ALMANYA HATIRALARI -26

KÖLN VE STUTTGART TOPLANTILARI

Şimdi Köln’de toplantı yapılacaktı. Ali Kayaoğlu gelenler için derneğin bitişiğindeki eski tiyatro/sinema salonunu hazırlamıştı. O gün özel bir araç Başbuğu otelden alıp bir kuş gibi uçurdu. Biz Kenan Amca ile birlikte onlardan bir saat kadar önce yola çıkmıştık ama daha Limburg civarındayken yanımızdan füze gibi geçip gitmişlerdi. Başbuğ arabanın hızlı kullanılmasını seviyordu. Ben “Kenan Amca biraz gaza bas” dediğimde ise bana “Toplantı saati belli, mecbur bekleyecekler efendim” diyordu.

Nihayet biz de Köln’e vardık. Köln yönetimi seferber olmuş bütün kuzey Almanya’yı oraya toplamıştı. Belçika Hollanda Fransa hep oradaydı. Bu arada “Kim gelmemiş, hangi teşkilat yok?” diye araştırma yapan meraklılar da aramızda dolaşıyorlardı. Koskoca Clevischer Ring Caddesi ana baba günüydü. Mamak Cezaevi’nden arkadaşım olan Osman Şeker ile buluştuğumuzda bana bir sürpriz yaparak beni Köln teşkilatının çay ocağını işleten Ramazan Akça’nın yanına götürdü. Sarıldık kucaklaştık. Fakat Ramazan fazla kalmayıp Türkiye’ye döndüğü için bir daha görüşmek nasip olmadı.

Bir ara Ali başkan Köln’deki olaylar ve çatışmalar hakkında bilgi verdi. Bunlar daha önce bize Düsseldorf Kurultayı’na giderken Köln’e uğradığımızda anlattığı konuların devamıydı. Bu arada bir ülküdaşımızın yaralandığını ve sonrasında hemen misilleme yapıldığını anlattı. Hapishane arkadaşlarımızdan Karamanlı Mehmet’in durumunu da öğrendim. Ali başkan “teşkilatın camisinde görevli olan hoca, burada tehlikeli olaylar oluyor ve ben çok korkuyorum diyerek çekip Türkiye’ye gittiğini canı sıkılarak anlattı. “Sakın bize korkak hoca vermeyesin” dedi. Hepimiz gülüştük. Bir diğer sıkıntılı durum ise kurultayda yönetime seçilen ve bölge başkanı olarak da görevlendirilen arkadaşımızın hala Türkiye’den gelmemiş olmasıydı. Hemen orada Türkmen başkana buranın bölge başkanını belirlememiz gerektiğini söyledim. “Ali, bölge başkanı gibi çalışıyor zaten” diyerek konuyu kapattı. Frankfurt’a döndükten bir hafta sonra beni bölge için görevlendirip Köln’e gönderecek, biz de Ali başkan ile bölge yönetimini oluşturmak için toplantılar yapacaktık.

Başbuğ Köln’deki konuşmasına Türk milliyetçiliği nedir sorusunu cevaplayarak başladı. Hiç kesmeden yarım saat konuştu. Sözlerini “Dünyamızda maalesef orman kanunları geçerli. Dili dini milliyeti hiçe sayan bir menfaat çatışması var. Biz elhamdülillah Müslümanız hem haklı hem de güçlü olacağız, çalışacağız, çalışacağız” diyerek bitirdi. Ardından sorular gelmeye başladı ama hiçbiri istifalarla ilgili değildi. Bunların bir kısmına da Türkmen başkan cevap verdi.

Yalnız orada çok enteresan bir çıkış oldu. Niedersachsen bölge başkanı Uğur abi ayağa kalkıp “Sayın Başbuğum, senelerdir burada ülkücü harekete hizmet ediyoruz. Buraya ilk günden beri sizin seçip yolladığınız adamlar hükmediyor. Sonra bakıyoruz bu insanlar bizden kopup gidiyor, başka yerlerin kayığında kürek çekiyorlar. Bunların kim ve nerelerde olduklarını siz bizden iyi biliyorsunuz. Şimdi Türkiye’de de böyle olaylar olduğunu duyuyoruz. Bunları seçen sizsiniz, başa getiren sizsiniz fakat belasını hep biz çekiyoruz. Şimdi bu federasyon başkanının ne yapacağını biliyor muyuz, Bize kime ne kadar güveneceğiz?…” diye konuşmaya başladı. Türkmen başkan müdahale etmese belki daha da konuşacaktı. Sahnenin hemen dibinde duruyordum.

Başbuğun dudaklarını büzüp, gözlerini kıstığını gördüm. Önüne bakarak “ahh ah..” der gibi başını salladı. Fakat Türkmen başkanın yarısı izah, yarısı “yeri mi yani şimdi?” havasındaki cevabı sürerken “Benden şüpheniz mi var?” dediği sırada ben “Bozkurt başkan” diyerek alkışlamaya başladım. Salon da sanırım gerilmiş olmalı ki herkes bir anda koptu. Kimi “Bozkurt başkan”, kimi “Başbuğ Türkeş” diye bağırmaya başladı.

