ALMANYA HATIRALARI -23

KIRIMOĞLU

Öyle bir telaş içindeydik ki, anlatamam. Ankara’dan Elazığ milletvekilimiz Tuncay Şekercioğlu federasyonu aramış ve bize Kırım Tatar Milli Meclisi temsilcilerinin Frankfurt’a geleceğini haber vermişti. Ziyaret sebebini bilmiyoruz ama o kadar sevinçliydik ki…

Almanya’ya firar etmeden önce Ankara’daki misafirliğim sırasında Kırım Türklerinin efsanevi lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu ilk defa Türkiye’ye gelmişti. TOBB salonunda bir konferans vereceğini öğrenmiştim. Ülkücüler olarak onun ölüm orucunda şehit düştüğünü bildiğimiz ve o zamanlar yasını tuttuğumuz için, o gün oraya adeta yeniden doğduğuna şahit olmak üzere özellikle gitmiştim. İşte o Kırımoğlu şimdi federasyona geliyordu.

Ukrayna’dan otobüsle gelen beş kişilik heyeti karşıladık ama içlerinde Kırımoğlu yoktu. Server Beyin başkanlığındaki heyettekilerden, Kırımoğlu’nun UNPO’daki bir toplantıya yetişebilmek için direk Hollanda’ya geçtiğini ve dönüşte federasyona uğrayacağını öğrendik. Hemen Hollanda federasyonunu arayarak başkan Hüseyin Dede Aksar’a, Kırımoğlu ile ilgilenip yardımcı olmalarını söyledik.

Birleşmiş Milletler nezdinde 1991’de kurulmuş olan UNPO (Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Organizasyonu)’ya Kırım, Tibet, Taiwan ve Doğu Türkistan gibi devletleri gasp edilmiş halklar üyeydi. Nitekim daha sonraları UNPO üyesi, Ermenistan, Estonya, Letonya ve Gürcistan gibi halklar bağımsızlıklarını kazandılar.

Misafirlerimiz ile çok samimi bir diyalogumuz oldu. Onlara Kırım’ı anlattırıyor yaşadıkları sıkıntıları anlamaya çalışıyorduk. Milli Meclis’i Akmescit’te yeniden nasıl kurduklarını ve ne şartlarda var olmaya çalıştıklarını dinledikçe gözlerimiz yaşarıyordu. Server bey “Bizim için Kırım davası sürgünden anavatana dönüşü sağlamak ve Stalin tarafından gasp edilen haklarımızı geri almaktır” demişti.

Bizim bildiğimiz Kırım, Cengiz Dağcı’nın kitaplarında okuduğumuz ve hayallerimizi süsleyen güzel Kırım idi. Bu insanlar anavatan Kırım’a daha yeni dönmeye başlamışlardı. Yürekleri vatan aşkıyla kavrulan Kırımlılar Sibirya gibi Rusya’nın en ücra köşelerinden kalkıp, aylarca ve perişanlık içinde süren yolculuklara tahammül ederek yurtlarına dönüyorlardı.

Geldikleri yerde ise sadece evleri, tarlaları değil yiyecek ekmekleri bile yoktu Tabii biz, en çok Kırım için ne yapabiliriz sorusuna cevap arıyorduk. O görüşmeler bize, önümüzdeki bayramlarda toplayacağımız fitre, zekat ve kurbanlarımızı Kırım’a gönderebileceğimiz fikrini verdi. Bilhassa ilaç ve giyecek kampanyaları düzenleyelim istedik. Nitekim bunların hepsi daha sonraki dönemde yapıldı. Federasyon yönetimindeki Fikret ve bazı arkadaşlarımız görevli olarak Kırım’a gönderildiler.

Türkmen başkan, UNPO toplantısı sonrasında Kırımoğlu ile görüşmüş. Yardımcı olabileceğimiz hususları sormuş. Hatta Meclis’in acilen bir fax cihazına ihtiyacı olduğunu öğrenince Gaziantepli kağıt tüccarı Alaattin’e bir fax aldırarak ona hediye etmiş. Ayrıca federasyonun Kurultayına da davet etmiş.

Türkmen başkan o güne kadar kendi çapında Kırım Davası’nın Avrupa’da bayraktarlığını yapan Rafet Karanlık’ı bulmamızı istedi. Rafet Giessen’de kalıyordu. Karısı, Türkistan Lejyonunda savaşmış Kırımlı bir askerin kızı olan Emine, Cengiz Dağcı’nın da akrabasıydı. Rafet, Türkistan gezisine gittiği için ona ulaşamadık ama Kırım ile nasıl çalışacağımız belli olmuştu. Rafet artık Kırım Milli Meclisi ile sürekli irtibatımızı sağlayacaktı.

