ALMANYA HATIRALARI -18

GENEL DURUMA BİR BAKIŞ

Sıkıntılı günlerimiz bitmek bilmiyordu. Türkiye’deki siyasi çalkantılar her geçen gün artan ve büyüyen dalgalar halinde buralara kadar geliyordu. O günlerdeki bazı gelişmeleri aktararak şahit olduğum genel tablonun bir kısmını gözler önüne sermeye çalışayım.

400 km uzağımızda Avusturya hududundaki Deggendorf’tan Mürsel Abi aradı. Bölge başkanıymış. Federasyonun olaylar karşısındaki tavrını sordu. Ona kısaca federasyonun Avrupa Türklüğü için öneminden bahsederek geçmişte yaşanan ayrılık hareketinin acıları henüz dinmeden, zararları bile telafi edilmeden yeni bir ayrışma ile zaten iyice etkisizleşen Ülkücü hareketin burada dağılma sürecine gireceğini düşündüğümü ve bu vebale girmek istemediğimizi söyledim. Bana hak vermekle beraber ikna olmadığını belirtti. “Ön tekerlek nereye giderse arkadaki de oraya gider. Federasyon üyeliğinden çıkacağım, aidatımı keseceğim” diyerek kapattı.

Heidenheim’dan Hasan aradı. Burası Stuttgart’a 80 km. uzakta küçük ve şirin kasabaydı. Hasan ve Yaşar birkaç ülkücü gence öncülük edip burada yaşayan küçük Türk toplumundaki sağduyu sahibi 20-25 kişi ile birlikte teşkilat açmayı başarmışlardı. Stuttgart’ta kalırken Bölge toplantılarında Hasan ve Yaşar ile tanışmıştım. Bu samimi ve dava için bir şeyler yapmak için yerlerinde durmayan insanlara kanım kaynamıştı. Bir kere de seminer vermek için teşkilatlarına gitmiştim.

Hasan telefonda olaylardan çok etkilenmiş olduklarını ve arkadaşlarıyla istişare ederek, federasyon ile ilişkilerini kesme kararı aldıklarını söyledi. Ona Almanya’da yaşayıp Türkiye’deki siyasi bir çekişmenin tarafı olmanın yanlışlığını anlattım. “Zaten 20 kişisiniz size katılmayan 5-6 kişi teşkilattan ayrılırsa oranın kirasını bile ödeyemezsiniz. Siyasi taraftarlığınızı öne çıkarmadan ülkücülük esasında teşkilatın devamlılığını sağlayın” dedim. Hasan teşkilatı yaşatma fikrinde ikna olmuştu ama “Ben tek başıma buna karar veremem tekrar toplantı yapıp bunu anlatacağım” dedi.

Neumünster’den Süleyman ve Hamburg’tan Sakin başkanlar aradılar. Çok ateşli birer konuşma ile Muhsin Abiye yapılanları protesto ettiklerini ve bundan sonra federasyonla ilişkilerinin kalmadığını belirttiler. Onlara teşkilatlarının bundan zarar göreceğini söylemekten başka bir şey yapamadım.

Berlin’de de kazan fokur fokur kaynıyordu. İlk önce Osman başkan aradı. Onun sık sık Ankara’ya gidip geldiğini Muhsin Abi ile samimi olduğunu bildiğim için söyleyecekleri çok önemliydi. Bana sadece “Şu an teşkilatımızda herkes ayrılık taraftarı. Bu durumda Türkiye’ye giden arkadaşlar izinden dönünce toplanıp ne yapacağımıza karar vereceğiz” dedi. Türkmen başkanın niye “izin dönüşü Türkiye’nin havası buraya taşınacak” dediği belli oluyordu.

