ALMANYA HATIRALARI -15

TÜRKİYEDE NELER OLUYOR?

Gurbet elde zaman su gibi akıp geçiyor fakat Türkiye’de gün geçtikçe sular bulanıyordu. O yıllarda ülkücülerin yaygın olarak okuduğu Bizim Ocak ve Bizim Dergah adında iki dergi bir de Yeni Düşünce adında gazete vardı. Bizim Ocak’ı Ülkü Ocakları, Bizim Dergah’ı Bursa Cezaevi’nde yatan ülkücüler çıkarıyorlardı. Yeni Düşünce Gazetesi ise Rıza Müftüoğlu’nun sahipliğinde Metin Tokdemir’in yayın yönetmenliğindeydi. Bizim Dergah, ben Bursa Cezaevi’ne gelmeden bir süre önce 1988’de çıkmaya başlamıştı. Hatta ben Yeni Düşünce’de olduğu gibi bu dergide de yazı yazmıştım.

Almanya’ya gelmeden önce 1992 yılının başlarında Ankara’dayken ülkücü gençler arasında bir takım grupçuluklara ve fikri sürtüşmelere şahit olmuştum. Daha sonra bu işler kavgalara, karşılıklı baskınlara ve bir birlerine saldırıp silah kullanmaya kadar varmış.

Bu sürtüşmelerin esasını oluşturan konulardan daha Bursa Cezaevi’ndeyken haberdardım. Cezaevinde Başbuğa yönelik “sistemle uzlaştı” temelli eleştiriler sık sık ve açıkça dile getirilirdi. Bunların arasında İslami gerekçelerle süslü söylemler de vardı. Başbuğ hakkındaki kimi dedikodu mahiyetindeki eleştirilerin bazıları şunlardı: “Eşinin başı açık”, “Kenan Evren’in davetine katıldı ve elini sıktı”, “Artık yaşlandı”. “İradesi zayıfladığı için artık partiyi Türkeş değil çevresindekiler yönetiyor”, “12 Eylülcü subayları partiye soktu”, “Yeni Düşünce Gazetesi’ndeki yazarlar ülkücüleri temsil etmiyor” gibi… Bu eleştiriler sebebiyle hapisteyken kendi aramızda farklı tavırları olan üç ayrı gruba bölünmüştük. Türkeş’e bağlı ülkücüler, tarikatçılar ve İslami söylemleri önceleyenler. Bu son iki grup Muhsin Abiye sonsuz derecede bağlıydılar. Ama aramızdaki bu farklılıklar hiçbir zaman çatışmamızı gerektirmemişti.

1991’de şartlı salıverme kanunu ile cezaevlerinde yatan ülkücülerin büyük bir kısmı tahliye olunca bazı arkadaşlar ülkücü hareket içerisinde yaygın ve etkin olan Bizim Dergah’ı Ankara’da çıkarmaya karar vermişler. Ben Almanya’ya geldikten sonra Başbuğa yönelik eleştirilerin bu dergide yayınlandığı söyleniyordu. Yeniden çıkan bu dergi henüz Almanya’da yoktu.

Yeni Bizim Dergah’ın İslamcı söylemleri yanında Başbuğu ve izlediği politikayı eleştiren yazıların olması bu derginin kısa süre sonra Ülkü Ocakları genel başkanı olan Ulvi Batu tarafından teşkilatlara sokulmasının yasaklanmasına sebep oldu.

O sıralar iktidarda 1991 genel seçimlerinden sonra Kasım ayında Demirel tarafından kurulan DYP-SHP koalisyon hükümeti vardı. 1993 yılı Nisan ayında Özal’ın ölümüne kadar da bu hükümet devam etti. İşte Türkeş, Başbakanı Süleyman Demirel olan bu hükümete dışarıdan destek veriyordu. Muhsin Abi buna da pek razı değildi. Başbuğun bu tavrını tasvip etmiyor ve çok eleştiriyordu.

Türkeş ise bütün bu eleştiriler karşısında kendisine inanan ülkücülerle birlikte hareket ederek ve “sahaya girip oyuna dahil olmaya” çabalıyordu. Onun bu siyasi manevralarını fikrin eyleme kurban edildiği şeklinde değerlendirenler ise seslerini yükseltiyordu. Türkeş bunları doğru bulmadığını ve bu tür davranışlarla kendi hareket alanımızın kısıtlandığını söylüyordu. Mesela o sıralar Meclis’te sessiz sedasız bir kanun teklifi hazırlanıyordu. 12 Eylül’de kapatılan partilerin yeniden açılması, dolayısıyla MHP’nin ve el konulan mal varlıklarının iadesi gündeme gelmişti. Fakat içeride de Türkeş’e karşı bir kalkışma başlamıştı. Sonradan öğrendiğime göre bu tür başkaldırılar ilk de değildi.

