“ÇANAKKALE”, “GÜL” KOKULU BİR “ELİF” KIYÂMIDIR

Eskilerin; “İhtiyar dünya kuruldu kurulalı şu ‘Boğaz Harbi’nin eşi benzeri hiç görülmedi!” dediği Çanakkale muharebeleri; İslâm’ın varlık-yokluk mücâdelesini veren Mehmetçiklerimizin, Boğaz’ı geçmek isteyen Haçlıların son teknolojiye sahip donanmalarını ve yedi düvelden oluşan ordularını; her türlü yokluğa, yoksulluğa, silah ve mühimmat eksikliğine rağmen; Allah(c.c.)’ın inâyeti, îman gücü ve vatan aşkıyla denizde ve karada yendiği çok stratejik birsavaş ve “Tarihin en zor meydanı”[1]dır.

Mehmet Âkif’in; “Şu Boğaz Harbi nedir, var mı ki dünyada eşi”[2]  diye ifâde ettiğiÇanakkale Savaşı, Deniz ve Kara Muharebeleri diye isimlendirilen iki büyük mücâdeleden oluşmuştur.  Bu çetin savaşın birinci merhalesi; Çanakkale Boğazı’nda yapılan “Deniz Muharebeleri” olup,  Îtilaf Devletleri’nin zamanının en ileri teknolojisine sahip çok güçlü bir donanmayla yaptığı Çanakkale’yi denizden geçme teşebbüsüdür.  Deniz Muharebeleri; Akdeniz’deki İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin 3 Kasım 1914 günü Boğaz’daki tabyalarımızı bombalamasıyla başlamış, dört buçuk ay sürmüş ve deniz muharebelerinin finali de 18 Mart 1915’te yapılmıştır. 18 Mart günü sabah saatlerinde Îtilâf kuvvetleri on sekiz büyük savaş zırhlısı ve yüzden fazla gemiyle Çanakkale Boğazı’na saldırıya geçmiş, düşmanın yaptığı bu büyük deniz harekâtına Anadolu ve Rumeli yakasındaki tabyalarımız karşılık vermiştir.  Koca Seyid’in Ocean Zırhlısı’nı yüreğinden vuran o meşhur top atışı ve Nusret Mayın Gemisi’nin Karanlık Liman’a döşediği 26 mayın savaşın kaderini değiştirmiş, “Yenilmez Armada” denilen Îtilaf Devletleri’nin donanması perişan edilmiş ve savaş, sekiz saat içinde ordumuzun kesin zaferiyle neticelenmiştir. 

Çanakkale Savaşı’nın ikincisi merhalesiyse; 18 Mart Deniz Zaferi’nden 37 gün sonra, 25 Nisan 1915 tarihinde Îtilâf Devletleri’nin beş koldan Gelibolu Yarımadası’na çıkartma yapmak için 75.000 askerle başlayıp donanma ve hava gücüyle desteklenen amfibi harekât ve ardından yapılan cephe mücâdeleleriyle devam eden “Kara Muharebeleri”dir. Kara Muharebeleri’nde, Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın Çanakkale Savaşı için kurduğu 5. Ordu’ya bağlı komutan ve Mehmetçiklerimiz Seddülbahir’de, Arıburnu’nda, Anafartalar’da çok büyük mücâdeleler vermiş ve akıl almaz destanlar yazmıştır. 8,5 ay süren kara muharebelerinde Îtilâf devletleri Çanakkale’yi geçmek için Gelibolu Yarımadası’na yarım milyondan fazla asker çıkarmış, ancak düşman getirdiği askerin yarısından fazlasını kaybetmiştir.  Yâni, Kara Muharebeleri de Îtilâf Devletleri’nin çok ağır mağlubiyetiyle sonuçlanmış, düşman kuvvetlerinin 8-9 Ocak 1916 tarihinde Çanakkale Boğazı’ndan gizlice çekilmesi ve geceleyin gemilere binip kaçmasıyla son bulmuştur.  İşte Çanakkale Boğazı’nda yapılan Deniz Muharebeleri ve Gelibolu Yarımadası’nda gerçekleşen Kara Muharebeleri’nden oluşan, toplam 14 ay 6 gün süren ve her iki taraftan toplam beş yüz binden fazla asker kaybıyla neticelenen mücadelelerin ardından Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanan bu muharebelerin ikisine birden -harp tarihimizde-  “Çanakkale Savaşı” denilmektedir.

Çanakkale muharebeleri; Osmanlı Cihan Devleti’nin askerî, ekonomik ve siyâsî açıdan tıkandığı, çok acı bir bozgun olan 1912-1913 “Balkan Harbi”nin ardından savaş gücü, mühimmat, her türlü levâzım malzemesi ve psikolojik mukavemet açısından tükendiği bir dönemde; mânânın maddeye galebe çaldığı,  askerimizin olmayacak bir gâlibiyeti mümkün kıldığı, güç dengeleri karşılaştırıldığında insanın akıl köprülerinin kırıldığı, bu aziz milletin her türlü imkânsızlığa rağmen, en büyük imkân olan îman ile kazandığı kutsî bir cihattır.  

