bu kadar hazırlık yaptık…” diyordu. Suat onlara “Bugün buraya en az on bin kişi gelecek. Hiç merak etmeyin, hepinizin elindekiler satılır fakat önce görevli teşkilatlar satışa başlayacaklar siz de şu saatten sonra satış yapacaksınız” diyerek konuyu bitirdi.

Ellerinde çanta bulunan Davut ile Metin salonun içinde telaşla bir o köşeye bir bu köşeye gidiyorlardı. Bazen karşılarındakiyle kavga ediyorlar sanılacak tartışmalar oluyordu. Meğer bir hafta önceden dağıtılan giriş biletlerinin paralarını kurultay başlamadan toplamaya çalışıyorlarmış. Yanlarına gittik. Metin bas bas bağırıyordu: “Beş otobüs adamla gelmişler, yirmi tane bilet sattık diyorlar, bu kadar da olmaz ki…”

Daha sonraları federasyonda bulundukça şahit olup daha iyi öğreneceğim alışkanlık haline getirilmiş bazı tuhaf davranışlar vardı: Kurultay ve gecelerde federasyona ait bayrak poster pankart gibi malzemeleri çalmak, Federasyon’dan aldıkları kitap rozet, poster gibi kırtasiyenin parasını ödememek, Kurultay ve gece şölenlerinin bilet paralarını eksik vermek veya üstüne yatmak, Yılbaşında takvim, Ramazan’da hurma paralarını ödememek, Federasyonu ziyarete gittiğinde mutlaka bir şey aşırmak, federasyon aidatlarını ödememek ve sanki iyi bir şeymiş gibi bunları gururla her yerde anlatmak… Bilhassa bayrak, poster, pankart çalma işi teşkilatlar arasında gençlerin yarış ettikleri bir sahaydı. En çok çalan teşkilatın ülkücülüğü daha makbul sayılıyor olmuştu. Bu yüzden kavgalar çıktığı oluyordu. Önce bunu eski Türk töresindeki “Han yağması”na benzetmiştim ama daha sonra federasyonun fukaralıktan da öte içinde yaşadığı sefaleti görünce hiç doğru bulmamıştım.

Öğleye doğru salon epey dolmuştu. Erken yola çıkanlar ile salonun en iyi yerini kapmayı düşünenler oradaydılar. Salondaki en iyi yeri kapmak demek, pankartlarını açınca derneğinin ismi her yerden görünüp okunacak, ayağa kalkıp slogana başladı mı herkesi bastıracak ve bütün video çekimlerinde görünecek konumda olmak ayrıcalığıydı.

Başbuğumuz ile birlikte Türkiye’den gelen milletvekillerimiz Mustafa Dağcı, Servet Yüksel, Yaşar Erbaz ve özel kalem Sami Cezzaroğlu’nun oturacakları yerlerin düzenlenmesine yardımcı olurken Kenan Amca “Recep bey, Recep bey” diye seslenerek heyecanlı bir şekilde yanıma geldi. “İlhan bey geldi, sizi görmek istiyor” dedi. İlhan Bardakçı’dan bahsettiğini hemen anlamıştım. İlhan hoca benim Mamak zindanlarından arkadaşımdı. Onun yargılama aşaması sürerken yurtdışına çıktığını ve gıyabında ceza verildiğini biliyordum. Fakat Türkeş’in emri ile Almanya’ya ve federasyona gönderildiğini Kenan Amca’dan öğrenmiştim. İlhan hoca uzun bir süre federasyonda yatıp kalkmış, teşkilatlarımızda seminer ve konferanslar vermiş. Daha sonra Zaman Gazetesi’nde “Tarihten Bugüne” isimli köşesinde “İlhan Murat” adıyla yazılar yazmaya başlayınca Bonn’da bir ev tutarak oraya taşınmış.