Duisburg’ta beş ayrı teşkilatımız vardı. Estergon’dan Hasan başkan aradı ve hep korktuğumuz ilk kötü haberi verdi. Duisburg Merkez’de Rahmi hocaya saldırmışlar. Öğrendiğim kadarıyla bunu yapan kendini bilmez iki serseriydi. Hemen Eren başkanı aradım ve durumu sordum. “Bizim tavrımız belli ama her ne kadar tasvip etmesem de böyle bir şey olmuş” dedi. Rahmi hoca ki Türkiye’de yetişmiş teşkilatların her kademesinde hizmetler vermiş, Avrupa’ya gelince de federasyonda görev almış değerli bir ülküdaşımızdı. Hemen Türkmen başkana ulaşarak konuyu aktardım. “Bu tür çirkin olaylar bir başlarsa sonu gelmez. Ben hemen Duisburg’a gideceğim” dedi.

Bielefeld’ten Ahmet başkan aradı. Muhsin Abiye gönülden bağlılığını bildiğim için onun tavrının bundan sonraki gelişmelere ışık tutacağını düşünerek lafı hiç dolaştırmadan “Ne yapacaksınız?” diye sordum. Bu istifalardan sonra Türkiye’de ayrı bir oluşuma gidileceğini ilk defa o söyledi. Bu bana büyük bir felaket haberi gibi geldi. İçimden “Eyvah” dedim. İstifalar belki zamanla tolere edilebilir ama ayrı bir siyasi yapının kurulması aramızda düşmanlıklara sebep olur diye korkmaya başladım. Ahmet konuşmasında “Muhsin Abinin yurtdışı ile ilgili bir kararı yok, gelişmelere göre daha sonra değerlendirilecek” deyince biraz olsun rahatladım. Bu konuyu daha sonra Nadir ile birlikte değerlendirdiğimizde yeni parti kurulana kadar buralarda bu oluşuma katkı sağlayacak çalışmalar yapılacağını çıkardık.

Bir akşam Frankfurt’taki ülkücü arkadaşlar toplanıp geldiler. Başlarında Rıfat vardı. Beni ortalarına aldılar. Bana siyasi konulardaki çelişkili tavırlara ve teşkilatlardaki yakışıksız olaylara dair sorular soruyorlardı. Çekiç güce evet demenin, Kürtçülerin içinde yer aldığı SHP’ye verilen desteğin açıklamasını benden istiyorlardı. Ayrılma taraftarı oldukları belliydi. Fakat bu arkadaşlar federasyonun gölgesinde kalmış Frankfurt Ülkü Ocağı’na zaten pek gelip gitmezler, faaliyetlerine de katılmazlardı. Fakat dışarıda büyük bir grup olarak hareket ederlerdi. Onların ayrı bir dernek kurmak niyetinde olduklarını anladım.

Sabahtan akşama kadar bunlara benzer yüzlerce telefon geliyordu. İyice bunalmıştım. Aklıma Mehmet geldi. Belki güzel bir şeyler duyarım diye onu aradım. Daha önce birlikte Stuttgart’a seyahat ettiğimiz federasyonun basın müşavirliğini yapmış olan bu gazeteci arkadaşımız bana daha o zaman kimlerin istifa edeceğini bile isim isim saymıştı. Bakalım şimdi neler söyleyecekti. “Durum nedir, olaylar nereye doğru evriliyor Mehmet?” diye sorunca son gelişmeleri bilmediğim detaylarıyla anlattı ve “Tren kalktı artık… Geçmiş olsun” dedi. “Tren değil mi bu Mehmet, kalktıysa er geç geri gelir” diyerek umudumu belirtince “O zaman düzelteyim ok yaydan çıktı, diş macunu tüpten çıktı” bunu böyle anla dedi.

Köln’den Ali Kayaoğlu aradı. “Burada asayiş berkemal fakat Muhlis abiler çok rahatsız” dedi. Muhlis Abi, Muhsin Abinin yakın akrabasıydı. “Ne gibi rahatsızlık var” diye sorunca “Teşkilatta kendini bilmez bazı serseriler Muhsin Abiye sövüp sayıyorlarmış, bu da onların kulağına gitmiş. Çok üzülüyorum” dedi. Muhlis Abi Köln’de ülkücü hareketin ilklerinden olup hizmet ve fedakarlıkta en önde gelenlerdi. Bu tür kutuplaşmaların izin sonrası daha da artacağı belli olmuştu. Kutuplaşma bir başlarsa bütün teşkilatlarda önüne geçilmeyecek çatışma kopmalar olacağı açıktı.

Fransa, Belçika, İsviçre, İngiltere, Avusturya’dan birkaç üzüntü bildiren telefon dışında herhangi bir tepki gelmemişti. Danimarka ile Hollanda ise kaynıyordu.

Bir hafta sonu Nadir Wuppertal’e evine gittiğinde oradan Faruk isminde genç bir kardeşimizi alıp getirdi. Artık federasyonda dört kişi olmuştuk. Faruk Sivaslı bir kardeşimizdi. Abisi Mustafa’nın Wuppertal Ülkü Ocağı’nın başkanlığını yaparken ülkücülere hakaret eden birini iyice bir dövdüğü için hapiste olduğunu duymuştum. Faruk zeki ve çok çalışkan bir kardeşimizdi. Üçümüz de Almanca bilmediğimiz için o gelince hepimiz rahatlamıştık.

Ali Kayaoğlu’nun gayreti ile Köln Ford’ta çalışan Ahmet adındaki bir ülküdaşımızın üzerinden fabrikadan yeni bir Ford steyşin araba çekilmişti. Türkmen başkan o araba ile Avrupa çapında sürekli geziyordu. Arada bir federasyona uğruyor arabanın bagajını kitap kaset bayrak poster gibi kırtasiye malzemeleri ile dolduruyor ve gittiği teşkilatlara bunları vererek yakıt parasını çıkarıyordu. Federasyonun tek kuruş parası yoktu. Kiramızı tamamen Frankfurt Ülkü Ocağı’na yıkmıştık. O kadar ki Başkan Hacı Hamza ile Tahsin Abi, cami gelirleri kiraya yetmediği için çalıştıkları yerlerdeki arkadaşlarından her ay para toplamaktan bıkıp usanmışlardı. Var olma mücadelesi veriyorduk.

Günlük yiyecek içecek gibi masraflarımız Kenan Amcanın üzerindeydi desem yalan olmaz. Her gün kazan kazan yemek getirirdi Niye kazan dedim? Çünkü Kenan Amca öyle tencere, tava gibi küçük mutfak eşyası kullanmazdı. Nadir meyveyi çok severdi. Keza bir sohbet sırasında bunu söylediği günden beri manavlık yapan Cumali bize sürekli meyve getiriyordu.

Frankfurt’un çeşme suları içilmediği için federasyonda 8-10 tane büyük bidonumuz vardı. Suyumuz tükenince akşam geç vakit bidonları alır Kenan Amca ile Taunus Dağlarına giderdik. Wiesbaden’a yakın, federasyonun 50 km. uzağındaki Taunusstein denilen mevkideki bir ormanda akan pınardan gece yarısı suyumuzu doldururduk. Serçe parmağı kalınlığında akan bu yumuşak ve lezzetli su dolana kadar Kenan Amca bir kenarda hiç bitmeyecek sandığımız namazlarını kılardı.

Faruk geldikten sonra Türkmen başkan Nadir’e çevre teşkilatları dolaşmasını söyledi. O da federasyonun emektar sarı minibüsü ile Hessen bölgesindeki teşkilatlarımızı ziyaret etmeye başlamıştı. Bunun çok faydası oldu. Çünkü hemen yakınımızdaki Dietzenbach teşkilatındaki arkadaşlarımızın gönlünü ısındırmayı başarmıştı. Bir müddet sonra Dietzenbachlıların bir ayakları hep federasyonda oldu. Artık her konuda bizlere yardımcı olacaklardı. Nitekim birçok hizmetler gördüler.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.