İslâm’ın Bedir’den sonraki en büyük cihâdı olan Çanakkale muharebelerinde Allah (c.c.), vatan ve nâmus için şehâdet şerbetini içen ve “bu topraklar için toprağa düşen”  binlerce Mehmetçiğin Son Haçlı Seferi’ne karşı verdiği çetin mücâdele; hem Türk Milleti ve İslâm Ümmeti için bir varlık yokluk savaşı, hem inanç değerlerimiz üzerine kıyâm eden bir vatan müdafaası, hem dünya tarihinin gidişâtını değiştiren ve etkisi günümüze kadar devam eden bir “melhame-i kübrâ”*[3], hem de “sefer”le mükellef olanlara Yüce Rabbimizin bahşettiği muazzam bir “zafer”dir.

Çanakkale muharebeleri; “..Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz anlayamazsınız..”[4] Âyeti’yle müjdelenen bu kutsî makâma ulaşmak isteyen;  kaşları bıyığından daha fazla olan civanların,  gök ekinken biçilmişfidanların, liseli- üniversiteli ve medreseli kükremiş arslanların, “Hubbü’l-vatan mine’l-îman”[5]  (Vatan sevgisi îmandandır.) Nebevî düsturunu rehber edinip göklere yükselen nice isimsiz kahramanın “Çanakkale geçilmez!” hükmünü kanlarıyla yazıp, canlarıyla mühürlediği ve Hâlife-i Müslimîn Sultan V. Mehmet Reşat’ın “Cihâd-ı Ekber Fetvâsı”yla tuğraladığı mübârek bir fermandır.

Çanakkale muharebeleri; âilenin son erkeği olan oğlunu cepheye yollarken; Oğlum babanı Dimetoka’da, dayını Şipka’da, ağabeylerini Çanakkale’de kaybettim… Sen benim son yongamsın, sen de dönmezsen ben artık Allah’a emânetim… Eğer minâreler ezansız, câmîler Kur’ân’sız,  bu millet vatansız ve gökkubbe al bayraksız  kalacaksa, git evlâdım  sen de git!..” diyen mübârek anaların, çilekeş ninelerin, cephe gerisindeki yetim kızların, öksüz  çocukların, dul kalan gelinlerin ve beli bükülmüş dedelerin şühedâ yurdu bu  vatan için; târifsiz  acılara göğüs gerdiği ve çok zor şartlar altında çok büyük mücâdeleler verdiği, çok kanlı bir harp olmasının yanında,  bir o kadar da dayanılmaz sıkıntıların çekildiği gam kervanı bir savaş ve ateşle imtihandır.

Çanakkale muharebeleri; tarihteki pek çok ilklerin yaşandığı, “deniz, kara ve hava savaşları”nın ilk defa birlikte yapıldığı; birkaç yüz dönümlük çok dar bir alanda gerçekleşen cephe savaşlarında yüz binlerce askerin göğüs göğüse çarpıştığı, Türk Ordusu’nda üç nesil Mehmetçiğin birlikte mücâdele ettiği, “dede, oğul ve torun”un omuz omuza savaştığı; Anadolu’daki her üç evden birisinin en az bir şehit verdiği, bir metrekareye 6000 merminin, 5 litre kanın[6]  ve kilometre kareye 252 ölünün[7]  düştüğü kan deryâsı bir ummandır.

Çanakkale muharebeleri; sayısız kahramanlık menkîbeleri yazdığı bir savaş olup,  muazzez ecdâdımızın “İslâm’ın Son Kalesi”ni müdafaa ederken; “Vîran olası hânede evlâd-ı ıyâl var”[8] demediği, hânenin vîran olmasını göze almadan vatan topraklarının kurtulmasının mümkün olmadığını çok iyi bildiği hem eşi ve benzeri olmayan bir müdafaa, hem yokluk ve yoksulluk döneminde kazanılan bir başarı, hem muhteşem bir kükreyiş, hem de insan muhayyilesine sığmayan civanmertliklerle dolu destanlar ötesi “253.000” destandır.

Çanakkale muharebeleri; güç ve kuvvetin inanç karşısında âciz kaldığı,  beden ve cismâniyetin yerini ruh ve mâneviyatın aldığı,  maddenin açıklayamadığı, zekânın îzah edemediği,  hesap ve hendesenin sağlamasını yapamadığı, ancak mânâ yüklü bir bakışla idrâkin mümkün olduğu Tevhid mücâdelesindeki son ölüm-kalım mahşeridir. Bu sebeple Çanakkale; sayılarla, plânlarla, matematikle, teknikle anlatılamaz… Çanakkale’yi sadece kemiyet hesaplarıyla ve rakamlarla anlatmak, aslında Çanakkale’yi anlamamak ve anlatamamaktır.

Düşmanlarımızın da îtiraf etmek mecbûriyetinde kaldığı üzere, Çanakkale muharebelerinde akılla îzâhı gayrı kabil olan pek çok hâdise vukû bulmuş ve mânâ âlemindeki yardım ve ihsanların da devreye girdiği, müslim ve gayrimüslim pek çok insanın tanıklıklarıyla müşâhede edilmiştir. Zâten Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de;  “..Ey îman edenler! Siz Allah’a (Allah’ın dinineyardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz..” [9]  diye ifâde buyurduğu ve açıkça vaat ettiği muştunun; askerimize İlâhî nusret olarak Çanakkale Savaşı’nda tecellî ettiği çok âşikâr bir biçimde görülmüştür. İngiliz Ordu Kumandanı Orgeneral Hamilton da bu gerçeği; “Çanakkale’de bizi Türkler’in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik![10]diye dile getirmiştir. Kezâ “Tanrı, Türklerden yana!”[11] diyen İngiliz General Hamilton, İsmâiloğlutepe’deki muharebeleri anlatırken de şunları söylemiştir: “Bu kez İsmailoğlutepe’yi hiçbir kuvvet elimizden alamazdı. Ama sabahın erken saatlerinde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, çevreyi göz gözü görmez bir duruma getirmişti. Top tüfek sesleri birer birer dindi ve cephe sustu. Doğa Türkleri gizlemiş, Tanrı onları korumuştu.”[12] Bu İlâhî yardımı hissedip ifâde edenlerden birisi de İngiliz Denizcilik Bakanı Winston Churcill’dir. Churcill, savaş sonrası, Çanakkale’de  niçin mağlup oldukları hakkında “Bunca teknolojiye rağmen Türklere nasıl yenilirsiniz?” diye sorguya çekildiğinde mahkeme heyetine;  “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile savaştık!.. Tabiî ki yenildik!”[13] demiştir.

Çanakkale muharebelerine gönül gözüyle bakıldığı zaman; Mehmetçiklerimizin her türlü menfî şartlara ve maddî yokluğa rağmen, “Lâ tahzen innellâhe meanâ..”[14] “Üzülme, şüphesiz ki Allah bizimle berâberdir.” Âyet-i Celîlesi’ne yüreğini yasladığı için ümidini hiç yitirmediği,  îman ile imkânsızı mümkün kıldığı, “ruh kökü”ne istinât eden “Gül” kokulubir “Elif” kıyâmının ortaya koyduğu ve “Çanakkale”nin “Geçilmez!” olduğunu bütün dünyaya tasdik ettirdiği çok açık bir biçimde görülür. İlk defa İstanbul’da, Süleymâniye Camii’nin bir müezzini tarafından mahya olarak minâreler arsına kandillerle yazılan “Çanakkale geçilmez!” hükmünün kuru bir lâftan ibâret olmadığı, tarihî bir hakikat olduğu yedi düvel tarafından Çanakkale muharebeleri sırasında çok acı bir tecrübeyle öğrenilmiştir. “Çanakkale Geçilmez!” sözünü mahyalardan hayâta nakşeden, düşmanı Boğaz’dan geçirmeyen ve onlara “Gallipoli”yi mezâr eden mübârek ecdâdımız; ‘Yârdan geçilir, serden geçilir, ancak Çanakkale’den geçilmez!’ hükmünü Gelibolu Yarımadası’nda murassâ bir tuğ olarak dalgalandırmış ve tarihimize altın harflerle yazdırmıştır.

Çanakkale Zaferi; insanımıza yeni bir diriliş rûhu üflemiş, milletimizin inanç ve ümidini tazeleyerek yeniden silkinip ayağa kalkmasını sağlamış ve Çanakkale’den aldığımız güç ve moralle Millî Mücâdele’nin de fitilini ateşlemiştir. Ve altı asırlık ihtişamlı bir ömür süren Osmanlı Devleti’nin son zevâlinde kazandığımız Çanakkale Zaferi; Devlet-i Aliyye gurûb ederken, yeni bir Türk devletinin şafağının sökmesine de vesîle olmuştur.

