ALMANYA HATIRALARI -13

FEDERASYON’DAYIM

Federasyon’dan gelen bir haber üzerine o gün akşamüzeri Cevat ve Ahmet ile Heilbronn Ülkü Ocağı’na gittik. Kurban bayramına birkaç gün vardı. Bize MHP milletvekili Koray Aydın’ın orada olduğu ve Türkmen başkanın da oraya geleceği bildirilmişti. Kısa bir süre önce kongre için geldiğim Heilbronn, Stuttgart’a 50 km. mesafedeydi. Bölgenin ikinci büyük ve güçlü teşkilatı buradaydı. Başkanlığını da Turan Yıldırım yapıyordu.

O günlerde Türkiye’de ortalık karışmış ülkücü hareketin içinde bir takım istenmeyen olaylar başlamıştı. Bunları gurbet elde duysak da gerçek boyutunu bilemediğimiz için sağlıklı değerlendiremiyorduk. Heilbronn’a vardığımızda çok ciddi bazı hususları ilk defa orada öğrendim: “Muhsin Abi sevenleri ile birlikte MHP’den ve Türkeş’ten kopma kararı almış. Hatta içlerinde milletvekilleri de varmış” Biz Koray Aydın’ın böyle bir ayrılık hareketine nasıl baktığını öğrenecek ve o da ayrılmayı düşünüyorsa ikna etmeye çalışacaktık.

Daha sonra Türkmen başkan ile Koray beyin yemekte olduğu evde buluştuk. Nadir ile beraber gelmişti. Bir süre oturup değerlendirme yaptıktan sonra Türkmen başkan ‘kendisinin burada kalıp Koray beye eşlik edeceğini bizim de acilen federasyona gitmemizi’ söyledi. Arkadaşlar gece yarısı Nadir ile beni Frankfurt’a götürüp bıraktılar. O gece bize kapıyı Metin açtı. Yine bir yerlere kıvrılıp yattık.

AYRILIK HAREKETİ BAŞLIYOR

Federasyonun yönetimine seçildiğini bildiğim, Wuppertal’de oturan Nadir ile Stuttgart’ı ziyaret ettiği bir sırada tanışmıştık. Yol boyunca “Ne oluyor?” öğrenmeye çalıştım. Nadir ‘Türkiye’den gelen bilgilere göre, büyük bir ayrılık hareketi başladığını, Başbuğ ile Muhsin Abi arasındaki köprülerin yıkıldığını’ söyledi. İkisi de sevdiğimiz ve asla vazgeçmeyeceğimiz insanlardı. Arada fikri bir farklılığın olmadığını, bu tavrın meşrepleri ile ilgili olduğunu düşünüyordum. Biz, kendimizi hep “Başbuğun çocukları” olarak gördüğümüz için “baba ile abi” arasındaki bu kavgada ne yapacaktık, nasıl bir tavır alacaktık? Ben bu psikolojideydim.

İzin sezonu başlamış, Kurban bayramı da gelmişti. Ertesi gün Türkmen başkan federasyona geldi. Oldukça yorgundu. Duyduğum kadarıyla Türkiye’deki olayları sordum. Doğru olduğunu ve hareketten kopmalar yaşanacağını söyledi. Bu defa o bana ne düşündüğümü sordu. Kısaca Muhsin Abinin yaptığı eleştirilerin doğru olduğunu ama bunların hareketten kopmak için bir gerekçe olamayacağını düşündüğümü söyledim. Kaşının birini kaldırarak yüzüme dikkatlice baktı. “Gerçekten kopma olmaz mı diyorsun” dedi. Nadir’in anlattıkları aklımdaydı. “Ben Türkeş’ten sonra Muhsin Abinin hareketin lideri olacağına inanıyorum. Eğer gerçekten bir kopma olursa bunun yanlış olacağını düşünüyorum” dedim. Endişeli bir şekilde başını iki yana salladı. “Allah hayretsin” dedi.