Türkmen başkan kurultaydan beri gece gündüz demeden teşkilatları dolaşıyordu. Federasyonda olduğu bir gün, “Hepimiz şimdiden hazırlanalım ve hafta sonu genel bir değerlendirme toplantısı yapalım” dedi. Buna gerçekten ihtiyacımız vardı. Olaylar o derece hızlı gelişiyordu ki, değil kontrol etmek bir çoğundan daha sonra ancak haberimiz oluyordu.

Toplantı öncesinde siyasi gelişmeler, maddi durumumuz ve hedeflerimiz noktasında bazı notlar aldım. Zaten önceki dönemde teşkilatların federasyonla ilişkileri iyice gevşemiş, çoğu kendi başına hareket eder hale gelmiş olduğu için idari sıkıntılar da yaşıyorduk.

Ayrıca Türkiye’deki iki olay bizi müthiş etkiliyordu. Bunlar Muhsin Abinin ayrılması ve MHP’nin açılışı konusunda Sadi Abinin Başbuğdan ayrı hareket etmesiydi. Bu konularda teşkilatlardan gelen sorulara cevaplarımız ve tavrımız bazen etkisiz kalıyor, hareket kabiliyetimizi kısıtlıyordu. İzinden dönmeye başlayan ülkücülerin ekseriyeti, gittikleri şehirlerde duyduklarına veya şahit olduklarına göre tavırlarını belirlemişlerdi. Genel olarak Muhsin Abiye sevgi çoktu ama ayrılma noktasında ilgi ve iltifat oldukça azdı.

Bu arada 3 Ağustos’ta Başbuğun katıldığı Erciyes Zafer Kurultayı da on binlerce, her yaştan ülkücünün katılımı ile coşkulu geçmişti. Hatta Lauf’tan Ender başkan Kurultay öncesi bizi arayarak federasyon adına Tekir Yaylası’nda çadırlar kurmak için izin istemişti. O arkadaşlarımızın ileri görüşlülüğü ve gayreti sayesinde 3. Erciyes Kurultayında sanırım ilk defa o yıl federasyon, Avrupa Türklerini temsil etti.

MHP’nin yeniden açılışı ile ilgili olarak bilgi almak için Mehmet Irmak ile yaptığım görüşmede bana “O iş tamam, delegelerin çoğunluğu Başbuğ ile birlikte hareket edecekler” demişti. MHP’nin açılış kurultayı yılbaşından hemen sonra yapılacaktı. Başbuğ sürekli “MÇP, MHP’dir” diyor ve açılacak partiyi MÇP’ye katacağını söylerken Sadi Abiye ateş püskürüyordu. Anladığım kadarıyla MHP, MÇP ile birleştirilecek ama sonrasında parti MHP ismini kullanacaktı. Başbuğ zaten daha Temmuz ayında Genel Merkeze MHP tabelasını astırmıştı.

Mustafa Dağcı’nın aktardığı bir söylentiye göre Muhsin Abi ile Sadi Abi görüşmüşler ve MHP’yi Türkeşsiz açalım fikrinde anlaşamamışlar. Muhsin Abi “MHP veya MÇP’de toplanarak değil Milli Mutabakat etrafında toplanıp yeni bir oluşum yapalım” diyormuş. Dolayısıyla bana göre yeni açılacak MHP’de “zinde güçlerden mahrum olan” Sadi Abinin başarılı olması pek mümkün görünmüyordu. Nitekim de öyle oldu.

Muhsin Abi ve arkadaşları ise MÇP’yi sarsmaya devam ediyorlardı. Türkiye çapında her yere dağılmışlar, ülkücü tabana kendilerini anlatmaya çalışıyorlardı. Yakında Avrupa’ya da gelecekleri anlaşılıyordu. Bütün bu değerlendirmelere göre federasyonun daha az zarar görmesini temin etmek için Başbuğun mutlaka buraya gelmesi gerektiğini teklif etmeyi düşündüm.

Diğer önemli hayati konu ise maddi yetersizliğimizdi. Yokluk içerisinde kıvranıyor, adeta yaşamak için savaşıyorduk. Biz yiyecek ekmek, Türkmen başkan teşkilatları gezmek için arabaya benzin parası bulamıyordu. Bundan yokluktan kurtulmanın yollarını bulmalıydık.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.