Ölüm ânındaki kuğular son nefeslerini verirlerken; en güzel ve en etkileyici ötüşlerini gerçekleştirirlermiş.Avrupalıların “Last cry of the swan” (Kuğunun son çığlığı), ya da “Chant de cygne” (Son şarkı) diye ifâde ettikleri bu ‘son serenat’; bir anlamda Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden ayrılırken muazzam bir final ortaya koyduğu Çanakkale Zaferi’ne benzemektedir. Ancak Gelibolu Yarımadası’nda vuku bulan “Kuğunun son çığlığı”nın ardından Türk tarihinin beş bin yıllık güneşi batmamış; Yüce Rabb’imizin ihsânı ve Türk milletinin sa’y ü gayretiyle Çanakkale yeni bir doğuşa vesile olmuştur.  Böylelikle, Gelibolu Yarımadası’ndaki topraklarda; îman ile kanın yoğrulmasıyla yeni bir diriliş destanı yazılmış, hem “Tevhid kurtarılmış”, hem de yeni bir devlet kurularak Türk mührünün Anadolu’dan silinmesi önlenmiştir. Yâni Çanakkale zaferi; yalnız İstanbul’un istiklâlini kurtarmakla kalmamış, “İslâm’ın Son Ordusu”nun Millî Mücâdele’yi başlatmak için ihtiyaç duyduğu rûh-ı celâdeti yeniden kıyama durdurmuş ve insanımızın yüreğine çöken bedbinliği ortadan kaldırıp, umut kandillerini tutuşturan bir kudret iksiri olmuştur.  Çanakkale zaferinin kazanılması için, Gelibolu Yarımadası’ndaki bütün cephelerde; “Madde ruhun emrine girmiş; kan, ateşi yutmuş; kemik, çeliğe direnmiş; şehitlerin ruhları tunçtan bir duvar örmüştür.”[15]  Sâmi Paşazâde Sezâî’nin dediği gibi Çanakkale Savaşı; “Üç mûcizeler muharebesi”dir. Bu savaş; “hâli kurtarmış”, “mâziye azametini iâde etmiş”, istikbâlde yapacağımız Kuva-yı Milliye Hareketi’nin komuta kademesinin saatini kurmuş ve Anadolu topraklarının bize âit olduğunu bir kere daha tescil ederek “vatanımızı, vatan-ı ebedî yapmıştır.”  

Çanakkale muharebeleri; gönlü Tevhid kumaşıyla dokunan, İki Cihan Serverimiz’in ahlâkıyla ahlâklanan ve Kâinatın Solmayan Gülü’nün adını alan Mehmetçiklerimizin; “tek dişi kalmış canavar”dan[16] neşet eden kan ve kin deryasında boğulmadan savaştığı; savaş hukuku, metânet ve merhamet ufuklarının zirvesinde dolaştığı; düşmanlarımızda bile hayret ve hayranlık uyandıran kahramanlık ve cesâret destanlarıyla şâhikalaştığı bir savaştır. Bu savaşta Mehmetçiklerimiz “yedi düvel”e ve yirmi küsür kavme karşı varlık-yokluk mücâdelesi verirken; mertlik, yiğitlik, âl-i cenaplık, insaf ve insanlık bayrağını zafer burçlarında dalgalandığı tarihin en önemli şeref levhalarından ve beşeriyetin yüz akı savaşlarından birisi olduğu kadar,  “Çanakkale Rûhu”nun da en güzel göstergesidir.

Çanakkale muharebeleri; ön siperlerdeki bütün askerlerin şehit olduklarını gören, az sonra kendilerinin de hayatını kaybedip şehâdet şerbetini içeceklerini bilen askerlerimizin, ölmeden kendi cenâze namazlarını kıldıkları eşi-benzeri olmayan bir savaştır. Bu durum; İslam dünyasının hiçbir yerinde ve Türk tarihinin hiçbir safhasında, Çanakkale Harbi’nin dışında görülmemiş bir hâdisedir. Onun için Hazreti Âkif, “Çanakkkale Şehitleri” şiirinde şehit olan Mehmetçiklerin başına mezar taşı olarak “Kâbe”yi dikmiş, onları tarihe sığdıramadığı için “ebediyetlere” havâle etmiş ve şühedâya makber yerine “Peygamberimiz(s.a.v.)’in âgûşunu”  lâyık görmüştür.

Şurası muhakkaktır ki, “Boğaz Harbi”nde; Mehmetçiklerimizin şahsında ete-kemiğe bürünüp “Gül” kokulu bir “Elif” kıyâmı olarak vasfedilen ve milletimize Çanakkale zaferini müyesser eyleyen inanç değerlerimiz “Çanakkale Rûhu” olarakifâde edilmiştir. 

“Çanakkale rûhu”;  inanç, ihlâs, ahlâk, fazilet, fedakârlık, kardeşlik, cesaret, merhamet, muhabbet, metânet, izzet,  şecâat, mücâhede ve kahramanlığın Kıble yürekli” bir sevdâ olarak tezâhür ettiği Besmeleli bir aşk olup, tek kelimeyle İslâm îmanıdır.

“Çanakkele Rûhu”; semâvî sevdâlarlaHilâl burcunda dalgalanan, türkuaz bir üslupla tezhibi yapılan ve Hazreti Âkif’in “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i” mısraında en veciz bir biçimde ifâdesini bulan İslâmî ve millî şuurunun bir diğer adıdır.

“Çanakkale Rûhu”; “Lâle”ye müştak bir ihtişam, “Elif” kıyâmını mayalayan “Kelâm”, “Gül”e duyulan ihtiram, Yesevî sevdâlı, Yunus gönüllü, Yavuz tavırlı bir şehâmetle ete-kemiğe bürünen ve “Mehmetçik”  olarak görünen askerimizin  Cündullah” sıfatıyla Kıble’ye verdiği selâmdır.