Bence bu olayların sebebi -önceki ve sonraki gelişmeler ışığında- şöyleydi. Ülkücü Hareketin daha başlangıcından itibaren liderine bağlı ve disiplinli olan örgütlenme yapısı vardı. Bilhassa 1978’den sonra ülkemizde yaşanan düşük yoğunluklu iç savaş sırasında toplum hızla kutuplaşıyor, insanlar büyük kitleler halinde ülkücü hareketin saflarına katılıyorlardı. Teşkilatlar kontrolü ellerinde tutabilmek amacıyla iyice sertleşmişlerdi ve fakat 12 Eylül ile bu otoriter yapı art arda yediği korkunç darbelerle düzenini ve tutarlılığını çok büyük ölçüde kaybetmişti.

Liderinden sempatizanına kadar yüz binlerce ülkücü gözaltılar, sorgular, işkencelerden geçirilerek zindanlara doldurulunca ve bu arada özellikle “örnek ülkücü” bilinen kadro elemanlarının kolayca çözülmeleri, bu korku ortamını körüklemişti. Dışarıdaki dağılma ve bir türlü toparlanamama, cezaevlerindeki “ülkü beyi” bilinen bazılarının yakışıksız tavırları ile birleşince “ordu dağılmış ve bozgun başlamış”tı. 1985’te Başbuğ cezaevinden çıktığında ortada böyle bir “başıbozuk kalabalık” vardı.

1985’te Başbuğ tahliye olduğunda güya 12 Eylül dönemi geçmiş ve demokrasiye dönülmüştü. Gerçekte askeri diktatorya bütün şiddeti ile sürüyordu. Kenan Evren Cumhurbaşkanı, diğer cuntacılar ise Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri olarak icra-ı faaliyetlerine devam ediyorlardı. Bunlar Halil ile Selçuk’u 5 Haziran 1983’de idam ettirmişler, Ekim 1984’te de iki komünist militanı astırmışlardı. Aynı yıl yüzden fazla ülkücü olduğu bilinen subay gözaltına alınmış, Etimesgut işkencehanesinde “ülkücü örgüt üyesi” olduklarını kabul ve ikrar etmeleri için insanlık dışı işkencelere tabi tutulmuşlardı.

İşte böyle bir ortamda Türkeş’in ülkücü hareketi toparlama ve yeniden bir güç haline getirme çabaları cezaevlerinden çıkan bir avuç ülkücünün de safları sıklaştırmaları ile yavaş yavaş başlamıştı. Türkeş için asıl mesele ülkücü hareketin mevcut dinamizmini milliyetçi harekete aktararak siyasi bir güç olarak tekrar mücadele edebilme stratejisini hayata geçirmekti.

Zorluklarla baş etmedeki zaaflara rağmen kararlılıkla ilerleniyordu. İki yıllık çalışma ile %3’ü bile bulmayan (yedi yüz bin oy) bir netice alınmıştı. Sistemin barikat ve handikaplarını aşmak her zaman mümkün olmuyordu. Ülkücüler üzerine akla hayale gelmeyen oyunlar oynanıyordu.

İç ve dış konjonktürün süratle değiştiği o yıllarda Kürtçülük hareketi zirve yapmıştı. Asala Ermeni terör örgütünün katliamları hafızalarda tazeliğini koruyordu. Ardından Demirperde’nin yıkılıp Sovyetlerin dağılması ülkücü harekete görece bir ivme kazandırmıştı. Türkeş bütün bunları çok iyi değerlendirerek kendine inanan ve güvenen küçük bir kadronun desteği ile uyguladığı taktik ataklarla bir yol açmayı başarmıştı. 1991 seçimlerinde yaptığı ittifakla ülkücü hareketi idam sehpasından Meclis’e taşımayı bilmişti. Girdiği Meclis’te ayağının tozuyla Türk Cumhuriyetleri’ne giden devrin başbakana eşlik etmeye “yeni ufukları” göstermeye başlamıştı.

Gel gelelim uzun yıllar devlet eliyle üzerimize yapılan kara ve gri propagandanın tesirlerini silmek o kadar kolay değildi. Ayrıca korku ortamının ülkücüler üzerinde yarattığı güvensizlik de cabasıydı. Kolay mı devlet yaşasın diye canlarını kanlarını sebil edenler devletlüler tarafından darağaçlarına çekilmişlerdi. Aradan geçen on yılda köprünün altından çok sular akmış bilhassa eski kadroları oluşturanların bir tarafa savrulmaları, ülkücü ahlakının yozlaşması, samimiyet ve kararlılıkla davaya sahip çıkması gerekenlerin karamsarlık içinde olmaları tabanı etkilemişti. Bunları aşmak için zamana ihtiyaç vardı.

Uşak düzeni yürütenler 12 Eylül’de memleketi ve kendilerini ülkücü tehlikeden kurtarmışlardı ama şimdi aynı tehlike yeniden zuhur ediyordu. Bu memlekette herkes ülkücü olsa bile devlet ülkücülere teslim edilmeyecekti. Bu kararlılık bugün de devam ediyor maalesef…

Muhsin Abi iyi bir Türk milliyetçisi inanmış bir ülkücüydü. Bana göre onun fikri manada doktrine hiçbir itirazı yoktu ama uygulamaların fikre uygun olması gerektiğine inanıyordu. 12 Eylül öncesi Türkiye’sinde geçeri olan yapılanmanın süratle yenilenmesini, taktik olarak da olsa fikri uygulamalara feda etmeyen, teşkilat içi demokrasinin işlediği bir yapıya dönüşmemiz gerektiğini savunuyordu.

MAHZUN BİR BAYRAM

O gece Türkmen başkan bayramı evinde geçirmek için Ulm’e, Nadir de Wuppertal’e gittiler. Suat ortalıkta yoktu. Metin ile ikimiz kalmıştık. Sabah bayram namazını camide kıldık ama hafta içi olduğu için pek kalabalık değildi. Frankfurt Ülkü Ocağı’nın idarecileri de kurban kesmeye gittiler. Metin de abisine gitti. Ortalıkta kimse kalmamıştı. Koca federasyonda tek başıma aldım. Çay ocağına bakan Pala Yusuf yanıma geldi, beraber kahvaltı edelim dedi. Ben buradan ayrılamam deyince gidip bir tepsiye koyduğu peynir zeytin ve reçeli getirdi. Birlikte kahvaltı ettik. O da ben de çok hüzünlüydük.

Bir ara Kenan Amca telefon etti. Bir yere gitmeyin kurbanı kesip geleceğim dedi. Arada bir telefon çalıyordu. Bunların bir kısmı bayramımızı tebrik etmek, bir kısmı da federasyonda bayramlaşmanın ne zaman yapılacağını sormak için arayanlardı. Herkese hafta sonuna denk geldiği için bayramın 3. 4. günü federasyonda bayramlaşma var dedim. Nasıl olsa benden başka kimse yoktu.

Öğleden sonra Yusuf tekrar geldi “misafir var” dedi. Az sonra yanında 7-8 yaşlarında sarı saçlı bir çocuk olan bir adam elinde bir tepsi baklava ile içeri geldi. Sanırım o da ortamı garipsemiş olmalı ki, selam verdikten sonra “Başka kimse yok mu?” diye sordu. Bayramlaştık. Frankfurt’a 20 km. uzaktaki Karben’den geliyormuş. İsmi İbrahim Zurnacı. Evde iki tepsi baklava yapılmış, birini alıp bize getirmiş. Çok duygulandım. Bende ikram edecek hiçbir şey yoktu. Daha sonra Yusuf’un getirdiği çay ikramımız oldu. İbrahim ile o gün orada tanıştık, birkaç saat sohbet ettik. Onlar gittikten sonra Kenan Amca üstü etle dolu bir tepsi bulgur pilavı ile geldi. Hemen Yusuf’u çağırdım. Üçümüz beraber doyasıya yedik. Bu arada Kenan Amca “Recep bey kurbanın kellesini aldım” diyerek müjdeyi de verdi.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir