ALMANYA HATIRALARI -21

FEDERASYON YUVAMIZ

O hafta Suat gelince birlikte Ozan Arif’in federasyonun yakınında bulunan bürosuna gittik. Arif Abiyi daha önce bir kere o da 1977’de Adana’da ülkü ocaklarının Erciyes Sineması’nda düzenlediği şölende görmüştüm. Aradan on beş sene geçmiş olmasına rağmen onu hemen tanıdım. Bizi çok iyi karşıladı. Suat beni tanıştırırken “Recep, ülkücü şehitler hakkındaki “Bu Davaya Can Verenler isimli kitabın yazarıdır” dedi. Arif Abi kitabı daha çıktığı zaman getirtip okuduğunu söyledi. “Çok güzel ve hayırlı bir iş yapmışsın ama içinde o kadar çok eksik var ki…” diye de sitem etti. Ona “İnşallah diğerlerini de yazacağım” dedim.

Orada ağırlıklı olarak Türkiye’deki ayrılıklar konusu üzerine konuştuk. Sonra Suat gecelere çıkma konusunu açtı. Arif Abi prensip olarak tamam demekle birlikte Türkiye’de de ocak genel merkezinin kendisine programlar hazırladığını ve bir plan yapmak için bunlara bakması gerektiğini söyledi. Ayrılırken “Cuma akşamı bana gelin bir yemek yiyelim” diyerek davetini bildirdi.

Cuma akşamı Suat ile Ozan Arif’in evine gittik. Yenge hanım sofrayı hazırlamıştı. Bizim karnımızı doyurduktan sonra çekildi. Arif Abi, hemen konserler konusuna girdi. Meğer kafasında bir plan çizmiş. Hatta onun uygulanabilirliğini bile kontrol etmiş. Demesi o ki, salon tutma/ayırtma işinde oldukça geç kalmışız. “Bu sebeple Avrupa çapında merkezi yerleri hedef alan bir program gerçekleştirmeye çalışacağız” dedi. Arif Abinin öyle sadece sanatçı değil aynı zamanda iyi bir teşkilatçı ve organizatör olduğunu anladım. Gazetelere verilecek ilanlardan, tutulacak salonlara kadar her işlemi en ince detayına kadar bilen gözeten ve yöneten biriydi. Her şeyi olmuş bitmiş görüyorduk. Suat “Biz ne yapacağız Abi?” diye sorunca “Türkiye’den gelecek misafir konuşmacıları belirleyin, salonlarda satılmak üzere Türkiye’den kırtasiye malzemeleri getirtin, teşkilatlarla bilet ücretini kararlaştırın, salonların kirası nasıl ödenecek teşkilatlarla anlaşın…” dedi.

Arif Abi yaptığı görüşmeler neticesi tutulan ve tutulacak olan salonların bulunduğu yerlerdeki teşkilatların isimlerini bize verdi. Viyana’dan Parise, Berlin’den Amsterdam’a kadar Türklerin yaşadığı Avrupa coğrafyasını adeta fetheden bir güzergah çizmişti. Salonlar da büyüktü. İçlerinde beş bin, yedi bin kişilik olanlar vardı. Vatan Ateşi gurbet elleri yakıp kavuracaktı.

Bu görüşme sonrası kararlaştırılmış olan konser liste ve tarihlerini açıklamaya başlayınca federasyona yönelik korkunç bir eleştiri ve protesto başladı. Her teşkilat gece yapmak istiyordu. Onlara federasyonda yeni bir kadro göreve başladığı için bazı aksaklıklar olduğunu, Ozan Arif’in yeniden sahnelere çıkması için Türkiye’den gelmesini beklediğimizi, bu sene bölgeler ve ülkeler çapında güçlü konserler düzenlemenin isabetli olduğunu vs. söylüyorduk.

Derken vakit geldi ve federasyonun emektar sarı minibüsüne binen Ozan Arif ve sanatçı ekibi “vira bismillah” diyerek sahnelere çıktılar. Sefere katılanlar Mehmet Ali Bilgiç, Ozan Nihat, Ozan Coşkun, Yaşar Güneş, teknik işler sorumlusu Hasan Soylu, federasyonun idare amiri Metin’di. Yerine göre bir haftada Cuma, Cumartesi, Pazar günleri her biri diğerinden en az beş yüz km. uzaktaki salonlara uykusuz, yorgun argın gittikleri bir maratondu bu. Her hafta başında federasyona dönen ekip bizimle ülkücülerle kucaklaşmanın, gönüller yapmanın mutluluğunu paylaşıyordu. Haftalarca sürecek olan bu turların her biri onca aksaklığa rağmen bir öncekinden daha güzel daha başarılı ve muhteşem geçiyordu. Başbuğun Türkiye’de ülkücü hareketi Meclis’e sokma başarısı çok şükür buralara yansıtılabilmişti.

Bu arada federasyona da para gelmeye başladı. Fakat nasıl oluyorsa haftaya bir kuruş kalmıyordu. Alınan borçlar, kitap kırtasiye borçları, ödenmeyen kiralar, telefon, elektrik, gaz faturaları… federasyon sanki kuraklık sonrası suya doymayan kuru ve çatlak topraklar gibiydi. Bir defasında Nadir, bu yıl hac organizasyonu yapıldı, illaki buradan bir miktar para gelir demişti ama ilk defa yapıldığı için sadece masraflara değil, önümüzdeki sene kalınacak otellerin parası da peşin ödendiği için federasyona bir kuruş para kalmamış, Zübeyir Hocanın maaşını bile ödeyememiştik.

Bir gün postacı kapıya dayandı. O güne kadar hiç böyle yapmamıştı. Mektupları verir giderdi. Şimdi imza istiyor, mühür istiyor, isim istiyor… Korktuk, Kenan Amcayı öne sürdük. O hiç aldırmadı. Postacının istediklerini yaptı. O da kalın bir zarf tutuşturdu eline… Kimse ne olduğunu bilmiyor. İçimizde tek Almanca bilen Faruk olduğu için o gelince konu anlaşıldı. Okuyup bize tercüme etti: Haciz mektubuymuş. Fî tarihinde bilmem kim başkanken alınan borç paraların mehkemede kesinleşen kararını göndermişler.

Türkmen başkan gelince o da dosyayı inceledi Bize “Bazı şeylerin vukuu da şüyuu da kötüdür” dedi. Bilmem kaç bin Marklık bu ödeme emrine zaman kazanmak için itiraz etmek üzere Mannheim taraflarında bir avukat ile görüştüyse sonunda taksitlendirerek ödeme yoluna gidildi. Derken bir tane daha geldi… O da aynı şekilde taksite bağlandı. Bitmedi epeyce bir alacaklı da kapıya dayandı. Kimini pazarlıkla meblağını küçülterek, kimini ağzından girip burnundan çıkarak hibe ettirerek, halletmeye çalışıyorduk.

O günlerde Türkiye’den Ülkü Ocakları Genel Başkanı İrfan Özcan beni aradı. Ülkü Ocakları’nı resmi olarak açmak için çalışmalara başladıklarını ve beni de kurucular arasına yazacaklarını söyledi. Kendisine hakkımda kesilmiş gıyabi tevkif kararı olduğunu ve Almanya’da “kaçak” olarak bulunduğumu anlattım. “Tamam o zaman, biz seni Azerbaycan’a alalım” dedi. Cezaevlerinden tahliye olan birçok ülküdaşımın görevli olarak Azerbaycan’a Elçibey’in yanına gittiklerini biliyordum. Ben de dünya Türklüğünün bir parçası olan Azerbaycan için savaşmak istiyordum. Bu teklife çok sevindiğimi ve gelmek istediğimi bildirdim. İrfan başkan “Sen hazırlan, en kısa zamanda oradan aldıracağım” dedi. Lakin şu an federasyonda görev yapıyordum. İrfan başkana bunu da söyledim. “Onu hallederiz ben Türkmen başkanla görüşürüm” dedi. Daha sonra bir ara Türkmen başkan bana İrfan ile görüştüğünü ve beni görmeyeceğini söylediğini anlattı. “Türkiye’de binlerce arkadaşımız var, önce onları götürsünler. Eğer amaç hizmetse burada da Türklüğe hizmet ediyorsun” dedi.

Recep Küçükizsiz, Adanalı olup ilk ve ortokulu memleketinde okudu. Adana Erkek Lisesi'nde başlayan lise tahsilini Kadirli ve Antakya'da okuyarak tamamlayabildi. Ülkücü olduğu için 3 kez hapse girdi. 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. Alparslan Türkeş ile birlikte idamı istenen 220 ülkücüden birisiydi. Mamak Mahkemeleri'nde "iki idam, bir müebbet hapis" cezasına çarptırıldı. Adana, Mamak, Gaziantep, Bursa, Bayrampaşa gibi cezaevlerinde 11 yılı aşkın hapis yattı. Cezaevinde İktisat fakültesini bitirdi. 1991 senesinde, "Şartlı Salıverme Kanunu" gereği serbest bırakıldıysa da Yargıtay'ın "her idam cezası için 10 yıl yatılacak" şeklindeki kararı üzerine Almanya'ya iltica etti. Uzun yıllar Avrupa Türk Federasyonu'nda yönetici olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır. 2000 senesinde çıkarılan ve kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen kanundan "Cezaevlerinde yatan üç-beş çapulcu için hükümeti bozamam" diyerek Ülkücülerin faydalanmasını engelleyen Devlet Bahçeli'ye tepki olarak Yusufiyeliler Hareketini başlatıp, haksız bir şekilde cezaevlerinde yatmakta olan arkadaşlarının sesi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.