“Çanakkale Rûhu”; Mâverâ ufkunu menzîl edinen, Muhabbetullah ikliminde şekillenip şehâdet tüllerine bürünen,  “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun!”  diyebilme cehdini gösteren ve milletimizin gönül dünyasını îmar eden semâvî bir sevdâdır.

 Çanakkale Rûhu”; Anadolu’nun dört bir yanından, Osmanlı coğrafyasının her bölgesinden Gelibolu Yarımadası’na gelen, aynı gâye uğruna şehit olan ve yan yana yatıp aynı mezarda sırlanan Mehmetçiğimizin bin yıllık kardeşliğimizi tebellür ettirmesinin, bizleri tek bir millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet anlayışında birleştirmesinin en güzel ifâdesidir.

Bu îtibarla bugün en fazla muhtaç olduğumuz ve bizi izzetle yaşatacak olan ruh, âcizâne olarak târif etmeye çalıştığımız  “Çanakkale Rûhu”dur.   Öyleyse şehitlerimizi unutmayarak¸ onlara vefâ borcumuzu ödemeye çalışarak, onları minnet, hürmet ve duâlarla anarak ve bunlardan daha da önemlisi  “Çanakkale Rûhu”nu yaşayarak, yaşatarak ecdâdımıza lâyık evlâtlar olduğumuzu gösterebilmektir.    Bu sebeple; bu rûhu, bu inancı güçlendirerek yaşatmak, hepimizin en başta gelen vazifesidir.  İnsanımız, bu rûhu kaybettiği zaman, devlet ve millet olarak bizim geleceğimizin kararacağı da muhakkaktır. Ancak bugün de, Güneydoğu’daki teröre karşı verilen mücâdele sırasında şehitlerimizin geride bıraktıkları aileleri, acılarını yüreklerine gömerek, metanetle “Vatan sağolsun!” diyebiliyor ve  “Bin yıllık kardeşlik adına” hiçbir zümreye ve hiçbir bölgeye kin duymuyorsa, her şeye rağmen “Çanakkale Rûhu” yüreklerde hâlâ yaşıyor ve yaşatılıyor demektir.  Öyleyse Çanakkale şehitlerinin hakkını ödemenin ilk şartı, “Çanakkale Rûhu”nu gönüllerde ve zihinlerde diri tutmak ve geleceğe taşımaktır.  

Unutmayalım ki, millet olarak tarihten ibret alıp “Çanakkale Rûhu”nu yaşadığımız  / yaşattığımız ve kardeşlik şuurunu diri tuttuğumuz müddetçe ulaşamayacağımız hiçbir hedef, başaramayacağımız hiçbir iş, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir mesele ve yenemeyeceğimiz hiçbir zorluk yoktur. Yeter ki “Çanakkale Rûhu”nu diri tutalım, tefrikaya düşmeyelim. İstiklal Şâirimiz Hazreti Akif, bu hâli iki mısrâda ne de güzel dizelere dökmüştür:

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”[17]

Öyleyse millet olarak yapmamız gereken en önemli husus; “Çanakkale Rûhu”nu “yaşamak”, “yaşatmak” ve “geleceğe taşımak”tır.

“Çanakkale Rûhu”nu yaşamak; Çanakkale’de medfun bulunan şehitlerimizin ve bu topraklar için canını ortaya koyan gâzîlerimizin rehber edindiği değerler manzûmesini baş tâcı ederek;  genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle, doğulusuyla batılısıyla, kuzeylisiyle güneylisiyle hep berâber bu aziz rûhu bütün değerleriyle birlikte hayatımıza taşımaktır.

“Çanakkale Rûhu”nu yaşatmak; Çanakkale’yi “Çanakkale”  yapanvetarihte eşine az rastlanan müthiş bir mücâdele azmi ortaya koymamızı; her türlü imkânsızlığa rağmen çağın en güçlü devlet ve silahlarına karşı topyekûn bir direniş destanı yazmamızı; aynı duygu, düşünce ve ideâller etrafında bir ve berâber olmamızı sağlayan “o yüce ruh”untemel dinamikleri olan millî ve mânevî değerleredevlet ve millet olaraksahip çıkmaktır.

“Çanakkale Rûhu”nu bugüne taşımak; 1915’ten günümüze ruh nakli yaparak; medeniyet dâvâmızı, vatan sevdâmızı ve millet olma şuurumuzu şahlandırmak; aynı îman, aynı gâye, aynı azim, aynı niyet, aynı duygulara sahip kardeşler topluluğu olarak uhuvveti, birliği, berâberliği, adaleti, fazileti ve huzuru yeniden egemen kılmak; aramıza fitne, fesat ve nifak tohumu ekmek isteyenlere aslâ fırsat vermemektir. 

Şurası muhakkaktır ki; baştan beri anlatmaya çalıştığımız, madde ve mânâ plânındaki yeni bir diriliş destanı olan Çanakkale Zaferi’nin temel dinâmiği “Çanakkale Rûhu” diye özetlediğimiz muhteşem bir hâlettir.  Bugün İslâm Medeniyeti’nin yeniden ihyâsını düşünebiliyorsak, Ümmet-i Muhammed’in itthâdının önemini ve devletimizin yeniden Îlâ-yı Kelimetullah Dâvâsı’na sancaktarlık yapmasının heyecanını yüreklerimizde hissedebiliyorsak, ecdâdımızın yazdığı civanmertlik ve insanlık destanlarının haklı gururunu rûhumuzun bütün hücrelerinde duyabiliyorsak ve bu aziz millete mensûbiyet şuurunu taşıyabiliyorsak bunu, kanları ve canları pahâsına bu toprakları vatan kılan azîz şehitlerimize ve mübârek gâzîlerimizin yaşadığı ve yaşattığı “Çanakkale Rûhu”na borçlu olduğumuzu unutmamamız gerekir.

Hâl böyle olunca; 1915 yılının her sene-i devriyesinde zaman ihtiyarlarken, “Çanakkale Rûhu”nudiri tutarak gençleştirmek, hayatımıza nakşetmek ve geleceğe taşımak bize düşen en önemli vazifelerden birisidir. Bu çok önemli görevin ehemmiyetini müdrik olanlar çok iyi bilirler ki;

“Çanakkale”;  sıradan bir savaş ve sâdece bir vilâyet değil;  “Cihâd-ı Ekber” için cem olmuş şühedânın oluşturduğu makâm-ı velâyettir.

“Çanakkale”;  maddenin sükût edip, mânânın kıyâm ederken,  semâvî sırrın âşikâr olduğu serapâ bir kerâmettir.

“Çanakkale”;  maddesi ve madde ötesi hakikatleriyle rüyâlarda bile yaşanamayacak güzelliklerle arz-ı endâm eden hayâl ötesi bir mazhâriyettir.

“Çanakkale”;  hudutsuz bir fedâkârlık, tereddütsüz bir tevekkül, Müslümana münhasır bir teslîmiyet ve kavî bir îman şuuruna mensûbiyettir.

“Çanakkale”;  İslâm’ın, insaniyetle eşdeğer olduğunu bütün cihana gösteren yüce bir medeniyet ve bu aziz Türk milletinin îman dolu sinesinde açan fazîlet çiçeklerinin meyveye durduğu mukaddes bir emânettir.

“Çanakkale”; Allah yolunda vuruşan mücâhitlerin yardımına gelen meleklerin tekbir sesleriyle, Mehmetçiklerin   “Allah! Allah!”  nidâlarının birbirine karışarak gökkubbede birlikte çağladığı Tevhîd ırmağıdır.

“Çanakkale”; Birkaç dakika sonra canından geçeceğini bildiği halde siperinde Kur’ân okuyan¸ Kelime-i Şehâdet getiren ve sırası gelince düşmanın üstüne gözünü kırpmadan yıldırım hızıyla saldırarak uçmağa varan askerlerin Cennet basamağıdır.

 “Çanakkale”; “Sen bizim İsmâilimizsin!” denilerek vatana kurban olması için Gelibolu Yarımadası’na gönderilen, “Son ehl-i salibin savletini kırmak”[18]  gayretiyle; cephelerde, tabyalarda, siperlerde etten-kemikten hisarlar oluşturan binlerce  “Kınalı Hasan”dır.

“Çanakkale”;  dönmeyeceğini bildiği bir savaşa giderken kundaktaki bebeğini öpmek bahanesiyle eğilip, “Evlâdım! Vatan sana emânet!” diyen ve ölümü nazlı bir yâr gibi bağrına basıp şehâdete yürüyen yiğitlerin harman olduğu gülistandır.

“Çanakkale”; göklerin ölüm indirdiği, yerlerin ölü fışkırttığı, insâniyetin “enkâz-ı beşer” hâlinde savrulduğu ve Boğaz’ın kan deryasına döndüğü bir savaşta; hayatının baharında bu millet ve bu ümmet için toprağa can ekenKıble yüreklilerin,  Rahmet kucağını makber edindiği kutlu bir diyâr ve rûhâniyetiyle yurdumuza ebedî olarak bekçilik yaptığı şühedâ-yı vatandır.

“Çanakkale”; dünyanın en büyük şehitliği olup, Cennetü’l-Bakî ve Cennetü’l-Muallâ misâli kutsiyetinin çok âli olduğuna, Osmanlı Coğrafyası’nın dört bir yanından buraya gelen ve  “Boğaz Harbi”nde şehâdet şerbetini içen şühedânın, “Bedrin Arslanları”nın ardında yürüdüğüne inanılan muazzez bir kabristandır.

“Çanakkale”;  Binbaşı Lütfi Bey’in “Yetiş Yâ Muhammed, Kitâbın gidiyor!” feryâdının yankısını yüreklerinde duyanların; Yarbay Hasan Bey gibi son nefesini verirken, çok büyük kan kaybına rağmen bütün gücünü toplayarak ayağa kalkan ve hazır ola geçip; “Niçin zahmet buyurdunuz yâ Resûllalâh!” diyenlerin ve “Bugün vatan bizden râzı olacak / Nefer şehit, ordu gâzi olcak” dizelerini hâl diliyle terennüm eden Mehmetçiklerin kabul olunmuş duâsıdır.  

“Çanakkale”; Çanakkale’ye giden eşinin, yola çıkmadan önce istediği kuru fasulye yemeğini her gün pişiren ve onun tabağını ölünceye kadar her öğün sofraya koyan, ölmeden önce de oğluna, gelinine ve torunlarına her gün o yemeğin pişirilmesi ve her öğün o tabağın sofraya konulmasını tembihleyen sadâkat âbidesi eşlerin kelimelere sığmayan vefâsıdır.

“Çanakkale”;  savaşa giden yiğidine söz verdiği için ölünceye kadar evinin kapısından dışarı bir adım dahi atmayan gelinlerin; Çanakkale’de “şehitlik mertebesine erdiği”nin haberini aldıktan sonra, son nefesine kadar yavuklusuna sâdık kaldığını göstermek için dökülen dişlerini ve kesilen saçlarını kendisiyle birlikte mezara gömülmesini vasiyet eden nişanlıların; ana sütü gibi helâl, Zemzem suyu gibi azîz, evliyâ nazarları gibi tertemiz, ağustos güneşi gibi sımsıcak, yaylalarda çağlayan dereler gibi berrak ve yüce dağların başındaki kar beyazından daha ak sevdâsıdır.

“Çanakkale”;   Tevhîd kalemiyle yazılan; “Sünnet sancağındaki îman”“Vahdet ırmağındaki umman” ve “Rahmet kucağındaki Sübhan yazısı”[19]dır. 

“Çanakkale”; îman, ihlâs, inanç, ümit ve uhuvvet demektir.

“Çanakkale”; teslîmiyet, tevekkül, ahlâk,  fazîlet ve izzet demektir.

“Çanakkale”;cihat, cesâret, celâdet, şehâdet ve Cennet demektir.

“Çanakkale”, küllerinden yeniden doğan bir milletin diriliş ihtişâmıdır.

“Çanakkale”;  Türk Milleti’nin bütün dünyaya verdiği bir zafer selâmıdır.

“Çanakkale”;  Anadolu’dan yükselen bir diriliş muştusu ve “Gül” kokulu bir “Elif” kıyâmıdır.

Hâsılı “Çanakkale”; “Boğaz Harbi”ninöncesini ve sonrasını îman ve târih şuuruna sâhip olarak idrâk etmemiz demek; bin yıllık medeniyetimizden tevârüs ettiğimiz bizi “Biz” yapan değerlerimize sâhip çıkmamız, askerimize “Mehmetçik” vasfını kazandıran mânevî ve millî değerler ile geleceğimizi inşâ etmemiz, “253 bin”[20] yiğidimizin uğrunda fedâ-i can ettiği ideâlleri zihinlerde ve gönüllerde yaşatmamız demektir.  “Çanakkale”yi hakkıyla idrâk etmek; mübârek ecdâdımızın “harp”lerde kazandıklarının ve bizlerin masa başında “harf”lerle kaybettiklerimizin neler olduğunun farkına varmak ve Çanakkale toprağının madde ve mânâsını  “vatan alfabesi”nden yeniden okumak demektir.  Hâl böyle olunca da bize düşen en önemli görev bu okumayı hakkıyla yapmak, milletimize Çanakkale Zaferi’ni kazandıran “rûhu”   yaşamak ve yaşatmaktır.  Eğer bu konuda zaafımız varsa -ki vârolduğu apaçık ortadadır-;  yapmamız gereken; “Çanakkale Rûhu”nu yeniden canlandırmak, yüreklerde ve zihinlerde bu rûhu kıyama durdurmaktır. Başka bir ifâdeyle söyleyecek olursak ‘Çanakkale’den çağımıza ruh nakli’ yapmaktır.  “Ruh nakli mümkün müdür?” diyenlere cevabımız; “Rabbim isterse…” ve biz de bu yolda gayret gösterirsek her imkânsız mümkün hâle gelir/gelecektir. Unutmamamız gerekir ki bizler “Çanakkale Rûhu”nu künhüyle kavrayabilirsek ve bu rûhun genç yüreklere intikâlini sağlayabilirsek, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın “âgûşunu açıp” bekleyeceği nesillere de kavuşabiliriz.

Bu vesileyle Malazgirt Zaferi’nden sonra Küçük Asya’yı Müslüman Türk yurdu yapan, Viyana dönüşünden îtibâren de terk ettiği topraklara vâdi vâdi, ova ova, meydan meydan kan ve can bırakan ve Anadolu Yaylası’nı bizlere ebedî vatan kılan îman erlerini bir kere daha rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyoruz.