O günlerde Türkeş’in İspanya’dan kovulan Musevilerin Türkiye’ye göçünün 500. Yıldönümü münasebetiyle Atatürk Kültür Merkezi’nde bir konferansına katılması bu muhalif grubu iyice çıldırttı. Türkeş’in buraya katılması son derece abartıldı. Sanki ülkücü hareket antisemitmiş de Türkeş böyle davranarak fikrinde çelişkiye düşmüş gibi lanse edildi. Halbuki o toplantıda konuşan vakıf başkanı Jak Kamhi “Biz Musevi Türkler, bugün hayatta kaldıysak bunu Türklere borçluyuz. Musevi aleminin, büyük Türk milletine can borcu vardır” diyordu. Dünya Türk Birliğini kurmak için başbakan Demirel ile Türk yurtlarını gezen Türkeş bir anda açık hedef haline getirilmişti.

Keza Demirel ile Özal arasındaki çekişmeler sürerken Türkeş siyasette mesafe almaya çalışıyordu. Desteklediği hükümet, kapatılan partileri açacak böylece 12 Eylül’ün bir uygulaması daha tasfiye edilmiş olacaktı. MHP’nin hazineye aktarılan mal varlıkları ve Türkeş’in kendi üzerine kayıtlı gayrı menkullerin de iadesi için DYP’liler kanuna özel bir de madde eklemişlerdi. Bu da başka bir eleştiri konusu edilerek şahsi mülk ile teşkilatın malı arasında tartışmalar başlatılıyordu. Diğer taraftan Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçilen Elçibey’in Ankara’ya geldiğinde Türkeş’i ziyaret ederek görüşmesi ülkücü hareketin Türklük üzerinden moral yükselişini artırıyordu.

Temmuz ayı başında ise “sonuçları cirminden çok büyük” olan Bizim Dergah Dergisi baskını duyuldu. Bu olay için kimi “Bardağı taşıran son damla”, kimi arkadaşlarımız da “Artık aramıza kan girdi” diyorlardı. Üç bin kilometre uzaktan bu anlamsız tiyatroyu üzülerek seyrediyordum. Görünürdeki ve ileri sürülen sebepler ne olursa olsun, daha 12 Eylül öncesinde masumane bir şekilde başlayan ülkücü kalarak daha iyi Müslüman olma gayretlerimiz, ülkücülerin arasında yeni bir fikir akımı çıkıyormuş gibi yanlış algılanmış ve fakat içimizden birileri de bunun öyle olduğunu iddia etmişti. Ne Muhsin Abi Turancılığı ne Türkeş İslamı reddediyordu. Ne de Türkeş ile Muhsin Abi arasında fikri bir ayrılık vardı. Çatışmanın esas konusu ülkücü hareketin liderliği idi.

Bir hafta bile sürmedi o uğursuz gün geldi çattı. Ortalık yıkılıyordu. Muhsin Abi yanında MÇP milletvekilleri Ökkeş Şendiller, Saffet Topaktaş, Esat Bütün, Ahmet Özdemir ve İsmet Gür olduğu halde düzenledikleri bir basın toplantısında topluca istifa ettiklerini açıkladılar. Gerekçe olarak “militarist yapı ve oportunist anlayış” ileri sürülüyordu. Artık günlerce tabelasını indiren teşkilat haberlerini ve istifa eden belediye başkanları gibi, genel merkezde il ve ilçelerde çeşitli kademelerdeki idarecilerin ve üyelerin isimlerini duyacaktık. Diğer taraftan kapatılan MHP’nin açılışı ile ilgili hazırlıklar başlamış orada da Sadi Abi MHP liderliği için kolları sıvamıştı.

Türkeş’in bu olaylarla ilgili ilk açıklamalarından birisini hiç unutamıyorum: “Partilerde zaman zaman katılımlar ve ayrılmalar olur. Bizde bölünme yok, hiçbir şey kaybetmiş değiliz.” Gerçek böyle miydi? Tabii ki, hayır. Okuduğum zaman içim çok acımıştı.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.