Kenan Amca ile onun Bonn’a ev taşınmaları ise tam bir macera olmuş. Federasyondan o gün sabah erkenden sarı minibüse yükledikleri çoğu kitap ve tarihi belgeden oluşan eşyalar ile yola çıkmışlar. Köln otobanından iki saatte gideceklerine her nasılsa Koblenz otobanından giderek dört saatte ancak Bonn’a varmışlar. Orada evi arayıp bulmaları da bir o kadar kaç saat sürmüş. Evi ararlarken nasıl olduysa Kenan Amca özel bir yola girmiş. Yolun sonuna geldiklerinde çok katlı bir otopark varmış. Kenan Amca aldırış etmeden dalmış içeri. 1., 2. Kat … Derken 5., 6. kata ulaştıklarında İlhan Hocam “Kenan bey yanlış bir yerdeyiz herhalde…” demişse de Kenan Amca “Yok efendim doğru gidiyoruz” diyerek döne döne yükselen yol bitince otoparkın 9. Katına varmışlar. Kenan Amca hiç bozuntuya vermeden “Yanlış geldik herhalde” diyerek geri dönmüş. İlhan hocam ile hatıralarımı anlatmayı daha sonraya bırakarak şimdi kurultayı yazmaya devam ediyorum.

Kenan Amca ile hemen İlhan hocamın yanına gidip kendimi tanıtmadan elini öptüm. İsmimi söyleyince gözlerinden yaşlar akarak bana nasıl sarıldığını anlatamam. “En kısa zamanda bana geleceksin çocuk” dedi ve o gün kurultayda yaptığı bol alkış alan konuşmasında da benden bahsetti.

Benim ilk defa Düsseldorf’ta katıldığım bu federasyon kurultayı ülkücüler tarafından başarılı olarak değerlendirildi. Ayhan Özer başkanlığı salonda yapılan seçimin ardından törenle Türkmen Onur’a devretmişti. Ozan Arif sahnede kurultay program akışını ustalıkla idare ederken ülkücülerin gönüllerindeki hasreti de dindiriyordu. Kurultay boyunca sahneden hiç inmeyen iki kişi daha vardı. İki Mehmet Koca. Biriyle Stuttgart’ta diğeriyle Frankfurt’ta tanışmıştım. Biri Zaman’da diğeri Türkiye Gazetesi’nde çalışıyordu. Daha sonraki günlerde bunlar bütün Avrupa yayınlarında teşkilatlarımızın faaliyetlerini haber yaparak ülkücü hareketin sesini duyurdular.

75 yaşındaki Başbuğumuzun Demirperdenin yıkılıp Sovyetlerin dağılmasının ardından ülkemiz siyasetine yön verecek bir konuma gelmesi dünya Türklüğü için de bir şanstı. Nitekim kurultay konuşmasında bununla ilgili çok önemli yol gösterici bilgiler verdi. Coşkulu kalabalıklar organizasyondaki bütün aksaklıklara rağmen salondan memnun ayrılmışlardı.

O gece çok geç saatlerde salondan ayrıldık. Sabaha yakın federasyona vardığımızda bedenen bitkinsek de moralimiz çok yüksekti. Bana teslim edilen kampanya çantasını açıp saymaya başladım. Sadece Mark değil, Gulden, Frank, Şilin, Sterlin, Kron cinsinden çok para vardı. Bu da bütün Avrupa ülkelerinden katılım olduğunu gösteriyordu. Paraların tasnifini yapıp saydıktan sonra bir tutanak hazırladım. Çantayı Davut’a geri verdim. Sonra birkaç saat olsun uyumak için camiye çıkıp bir köşeye yattım.

Kalktığımda öğle olmuş federasyon tekrar insanlarla dolmuştu. Bu defa çeşitli masraflar yapan teşkilatların temsilcileri otel ücretleri, uçak paraları, lokanta faturaları, pankart masrafları gibi alacakları için gelmişlerdi. Belçika’dan gelen Emin Kazancı ise yanan kaporayı istiyordu. Meğer Almanya’da uygun bir salon bulunamadığı için ona Liege’de bir salon tutması söylenmiş. Kazancı da bir salon bulup kapora vermiş. Fakat son hafta Düsseldorf’taki salon bulunup oradan vazgeçilince kaparo yanmış. Şimdi bunun ödenmesini istiyordu. Oldukça yüksek bir rakam olduğu için kimse karışmak istemiyordu. Kazancı ise kızmış sesiyle federasyonu inletiyordu. O sırada Başbuğun yanında olan Türkmen başkan gelene kadar beklemesi söylenerek güçlükle teskin edildi.

Ertesi gün federasyon tamamen sessizliğe büründü. Herkes çekilip gitmişti. İşin garibi federasyona bir Pfennig olsun para kalmamıştı. Daha epey bir süre sefalet içinde yuvarlanacaktık.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.