Ve hatm-i kelâm olarak da; “Biz, oturduğumuz yerin her taşı için cevher-i can verdik. Her avuç toprağımız; nazarımızda, o yola fedâ olmuş bir kahramanın vücudundan yadigârdır. Vatan bizim kılıcımızın ekmeğidir. Dâimâ kendimize mahsus, kendimize hasredilmiş biliriz. Dâimâ onu nefsimizden ziyâde sever, nefsimizi uğruna fedâ ederiz…” diyen Nâmık Kemâl’in “Vatan Şarkısı” şiirindeki şu mısralarla yazımızı noktalıyoruz:

“Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-u cihandır,
Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır…”

Ve sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar:

“..Küllü nefsin zâigatül mevt..”[21]

“..İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn..”[22]

“..Velâ tekûlû limen yuktelu fî sebîlillâhi emvât.Bel ahyâun velâkillâ teş’urûn..”[23]

Çanakkale şehitleri ve bilcümle şühedâ için; “El Fâtiha!..”                                                                    

Dr. Mehmet GÜNEŞ


[1] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Er Meydanı

[2] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Âsım, 425

[3]*“Melhame-i kübrâ” “çok büyük kanlı savaş” demektir.; Bâzı hadis rivâyetlerinde de geçen bu kavram hakkında yorum yapan İslâm âlimleri; “Melhame-i kübrâ; Birinci Cihan Harbi’dir. Osmanlı topraklarının yedi düvel tarafından işgâl edildiği bu savaş, İslâm âleminde gerçekleşen en büyük savaştır.” yorumunu yapmışlardır.;

[4] Bakara, 2/154

[5] Aliyyu’l-Kârî; el-Esrâru’l-Merfûa, 189-191, Hadis Nu:164; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 155. Mektup

[6] Ekrem Şama, Şu Boğaz Harbi, 458

[7] İsmail Bilgin, Çanakkale Destanı, 208

[8] Âşık Dertli

[9] Muhammed, 47/7

[10] Mustafa Turan, Destanlaşan Çanakkale, 9

[11] Ian Hamilton, Gelibolu Hatıraları 1915, 275

[12] Ian Hamilton, a.g.e., 274

[13] Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale, 8

[14] Tevbe, 9/40

[15] Necip Fâzıl Kısakürek, Tohum, Maraş Müdafaası

[16] Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı

[17] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Süleymâniye Kürsüsünde, 178

[18] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Âsım, 427

[19] Abdurrahim Karakoç, Kan Yazısı, Kan Yazısı, 10-11

[20] “Çanakkale Muharebeleri’nde ‘253 bin’ şehit verdik.”  ifâdesi de pek çok kişi tarafından devamlı olarak söylenen ve doğru olduğu zannedilen yanlış bir ifâdedir. Genelkurmay’ın yayımladığı bâzı kitaplarda farklı rakamlar verilmektedir. Çanakkale Deniz ve Kara Muharebeleri’nde toplam kaybımızın “210.000”, “218.000”  ya da “251.359” olduğu belirtilmektedir. Bu rakam, şehit olan Mehmetçiklerimizin toplam sayısı değildir. Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih Araştırmaları Strateji Etütler Daire Başkanlığı (ATASE) tarafından yürütülen araştırmalarda, kara ve deniz muharebelerinde şehit düşen subay ve erlerimizin toplam sayısı “57.263” olarak resmî kayıtlara girmiştir.   “Kayıp” ve “şehit” sayıları arasında bu kadar büyük fark olmasının sebebi, kayıplarımıza; yaralananların, hastalananların, çevre illerdeki hastanelere kaldırılanların, sakatlananların, tebdîl-i hava alanların, kaybolanların,  esir düşenlerin ve askerden firâr edenlerin de bu sayıya dâhil edilmesindendir. Böylece ATASE arşivlerine göre  “toplam zâyiat” “208.022” kişidir.  Fakat bu sayının 210.000 ile 218.000 arsında olduğunu ifâde eden kaynaklar mevcuttur. Hülâsâ bu umûmî zâyiat rakamı, şehit sayısına dönüştürülmüş, genel kayıp sayısı da  “250.000”  olarak yuvarlanmış, ya da daha sıklıkla kullanılan “253 bin şehit” olarak dillerde yer etmiş ve Çanakkale Savaşı’yla özdeşleşen bir galât-ı meşhur olarak zihinlere yerleşmiştir.  

[21]  Âl-i İmran, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57; “.. Her nefis ölümü tadacaktır..”

[22] Bakara, 2/156; “..Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve  şüphesiz O’na döneceğiz..”  

[23] Bakara, 2/154; “..Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız..”

1956 Afşin doğumlu olan Mehmet Güneş, Kahramanmaraş Lisesini bitirdikten sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olmuştur. Biyokimya doktorasını Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsünde yapmıştır. Mehmet Güneş, yaklaşık 30 yıldır Yozgat'ın Sorgun ilçesinde serbest hekim olarak çalışmakta olup evli ve dört çocuk babasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.