Daha sonra Stuttgart’taki toplantı yapıldı. Almanya’nın güneyindeki bütün teşkilatlar, Avusturya, İsviçre ve Fransa’nın aşağı kesimlerindeki teşkilatların hepsi gelmişlerdi. Başbuğ Stuttgart Ülkü Ocağı’na girerken sanki “Almanya’ya meydan okurcasına” bir de şerefine kurban kesildi. Burada kurban kesmenin ne kadar büyük bir suç olduğunu bilseniz yapılan işin vahametini ancak anlarsınız. Ülkücü pratiğe uygun olarak önceden tedbirler alınmıştı ve gereken yapıldı.

Başbuğ burada parti çalışmalarıyla ilgili bilgiler verdi. Sonra Türk dünyasındaki gelişmeleri anlattı. Kıbrıs için yapılan mitinglerden bahsetti. Daha çok samimi bir sohbet havasında geçen toplantıda sanırım dernek yönetiminde olan İsmail abiydi. “Başbuğum biz Türkiye’de neler olup bitiyor bilmiyoruz, gazeteler bizi yazmıyor, televizyonlar bize hiç yer vermiyorlar” deyince Başbuğ Sami beye dönerek bundan sonra basın bültenlerimizi, Meclis’teki önerge ve konuşmalarımızı buraya fakslayalım” dedi. Daha sonra bu talimat yerine getirildi. Federasyona her gün onlarca sayfa faks geliyordu. Bunları faksı olan teşkilatlara göndermeye başlayacaktık.

Toplantı bittikten sonra gazeteci Mehmet, Başbuğ ile özel bir görüşme yaptı ve Başbuğun açıklamalarını Stuttgart toplantısıyla birlikte basına haber olarak geçti. Cevat bir ara Başbuğa “Bizi bilgilendirmeleri için buraya milletvekillerimizi yollasanız, bilim adamlarımız gelseler ve bizi aydınlatsalar” temennisinde bulundu. Başbuğ bunu olumlu karşıladı. Daha sonra bir makam arabası konusu açıldı. Bölgede Mercedes Fabrikası olduğu ve birçok arkadaşımız da burada çalıştığı için iyi niyetli bir yaklaşımla böyle bir şey çok dile getirilmişti ama neticede bir söz verilmiş oldu. Daha sonra bunun parasını ödemek ve Türkiye’ye sokmak epey sıkıntı oldu, baş ağrıttı.

İSA ARMAĞAN

Başbuğ Türkiye’ye döndükten hemen sonra “İsa Armağan’ın ihbar edilerek yakalatıldığı iddiası” patlak verdi. Türkiye’de bazı gazeteler “İsa Armağan’ı Türkeş ihbar etti” şeklide haberler yayınlamışlar. Ben Almanya’ya geldiğim sıralar İsa Abinin Bielefeld taraflarında kaldığını duyuyordum. İltica işlerini henüz halledemediği için pek kimse ile ilişki kurmak istemediği söylenmişti. Ben Frankfurt’a federasyona geçtiğimde bu defa onun Rechlinghausen taraflarına yerleştiğini ve kaldığı çevredeki bazı ülkücü arkadaşlarımızın yardımıyla kimseye muhtaç olmamak için küçük çapta ticaret yapmaya çalıştığını öğrenmiştim. O sıralar henüz federasyondan çıkamadığım için gidip görüşmek nasip olmamıştı.

İsa Abi zaten yıllardır İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranıyordu. Rechlinghausen taraflarında yakalanmış ve Türkiye’de idam cezalarının infazının kalktığı ve on yıl hapse çevrildiği gerekçe gösterilerek iadesi istenmiş. O sıralar Bochum Cezaevi’nde yatıyordu. Hatta bu arada Suat’a durumuyla ilgili cezaevinden bir mektup gönderdiğini hatırlıyorum.

Seneler sonra İsa Abiyle bu konu hakkında konuştuğumuzda bana “Yakalanıp gözaltına alındığım sıralar Almanca bilmediğim için bazı arkadaşlar bana poliste tercümanlık yaparak yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Bir arkadaş polise beni kimin şikayet ettiğini sormuş. Polis de isim veremem ama siyasi kanaldan ihbar yapıldı, demiş. O sıralar Türkeş Almanya’ya geldiği için böyle bir yorumda bulunuldu” diye anlattı. İsa Abi, Bochum Cezaevi’nde iki seneden fazla yattıktan sonra idam edilmemek ve başka bir suçtan yargılanmamak şartıyla Türkiye’ye iade edildi ve on yıllık cezası tamamlanana kadar hapis yattı.

Bir Kadir Gecesi daha idrak edeceğimiz bu kutlu günde Başbuğuma, ülkücü şehitlerimize, Muhsin Abime, kısa bir süre önce ahiret yurduna göç eden İsa Abime, Ali Kayaoğlu’na ve cümlemizin vefat etmiş yakınlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir