ALMANYA HATIRALARI -25

BAŞBUĞ FEDERASYON’DA

O gün Rıza Müftüoğlu Ankara’dan bizi arayarak Başbuğun bir hafta sürecek Almanya ziyaretini haber verdi. Sami beyle birlikte geleceklerini ve özel programında sadece Frankfurt Başkonsolosunun onuruna vereceği yemek olduğunu söyledi. Bu durumda geri kalan günleri biz planlayacaktık. Hemen genel idare kurulunu toplama kararı aldık. Böylece Başbuğ ilk toplantısını Frankfurt’ta federasyon genel merkezinde yapmış olacaktı. Daha sonra bütün güney ve kuzey bölge teşkilatlarının katılacağı Köln ve Stuttgart toplantılarını belirledik. Fransa Hollanda Belçika’ya Köln’e, Avusturya ve İsviçre’ye de Stuttgart’a gelmelerini bildirdik.

Türkmen başkan, Kenan Amca ile Başbuğu karşılamaya havaalanına gittiler. Başkonsolos da oradaymış, diplomatik protokol uygulatıp Başbuğu VİP’ten geçirmişler. Resmi korumalar tahsis edilmiş. O gün başkonsolosun yemeğine gittiler. Kenan Amca “Konsolos bey, başbuğumuzun okul arkadaşı olan bir generalin oğluymuş. Yemek çok güzel geçti” diye anlatmıştı. Başbuğun devlet nezdinde itibar görmeye başlaması göğsümüzü kabartıyordu. Tabii bu söylediklerimin manasını sadece Avrupa’daki ülkücüler anlayabilir. Çünkü daha birkaç yıl önce ülkeye sokulmak istenmeyen Türkeş’in gümrük kapılarından çevrildiğini, neler rezillikler yaşandığını bir onlar bilirler.

Başbuğ kendisini akşam kalacağı otele bırakan Kenan Amcaya “benim kaçak evlatlarıma haber verin yarın federasyonda onlarla görüşeceğim” demiş. Başbuğ ertesi gün sabah erkenden çıkıp federasyona geldi. Hepimizi çalışmalarımızdan dolayı ayrı ayrı tebrik etti. Öğle yemeğini federasyonda birlikte yedik.

Öğleden sonra ulaşabildiğimiz veya bir şekilde haber alan kaçak ülküdaşlarımız gruplar halinde federasyona gelmeye başlamışlardı. Almanya’dan Hasan, Recep, Rıfat…, Avusturya’dan İsmet, Cemil, Ali…, Fransa’dan Ufuk, Muhittin, Ömer, Hüseyin… Belçika’dan Baha… O gün geç vakte kadar Avrupa’nın dört bir köşesinden belki kırk kadar kaçak arkadaşımız gelmişlerdi. Onların görüşmeleri yıllardır bir birine hasret kalmış baba ile evladın kavuşması gibiydi. Kimi elini öpüyor, kimiyle kucaklaşıyorlardı. Başbuğ onların her birine isimleriyle hitap ediyor, kimisine de ailesinden haberler veriyordu. Zaman zaman kahkahalar atılsa da bence çok hüzünlü bir gündü.

Akşamüzeri daha önce federasyonda görev yapmış Mehmet Kibaroğlu isminde bir abimiz de apar topar geldi. Mühendismiş. Bilmem nereden çıkıp sekiz saat yol gelmiş. Başbuğ ile olan samimiyeti beni şaşırttı. Bir ara ona “Mehmet kurdu ne yaptın?” diye sordu. O da “Efendim bir tane verdiniz ama tek olmuyor, bunun dişisini de istiyorum” deyince kahkahalar kopuyordu. Daha sonra Kenan Amca Başbuğu alıp gitti.

Genel İdare Kurulu üyelerimiz daha geceden federasyona gelmeye başlamışlardı. Öğle olmadan herkes gelmişti. Sabah kimi çorba içmek için çevredeki Türk lokantalarına gitmiş diğerleri de bir şeyler alıp getirerek beraber kahvaltı yapmıştık. Ayrılık konusunda kimse açıktan bir şey konuşmuyordu. Fakat dikkat ettim bazı arkadaşlar aralarında sözleşerek toplantıda Başbuğa “ayrılık meselesi”ni sormayı planlıyorlardı. Bu arada biz Başbuğ genel idare kurulu toplantımızdan sonra gelecek ve özel bir toplantı daha yapılacak dedik. Bu uzun gün için toplantı sonrası herkese ikram etmek üzere Harun’a döner siparişi verdik. Daha fazlasına gücümüz yoktu. Çaylar da nasıl olsa Pala Yusuf’tandı.

Ben o gün hemen üye kayıt işlemlerine başladım. Kimi “şahıslar federasyona üye olur mu?” diye şaşırıyor, kimi “derneğe üyeyim, otomatikman federasyona da üye değil miyim?” diyordu. O gün oldukça bereketli geçti. Neredeyse genel idare kurulundakilerin hepsini üye yazmıştım. Kimi aylık 10, kimi 20 Mark aidat ödeyecekti. Benim bu gayretimi gören eski sekreter Mustafa bir ara yanıma geldi ve “Dernekler de hedefin olsun, durumlarına göre dernekleri en az 100 Mark ile aidata bağla, ayrıca dernek yönetiminde görev alan herkesin federasyona üyeliği mecbur olsun” dedi. Aslında federasyona üye olan derneklerdi ama nedense 3-5 tanesi hariç hiç biri aidat ödemiyordu. Mustafa güzel bir fikir vermişti. Ondan sonra bu işe iyice odaklandım. 1993 Frankfurt Kurultayına kadar üye sayısı 1200 kişiye, aylık düzenli gelirimiz de otuz bin Mark’ın üstüne çıkacaktı.

İkindi vakti Kenan Amca, Başbuğ ile birlikte geldi. Federasyonun salonu küçük olduğu için Frankfurt Ülkü Ocağı’nın salonuna geçelim dedikse de Nadir “içeri girip çıkanı engelleyemeyiz. Camide toplanalım” dedi. Az sonra Başbuğun peşinden hepimiz camiye dolduk yüz kişiden fazlaydık.

Başbuğ Türkiye’deki seçimleri, ardından Sovyetlerin dağılmasını ve Kıbrıs konusundaki gelişmeleri anlattı ve “Bu milletin ülkücülere ihtiyacı var. Bilinsin ki, biz de milletimizin yücelmesi için her fedakarlığa hazırız” deyince arkadaşlarımız Başbuğu müthiş bir alkış yağmuruna tuttular. Hava birden değişmişti. Geldiklerinde suratı asık veya ilgisiz davranan arkadaşlarımız da coşmuşlardı. Böyle dağılırız sanıyordum ki, Berlin’den gelen Ocak başkanımız Osman ayağa kalkıp “Bu istifalar ve ayrılık olayı nedir ve Muhsin Abi’nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sordu. Başbuğ, ona “Otur oğlum” dedi. Sonra yeniden konuşmaya başladı. Önce ittifak seçimlerindeki başarımızdan bahsetti. Muhsin’i de milletvekili yaptık dedi. Meclis’te grup kurmak için bir milletvekiline ihtiyacımız vardı onu bulmaya çalışıyorduk.

Ben geçmişte sayın Demirel ile yıllarca aynı hükümette görev yaptım. Şimdi onun ülkenin başbakanı olması bizim için güzel bir fırsat. Onunla birlikte bağımsızlığını yeni elde eden Türk Cumhuriyetlerine gidiyoruz, onlara yardım hususunda kendisi ricalarımızı geri çevirmiyor. Biz ise eski gücümüzü toplamak için gayret ediyoruz. Meclis’ten, yeni bir kanun çıktı. Bu MHP’yi açmamızı ve el konulan mal varlıklarımızı almamızı sağlıyor. Fakat hedefi tam göremeyen bazı arkadaşlarımız, ne yaptığımızı anlayamıyorlar.

Hükümete niye güvenoyu vermişiz? Hükümetin bizim güvenoyumuza ihtiyacı yoktu ama Demirel’e destek vermek bizim önümüzü açacağı gibi SHP’yi istifa ile tehdit eden Kürtçülerin oyununu Meclis’te bozacaktır” dedi. Osman tekrar ayağa kalkıp “Muhsin başkan” deyince Türkeş sesini yükselterek ve sert bir şekilde “Onun bize imanı zayıflamış. Ülkücülüğümüzden şüphe ediyor. Her şey nasiple olur demek onun nasibi bizden kesilmiş” dedi ve ayağa kalktı. Toplantı bitmişti. Arkadaşlarımızın kimi elini öpmek, kimi fotoğraf çektirmek için hemen başbuğun etrafını sarmışlardı bile…

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.