ALMANYA HATIRLARI -10

HAYDİ KURULTAYA

1992 Kurultayı ülkücü hareketin üzerindeki kara bulutların dağılmaya başladığı, idamla yargılanan Başbuğumuzun ve ülkücülerin yeniden meclise girdiği bir dönemde yapıldı. Umutsuzlar, karamsarlar için yeni bir ışık, ‘bu iş bitti’ diyenler için ise mucize gibi bir şey gerçekleşmişti. Avrupa yeniden canlanıyor, ülkücüler diriliyordu.

Kurultaydan bir gün önce Cevat ve birkaç arkadaşla Stuttgart’tan federasyona gittik. Suat beni yanında alıkoyarak diğerlerini özel görevle erkenden Düsseldorf’a yolladı. Federasyonda ortalık ana baba günü gibiydi. Konumu sebebiyle Almanya’nın güneyinden gelen herkes mecburen Frankfurt’tan geçiyor, geçerken de federasyona mutlaka uğruyordu. İnsanlar akın akın ve gruplar halinde geliyorlardı.

Hayatımda ilk defa bu kadar çok utanan ve sıkılan insanı o gün federasyonda gördüm. Bunlar sadece München, Nürnberg, Stuttgart gibi Almanya’nın şehirlerinden gelenler değil, aralarında Avusturya ve İsviçre gibi başka ülkelerden gelenler de vardı. Bunların bir kısmı daha geceden yola çıkmışlardı. Kimisi ailesiyle kimi çocuklarıyla federasyona gelmişlerdi. Tabii federasyona ilk defa gelenler ile seneler sonra ilk defa gelenler büyük bir şok yaşıyorlardı. Batakhaneler arasında güçlükle buldukları federasyon, ülkümüze yakışmayacak bir yerdeydi. İnsanlarımızın bundan yakınırlarken bile “Ne hallere, nerelere düşmüşüz” demeleri dikkatimi çekmişti. Bu müthiş güçlü bir aidiyet ve sorumluluk duygusunun göstergesiydi. Nitekim kurultaydan sonra ilk işimiz bu yakışıksız yerden ve durumdan kurtulmanın çaresini aramak ve bulmak olacaktı.

Federasyonda bir odaya çekilmiş olan Türkmen Abi, özel olarak davet ettiği arkadaşlarımızla yeni yönetim için görüşmeler yapıyordu. Bazen seslerin yükseldiğini duyuyordum. İtirazlar daha çok karşı taraflar için “O varsa…” şeklindeydi. Uzun süre otorite zaafı yaşamış teşkilatlar emir ve kararlara itiraz edecek kadar kendi başlarına buyruk olmuşlardı.

Gecenin ilerlemiş bir saatinde Türkmen Abi daktilo ile bir şeyler yazıyordu. Suat biraz temiz hava almak için dışarı çıktı. Ben, Metin ve Davut ile salonda sohbet ediyor, bir taraftan da kırmızı neon ışıkların esrarengiz bir havaya soktuğu Taunus caddesindeki bitip tükenmez kalabalığı seyrediyordum. Kapı açıldı Kenan Amca elinde kocaman bir tepsi ile içeri girdi. Çok kibar bir şekilde “Buyrun efendim, kendi ellerimle yaptım efendim” diyerek bizi davet etti. Geleli beri kimse “Aç mısın?” dememiş, kimseyi de bir şey yerken görmemiştim. Tepsi tepeleme bulgur pilavı doluydu. Üçümüz aç kurtlar gibi saldırırken Kenan Amca bir tabak pilavı ayırıp Türkmen Abi’nin yanına gitti. Bu arada Ülkü Ocağı tarafında oturan birkaç kişiyi de çağırmış. Az sonra tepsi tertemiz olmuştu.

Türkmen Abi elinde tabakla yanımıza gelince “Maaşallah bitirdiniz mi” diye sordu. Sonra bana işaret eti. Birlikte odaya gittik. “Benim mutlaka biraz kestirmem lazım. Sen bu listeyi daktilo et” dedi. Birkaç saat sonra Başbuğu otelden alacak bütün gün boyu onunla birlikte olacaktı.

İçinde sadece portatif bir yatak olan bitişikteki küçük odaya geçti. Listeye şöyle bir göz attım yirmi kadar ismi vardı. En başta BAŞKAN: TÜRKMEN ONUR yazıyordu. Ben o âna kadar başkan olacağı söylenen bazı isimleri duymuştum ama kimin başkan olacağını bilmiyordum. Dolayısıyla öğrenmiş oldum. Sonrasında Suat, Nadir, Zübeyir, Ahmet, Mehmet, Necati… gibi isimler, ayrıca karşılarında Fransa, Belçika, Hollanda, Avusturya, İsviçre, Danimarka… yazılı olan isimler vardı. Müsveddeye bakarak bu kalabalık listeyi eksiksiz daktilo ettim.

Biraz temiz hava alacağım diyerek dışarı çıkan Suat epey gecikerek ama yanında Köln Ülkü Ocağı başkanı Ali Kayaoğlu ve ekibi olduğu halde çıkıp geldi. Kısa bir hazırlıktan sonra yola çıktık. Migreni tutan Suat yol boyunca hiç konuşmadı. Ali ile federasyonun geçmişi ve geleceği üzerine sohbet ettik. Köln’e vardığımızda sabah olmak üzereydi. Önce Keup sokağına uğrayıp karnımızı doyurduk. Restoran sahibi Süleyman da masamıza geldi. Oradaki konuşmalardan anladığım kadarıyla Köln’de ortalık kaynıyordu. Burada da Kürtçü ve komünist çeteler Türklerin yoğun olduğu bölgelerde haraç topluyorlarmış. Bir zamanlar Frankfurt’ta olduğu gibi çatışmalar başlamak üzereydi.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir